Literal riya ya da riya ajandası… Ne derseniz deyin, üzerinde düşünülmeyi fazlasıyla hak ediyor. Bir irfan yolcusu için bu kaçınılmaz… Kavramlarla riyayı öğrenmeye çalışıyoruz. Yani kavramsal olarak riyayı… Kelime, kavram, anlam… İnsanda bu denli yaygın karşılığı olan bir hastalığı, dışarıdan yeni öğreniyor gibi duyarak öğreniyoruz. İlginç… Böyle bir konuya uyum sağlamak bu şartlarda hiç zor olmasa gerek. Ama herhalde problem “kabul sorunu.” Yani kendini bilmeme… Öyle görünüyor ki, insan hakiki manada kendini tanıyana kadar riya aynen bu şekilde öğrenilmeye devam edecek… “Riyakâr gözünden işer.” sözü beni çok düşündürmüştür… Ağlamanın dahi riyası var demek ki… Yani ağlamak gibi “içten” ve rol yapmanın zor olduğu bir durumda dahi. Tabi ki her şeyin riyası var. Ağlamanın niye olmasın… Hatta daha şimdiden riya ile ilgili yazı yazmanın da benim için hak edilmemiş bir duruş olduğunu söyleyebilirim. Zıddı ihlas olan bir mevzuda konuşmak babayiğitlik ister. Bunun, yani bu babayiğitliğin bende olmadığını söylemek de riya olmaz. Eh, hiç olmazsa şimdilik, “sıfırın altında bir yerlerde” ihlası yakaladık… Peki, bu yazıyı birlikte ağlamak için mi kaleme almalıydım? Herhalde bu da birlikte katıldığımız ayrı bir riya olurdu!.. Ya da hep birlikte kurtulmak için bir başlangıç olabilir düşüncesiyle yola çıksak daha rasyonel olmaz mı? Olur, olur da, sadece konuşmak ya da yazmakla riyadan kurtulamayacağımız gerçeği de burada elimizi kolumuzu bağlar… İçimize hapseylediğimiz bu beladan kurtulmak öyle kolay görünmüyor daha şimdiden… Kelime, kavram, anlam olarak başlamıştık. Peki ya duygu? Duygusal olarak riya ile hangi mesafelerde yol arkadaşlığımız var acaba? Severek, isteyerek ya da nefretle yürüyen… Güle güle içtenlikle yürüttüğümüz ya da varlığı bize ızdırap verdiği, bizi üzdüğü ve kahrettiği zamanlar yok mu? Var tabi… Bir arif; “İnsan kendinden ve Allah’tan saklayamaz.” demişti. Ehh, zaten kendimizi de kandırıyorsak önümüze iki yol çıkıyor; birincisi bile bile “lades” demek, ikincisi ise biraz önce dediğim gibi kendinden bihaber olmak… Öyle anlaşılıyor ki duygusal olarak dahi riya konusunu konuşmak hiç kolay değil, öyle görünüyor… Biraz burnumuzdan kıl almaya ya da aldırmaya başlayarak işe koyulsak mı diyorum. “Ey Tâlip!” diye başlayan cümleleri dahi kişiler arasında hakkıyla bölüşülmemiş bir riyakârlık olarak algıladım hep… “Ey Tâlip!” denilince “Kim, neye talip!” sorusu hep beni “germiştir” tabir yerindeyse… Herkesin birbirine yalan söylediği bir dünyada insan ilişkilerinin katalizörü durumunda olan riya, hep benim kendimden memnuniyetsizliğime eşlik eden bir duygu olmuştur… Niye riya üzerinde bu kadar duruyoruz… Hani derler ya; deveye sormuşlar, neren eğri diye… Nerem doğru ki demiş… Hiç olmazsa “dostça” bölüşüyorum… Bakın burada da “samimi olduğumu” söyleyebilirim… Tabi, hala riyamızın tedavisi hususunda, ondan emin olmak hususunda “hak edilmiş bir yerde” olduğumuzu asla söyleyemeyiz… Henüz riya kavramının içine dahi giremedik… Çünkü eğer burada sağlam bir yol kat edeceksek kendimizi kandırmadan yol almak zorundayız… Peki, şu ana kadar konuştuklarımız neye yaradı? Evet, işin doğrusu, henüz temennilerimizi niyete ve iradeye de dönüştüremedik…
Bir şeyi sadece Allah (cc) rızası için yapmanın çok gıpta edilen örnekleri vardır. Birisine sadaka vermek için âmâ olanını seçmek, sadakayı uyuyanın cebine koymak, Osmanlı’daki “sadaka taşları” uygulaması (bu taşların şeklinin, elini oraya sokanın almak için mi yoksa vermek için mi olduğunu dahi gizleyecek tarzda olduğu söylenir), Hz. Ali’nin namazda rükûda iken yüzüğünü tasadduk etmesi bu konuda çok çarpıcı örneklerdir.
