Bize kendinizi tanıtır mısınız? Sinemaya ilginiz nereden kaynaklanıyor?
Ben 1980 yılında Erzurum’da doğdum ve orada büyüdüm. 2002’de İstanbul’a geldim. Erzurum’da başlayan sinemaya olan merakım, sevgim, muhabbetim, İstanbul’da yavaş yavaş pratiğe döküldü. Önce setler vs, sonra birtakım okumalar yapmaya başladım. Ardından yazma, çizme vs. derken kendimi sinemanın içinde buldum. Sinema üzerine araştırmalar, incelemeler, birtakım röportajlar, bazı ortak çalışmalar, programlar, söyleşiler yaptım. Sonuçta kendi kazancımı ve yaşamımı tamamen sinemayla kazanabilmeye karar verdim. Böylelikle sektör alanlarında bir arayışın içine girdim. Sonra Film Arası Dergisi’ni kurduk arkadaşlarla beraber 2010 yılında. Bazı ulusal gazetelerde sinema üzerine yazılar yazdım, röportajlar yaptım. Bir ara Star gazetesine devam ettim. 6-7 aydır da Yeni Şafak gazetesinin Cuma günkü vizyon sayfasını hazırlıyorum. Sinemanın mutfağına dair de birtakım projelerimiz var. Şu anda belgeseller ve uzun metrajlı iki tane film çalışmam var. Onlara da zaman ayırmaya çalışıyorum. Yazı yazmaya devam ediyorum.
Türk sineması yine canlanmaya başladı, filmler gişe yapıyor… Sinemanın gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk Sineması’nın şu anki mevcut durumuyla ilgili hem çok olumlu hem de olumsuz düşüncelerim var. Bu anlamda kafa yoran arkadaşlarımın da çok sıklıkla vurguladıkları bir konu. 90’ların ortalarında Türk sineması durma noktasına gelmişti. Yılda 4-5 film çekildiği bir dönem yaşandı ki bunun dünya sinemasında örneği yok, resmen iflas. Sonrasında “Eşkıya” filmiyle tekrar başlayan bir sürece girildi. Bu film sanki yeniden yakılan bir ateşti ve “Eşkıya”, Türk sineması için önemli bir kırılma noktası oldu. Onun ardından tekrar yeniden filmler çekilmeye başlandı. Geçen sene ve ondan önceki sene atıyorum 70-80 filmin çekildiği bir döneme girdik. Çok fazla filmin çekilmesi güzel, fakat bununla beraber birtakım sıkıntılar da var. Birinci sorun, son 4-5 yıldır çekilenlerin büyük bir kısmı ilk film ama bu ilk filmi çeken insanlar sonraki yıllarda ikincisini çekmiyor ve bunlar hep ilk filmde kalıyor. İkinci, üçüncü, dördüncü filmini çekmeye devam edenler çok az. İkinci sorun, bu filmlerin çok ciddi bir dağıtım problemi söz konusu. Filminizin salonlarda gösterilebilmesi için çok popüler olması, çok tanıdık oyuncuların oynaması, büyük bütçeli prodüksiyonlar olması ve çevrenizin olması gibi birtakım özelliklere sahip olması gerekiyor. Bunlar yoksa diğer iddialı filmler salonları dolduruyor. Sizin filminize salon kalmıyor. Salon sahipleri de çok doğal olarak kendilerine kazanç getirecek filmleri gösteriyorlar. Siz filminizi götürdüğünüzde “Ben şu anda bunu gösteremem. Sonuçta ben elektrik parası ödüyorum, çalışanlarımın ücreti, salonumun kirası var, dolayısıyla ben iş yapacak filmler göstermek zorundayım…” deyip birtakım bilinmeyen kadrolarla çekilmiş küçük ölçekli filmlere hayat hakkı tanınmıyor.
Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Ata Demirer, Bilge Ceylan ve diğer isimlerin daha çok ön planda olduklarını görüyoruz. Onun dışında diğer filmler, kendilerine sadece festivallerde hayat hakkı bulabiliyor. Biz bir taraftan “Artık iyi gişeler yapılıyor…” diyoruz ama geçen sene 29 milyon bilet satılmış. Bu satılan biletlerin % 65-70’i 5-6 tane film arasında dönüyor. Yani bir film 7 milyon, öbür film 6 milyon, diğer film 5 milyon, öteki film 4 milyon satılınca 20 milyonu bunlar oluşturuyor tek başına. Bu sevindirici ama diğer taraftan düşünmemiz gereken bir rakam. Çünkü diğer filmlere çok dağılmıyor, tabana yayılmıyor bu izlenme. Bir de şöyle enteresan bir durum var. Festivaller alternatif bir gişeye dönüşmeye başladı. Özellikle İstanbul Film Festivali ya da Ankara Film Festivali gibi 1 hafta veya 10-15 gün süren ve alt yapısı güzel yapılan, seyirciyi iyi toplayan, iyi çalışma yapan ve çok sistematik olan festivaller ciddi oranda seyirci topluyor. Haliyle ilk filmini çeken bir adam da diyor ki: “Ben Yılmaz Erdoğan’la, Cem Yılmaz’la, Ata Demirer’le baş edemem. Gişede de salon yok gösterebileceğim (adamlar salon vermiyor, büyük prodüksiyonlu ya da çok seyirci toplayabilecek işlere veriyor), o zaman ben ne yapabilirim? Festivale gidip filmlerimi festivalde göstereyim.” Festivallerin hem yarışma hem de seyirci bölümü var. Filmi yarışıyor festivalde, ödül alır ya da almaz. Alırsa güzel olur, almazsa da en kötü ihtimalle seyirciyle buluşmuş olur. Böyle genel bir tablo var. Tabi özellikle son 5-6 yıldır bir yurtdışı maceramız var, bu çok güzel, çok faydalı. En son Bilge Ceylan, Altın Palmiye Ödülü’nü aldı Cannes Film Festivali’nde. Yine Semih Kaplanoğlu, Berlin’de Altın Ayı Ödülü’nü aldı. İran’da, Tacikistan’da, Monreal’de, Amerika’da, Venedik’te, İtalya’da ve Avrupa’nın bazı kentlerinde düzenlenen film festivallerinde Türk filmleri iyi ödüller alıyor. Bu da demek oluyor ki artık Türk Sineması’nın Batı’ya doğru açılması ciddi anlamda gerçekleşmeye başladı. Ama şunu da burada şerh düşmek lazım. Burada da kesinlikle inisiyatif tamamen bu işleri yapan yönetmenlerin elinde. Yurtdışında ödül alan yönetmenler, çoğunlukla kendi inisiyatifleri, kendi kurdukları ilişkiler, kendi kişisel çabalarıyla iş yapıyorlar. Son dönemdeki Türk sinemasıyla ilgili şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Tür noktasında güzel birtakım deneyimler var. Artık bazı yönetmenler farklı alanlara, türlere dair filmler çekiyorlar. Korku, gerilim, bilimkurgu, psikolojik ve tarihsel birtakım konuları denemeye çalışıyorlar, bu da güzel bir şey. Çünkü bizim Yeşilçam’da absürt birkaç tane bilimkurgu denemesi dışında bir örnek göremiyoruz. Korku zaten hemen hemen hiç yok. Ama görüyorsunuz Hasan Karacadağ başta olmak üzere şu an pek çok genç yönetmen korku alanında çok büyük işler yapıyor ve filmler çekiyor. Dolayısıyla genel bir tablo çizmiş olursak; Türk sineması şu anda bir taraftan çok büyüyen, öte taraftan düzensiz büyüyen, bir sürü kronik problemi olan ve üzerinde konuşulması, kafa yorulması gereken, pek çok tartışma noktası bulunan bir durumda.