Hz. Ali’nin namazda rükûda iken yüzüğünü tasadduk etmesi Kur’an’da, Mâide suresi 55-56’da “Sizin dostunuz yalnız ve yalnız Allah, O’nun Rasulü ve namaz kılan, rükû etmiş haldeyken zekat veren mü’minlerdir.” ayetiyle anlatılmaktadır. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Allah’a (cc); Hz. Musa’ya kardeşi Harun’u yardımcı kıldığı gibi Hz. Ali’nin de kendisine yardımcı kılınması için dua etmiştir. Hep eşine zor rastlanır ama yaşanmış ihlas örnekleridir. Ümit etmek anlamında, demek ki hayatı böyle yaşayarak dünya imtihanını veren ihlas kahramanları da var…
Tatlı bir yorum olması bakımından Cerrahi Şeyhi Fahrettin Efendi’yle, müridi Hafız Mehmet Efendi arasında yaşanan olay da çok çarpıcı bir ihlas örneğidir aslında. Hafız Mehmet Efendi, şeyhi Fahrettin Efendi’ye telaşla gelir ve “Efendim, hanım toptan namazları bıraktı.” der. Cerrahi Şeyhi; “Maşallah, maşallah!” der. “Efendim, niye öyle söylüyorsunuz, namazları bıraktı diyorum.” der. Cerrahi Şeyhi Fahrettin Efendi; “Şirkten kurtulmuş evladım.” diye mukabele eder. Bu cevap karşısında Hafız Mehmet Efendi çok şaşırır. Bu sefer Cerrahi Şeyhi Fahrettin Efendi; “Evladım, hanımın yıllarca senin zorunla namaz kıldı. Şimdi sen yaşlandın, seni sallamıyor. İnşallah bundan sonra Allah rızası için namaz kılar.” der.
İmam Gazali (r.a), İhyau Ulûmi’d-dîn isimli eserinde riyanın derecelerinden bahsederken, abdesti olmadığı halde cemaatle namaz kılmayı sadece ve sadece riya kastıyla yapılmış fiil olarak anlatır. Bir başka riya türünde sevap kazanma niyetiyle de olsa içinde riya olan amellerden örnekler verir. Bunun devamında sevap talebi çok ama riyadan kurtulamamış ameller de vardır. Hatta çok âbid olup kendini ihmal eden pejmürde tiplerin de insanlardan âbidliğinin karşılığını bekleyen riyakârlar olduğunu anlatır. Bugün günümüzde örneğine çok rastlanamayacak bir riya türüdür bu. İmam-ı Gazali, ferdin cemaatle beraberken yaptığı amelleri tek başına yapamamasını da bir riya türü olarak yorumlar. Özellikle nafile ibadetler için bunu söz konusu eder. İnsanda, ibadet yapsa dahi amellerinin başkaları tarafından bilinmesi arzusunu, gösteriş yapma duygusunu, ateşin ağaçta gizlenmesi gibi “gizli riya” olarak değerlendirir. İmam-ı Gazali bu konuda; “kişinin, halka gösteriş için yaptığı ibadetin varlığı ile yokluğu birbirine denk olmadıkça, yalnız Allah’ın bilmesiyle yetinmedikçe, karıncanın ayak seslerinden daha gizli olan gösteriş hastalığından kurtulamayacağını ve bunun da yalnız sıddıklara kısmet olduğunu” söyler. “Vıcık vıcık riya…” Kelime ne güzel de yakıştı… “Vıcık vıcık” riya… İhlas sahipleri için riya, işte böyle ipe sapa gelmeyen bir şeydir…
Büyük veli İmam-ı Rabbanî (ks) bu konuda şu mühim uyarıyı yapıyor: “Cenab-ı Hak ile huzur ve sükûna ulaşıp tertemiz olan kalp sahipleri, eşyaya baktıklarında devamlı Yaradan’ı hatırlarlar. Kalpleri eşyaya takılıp kalmaz. Buna, kalbin Allah’ın sevgisi ve zikri içinde kaybolması denir. Velilikte ilk basamak budur ve diğer velâyet makamları bu halin üzerine gelişir.”