Yurtdışında çok ciddi uygulamalar var. Avrupa’da, kendi filmlerini en fazla seyreden birinci ülkeyiz. İkinci Fransa, Fransa’da yerli filmlere kota uygulaması var. Fransa Kültür Bakanlığı diyor ki dağıtımcıya: “Ayda ya da yılda kaç film dağıtıyorsun?” Misal 10 tane. “En az iki tane Fransız filmi dağıtmak zorundasın.” diyor. Salonlara soruyor: “Ayda kaç film gösteriyorsun?” Diyelim ki 50 tane. “En az 10 tane Fransız filmi göstermek zorundasın.” diyor. Hem yurtiçinde hem de uluslararası arenada çok ciddi destekler var. Avrupa’da, Amerika’da, diğer bazı ülkelerde de var. Mesela biletlerde daha düşük uygulamalar ve resmi mevzuatta birtakım kolaylıklar yapılıyor. Dağıtım noktasında dengeleyici, gözetleyici birtakım iyileştirmeler yapılıyor.
Türk sineması tarihine baktığımızda neler söylemek istersiniz?
Her ne kadar tartışmalı da olsa 100 yıllık bir tarihi geride bırakmış durumdayız sinema için. Ben bunun 100 yıldan daha fazla olduğunu düşünüyorum. Ama 100 yılı baz alalım. Biz şu anda “Birtakım alternatif filmler çekiliyor korku, bilimkurgu alanlarında.” diyoruz ama o dönemde bunlar çekiliyordu, her ne kadar biraz daha absürt, biraz daha karikatürize olsa da… İşte Dünyayı Kurtaran Adamlar ya da Metin Erksan’ın Şeytan filmi gibi. Şimdi seyrettikçe insanın gülesi geliyor, ama denenmiş. Aradaki fark ne? Şu an sinema standartlarına daha yakın bir nitelikte çekimler başlıyor. Bu da tabi çağın, algıların ve tecrübenin getirdiği bir sonuç. Tabi ki Yeşilçam’ı kastetmiyorum. Çünkü Yeşilçam biçimsel anlamda başka bir gelenek, o bambaşka bir format. Ancak Türk sineması tarihindeki örneklerini göz önünde bulundurduğumuzda onların yapmış olduğu pek çok film ve mevzu günümüzde hâlâ aşılabilmiş değil. Dolayısıyla yeni Türkiye Sineması’nın ciddi anlamda kendi geçmişiyle barışma, geçmişini yeniden okuma, Yeşilçam deyip bir kenara atmak yerine, onların geçmiş birikimlerinden ve tecrübelerinden faydalanma noktasında ciddi bir eksikliği var bana göre. Çünkü Yeşilçam’ın da mutlaka alınması gereken güzel örnekleri ve tecrübeleri vardır. Bu nedenle az önce örneklerini saymış olduğum toplumsal gerçekçilik ya da sanat filmlerinin de bunları çeken yönetmenlerin de o dönemden ciddi anlamda etkilenmesi ve dersler çıkarması lazım. Eskilerde Halit Refiğ’in “Halk Sineması” dediği bir sistem söz konusuydu. O da şuydu: Bazı bölge yapımcıları vardı 80’lerin sonlarına kadar. İşte Adana, Trabzon, Ankara bölgeleri gibi. Oradaki salon sahipleri İstanbul’daki yapımcılara ulaşıyorlardı ve onlardan 3 tane Türkan filmi, 5 tane Hülya filmi, 10 tane Cüneyt filmi, 2 tane Kadir filmi vs. talep ediyorlardı. Onlar da bu talep doğrultusundaki starlarla filmler çekiyorlardı ve dağıtımcı, o filmlerin parasını peşin ödüyordu yapımcıya. Yapımcı da oyuncuya parasını peşin veriyordu. Dolayısıyla yapımcı, hemen 5 tane Türkan Şoray filmi, 2 tane Hülya Koçyiğit filmi, 2 tane Fatma Girik