Abdulkadir Geylani Hz., kendi ifadesi ile bir kulun bütün gayesinin Allah olduğunu şöyle anlatıyor: “Allah’ın (cc) emrine itaat edin. Rasûlü’nün (sav) emrine itaat edin. Allah’ın ve Rasûlü’nün emirlerine göre amel edin. Bu yolda “Ben” yoktur. “Biz” yoktur. Sadece ve yalnızca “Sen, Sen!” vardır. O da Allah’tır. O Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır.”
Abdulkadir Geylani (ks) insanın bu seyrini anlatırken müridin ne kadar büyük bir konsantrasyon içinde olduğunu şöyle izah eder: “Kalp dünya sevgisinden sıyrıldığı ve Hakk’ın yakınlığına misafir olduğu zaman insanlara iltica etmekten, insanlara dayanıp güvenmekten ve kendini onlara masum göstermekten kaçınır. Hem de tâ Arş-ı Alâ’dan yerin dibine kadar olan mahalde Allah’tan başka bir şeye dayanıp güvenilmesini asla hoş görmez. Öyle ki, esasen onun nazarında sanki mahlûklar yaratılmamıştır. Sanki Allah hiçbir şeyi yaratmamıştır. Sanki bu kalbin sahibinden başka bir mahlûk daha mevcut değildir. Sanki bir Allah vardır, bir de kendisi. Bir tek seven, bir tek sevilen. Bir tek tâlip, bir tek matlûb. Bir tek zikreden, bir tek de zikrolunan. Başkasını asla görmez.”
Bugün riyanın, bırakın insanın derunundaki izleri üzerinde konuşmayı, davranış boyutunu dahi kavramak insanoğluna zor mu zor gelmektedir. Riyanın bu boyutu, “rol”lerden oluşmasıdır. Herhangi bir insan, bu “rollerden” kurtulamaz. Şenel İlhan Beyefendi; kendi davranışlarındaki riyayı dahi fark edemeyen insanlar hakkında “düşen adam” örneğini verirdi. Yani çamurlu ya da tozlu bir yolda giderken yere düşen ama çevresindeki insanları görünce gülerek üstünü silkeleyen ve o esnada içinde bulunduğu zilleti örtmeye çalışırken, insanların gülmesine engel olmak için kendisi gülerek mukabele eden insan gibi… Nitekim aynı insan, kimseciklerin olmadığı bir ortamda çamurlu ya da tozlu bir yolda tökezleyip yere düşse bu seferki tepkisi de bir taraftan öfkeyle üstünü temizlemek, bir taraftan da kendi kendine kızma ve bağırıp çağırma şeklinde olmaktadır ki asla çevresine bakıp gülücükler dağıtmaya çalışmaz… Düşünün ki bu ortam kalabalık bir köy kahvesinin önü olsun… İnsanın tek başına iken ya da başkaları yanında farklı davrandığına dair bir örnektir bu. İşte bu durum, insan hayatının tüm safhalarında rol yapmak ya da yapmamak anlamında tamamıyla geçerlidir. Yani ya rol yaparsınız ya da içinizden geldiği gibi “tok” davranır, olayı içinizde de dışınızda da tahammülle karşılarsınız…
Bir de başkalarına faydalı olmak kastıyla yapılan bilinçli roller vardır. Mevlana Hz.’nin “Sahtekârlar almak için rol yapar, bizlerse vermek için..” sözü bu konuda çok manidardır. Mutlak manada riyadan sıyrılmış maneviyat aslanlarının işidir bu. Yani ihlası yakalamış olanlar… Nefsini terbiye edememiş insanların rollerinde ise bir şekilde riyanın izleri vardır. Nefsini terbiye etmiş maneviyat erleri de rol yapabilirler ama onların rollerine artık riya değil, “ihlas” denir. Mevlana’nın; “Sahtekârlar almak için rol yapar, bizlerse vermek için..” dediği davranış modudur bu… Başkalarının iyiliği için gerekli gördüğünüz müspet rolü tüm inandırıcılığıyla yapmak ve Allah (cc) rızası için faydalı olmak…
“Göz kırpışına kadar riya” yani “rol” içinde olan insanoğlunun, “kendinden dahi sakladığı rolleri” de bahsi diğer konulardandır. Rolünü içine sindirmek, kendi rolünde yok olmak da diyebiliriz buna. Kolay yalan söylemek, emin olmadığı şeylerden hakikatmiş gibi bahsetmek, kendisinin dahi inanmadığı şeyleri gürleye gürleye anlatmak, hatta ve hatta söylediği yalana kendisi dahi inanmak… Ne ilginç şu insanoğlu… İçi boş dindarlığın temeli herhalde riya ile atılıyor… Yanlış dindarlığın da… Şenel İLHAN Beyefendi’nin ifade ettiği “Göz kırpışına kadar yalan” tabiriyle ne kadar da örtüşüyor.
Riyayı genişçe anlatmadık ama sadece günümüz insan psikolojisinde ve nefs ilimleri açısından belli noktalarına değindik. Aksi halde riya öyle geniş bir konu ki bunu İslam âlimlerinin eserlerinden geniş bir şekilde okumak ve üzerinde derinlemesine düşünmek lazım… Riyanın zıddı ise ihlas ve ihlas da insanoğluna feraset kapılarını açıyor. Bilmek yetmiyor… Bu konuda riyanın, “sahte kişilikler” ya da “yanlış yorumlanmış bir varlık duygusuyla” alakalı boyutunu işlemek insanın yeniden inşası ya da “müminin kişilik inşası” açısından her şeyden daha mühim… Konunun bu önemli boyutunu ise Şenel İlhan Beyefendi’nin “Haya mı Riya mı?” makalesinde bulabilirsiniz ki, asıl o zaman riyanın ve hayanın insanın varlık duygusuyla alakası yerli yerince anlaşılmış ve maksat hasıl olmuş olacaktır.
Böyle bir yazıyı, duygusal olarak incinmemek için “Biraz ciddiyet!” diye bitirmek istiyorum. Kızgınlığım kendime… Ama yine de “Müsadenizle” demiyeceğim… Burada doğru tabir hiç şüphesiz, biraz argo olacak ama “Yersen lokantası!” olacak… İnsan; aşkın, muhabbetin, azmin, Allah’a kulluğun önünde engel olan her ne var ise kalksın istiyor… Hiç şüphesiz riya da bu konuda en büyük engel… Benim anladığım şu: Herkes elinden geleni yapar, ya da yapmak istediğini… Zaten buna da “niyet” deniyor. Allah Rasulü (sav); “Müminin niyeti amelinden üstündür.” demiyor mu?
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi

Riya tabiri caizse her tarafımızdan paçamızdan akıyor İnşallah şu andan itibaren niyet edelim Rabbim bizlere riyasiz İhlasli yaşamamızı nasip etsin Amin