filmi çekip onlara gönderiyordu. Onlar da kendi bölgelerinde gösteriyorlardı. Böylelikle paranın çok hızlı bir dönüşümü söz konusuydu ve toplum, sinema, salon, yapımcı, dağıtımcı arasında enteresan bir ilişki vardı. Halit Refiğ buna, parasal olarak doğrudan halktan beslendiği için “Halk Sineması” diyor. Şimdi öyle bir ortam yok. Şu an tamamen dağıtımcılar üzerinden yürüyen bir sistem var ve bu çok daha riskli. Siz çok büyük paralarla bir film çekersiniz. Yapımcı olarak oyuncuların ve teknik ekibin parasını da ödersiniz. Ama filminiz seyirci yokluğundan dolayı 1 hafta gösterimde kalır ve siz yapımcı olarak iflas edip çökersiniz. O bahsetmiş olduğum filmleri çeken yönetmenlerin büyük bir çoğunluğu bu yüzden ilk filmlerini çektikleriyle kalıyorlar. Çünkü ilk filmi para yapmıyor, ikincisini çekmek için de para bulamıyorlar. Burada çok önemli bir problem daha var. Bizim yeni dönem sinemacılarımızın toplumun değerleriyle bağları çok zayıf. Gerçi eski dönem sinemacılarımızın da bu anlamda ciddi bir sıkıntısı vardı ama bunu 3-5 tane isim aşabiliyordu. Kastettiğim konu “Toplum komik film seyrediyor, biz de komik film yapıp para kazanalım.” değil. Toplumun kendi değer yargılarıyla, kendi gelenekleriyle, kendi tecrübeleriyle, kendi anlayışlarıyla ve kendi birikimleriyle ilgili bir problemleri var bizim sinemacılarımızın. Haliyle çektikleri filmlerdeki toplum da neredeyse başka bir toplumu anlatıyor.
Türk insanı daha çok hangi filmleri seviyor? Bu konuda istatistikî veriler var mı?
Benim gözlemlerim iki uçta toplanıyor: Birincisi dram, ikincisi komedi. Biz ağlamayı da gülmeyi de çok seviyoruz. Zaten biz böyle bir toplumuz. Avrupa’dan, yabancı ülkelerden gelen Türk asıllı ve yabancı arkadaşlarım var. Onların ilk söyledikleri “Siz çok duygusalsınız.” oluyor. Duygusallık, sadece ağlamak demek değil. Ama bu toprakların böyle enteresan bir yapısı var ve bu kişiye de yansıyor. Mesela korku filmi seyreden çok büyük bir kitle yoktu ama son yıllarda sayıları biraz artmaya başladı. İşte Hasan Karacadağ’ın korku filmlerinin gişesi 300-400 binden aşağıya düşmüyor. Ama genel olarak dram ve komedi seviliyor.
Bunları ekonomik sebeplere bağlayabilir miyiz? Bilimkurgu, çok büyük maliyetli macera filmleri çekemiyoruz. Dram ve komedi zaten düşük maliyetli filmler.
Artık son yıllarda Ejder Kapanı, Fetih ve diğer bazı örneklerinde olduğu gibi çok büyük ölçekli filmler çekiliyor. Ama bir para sıkıntısı da var. Ahmet Uluçay’ın benim çok hoşuma giden bir sözü var: “Titanic’i çekmek para değil, yürek işidir.” Dolayısıyla büyük prodüksiyonlu işler yapmak, büyük hikâye anlatmak aslında para değil, öncelikli olarak yürek ve proje işi. Aslında büyük ölçekli film üretiminin az olmasının (her ne kadar son yıllarda artıyor olsa da sayıları hâlâ arzu edilen düzeyde değilse de) en büyük nedeni para değil, proje yok.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi