Ramazan Ayı ve İçindekilerle Kendimize Format Atalım / Halime Alçay Yaprak

İnsanın en kıymetli sermayesi ömrü. Bu sebeple ömrümüzü nasıl harcadığımız, bu sermayeye nasıl sahip çıktığımız önemli. Üstelik her an kaybedilme ihtimali var ve ne zaman sonlanacağını bilmiyoruz. Öngörümüz yok bu manada. Biz biliyoruz ki sadece bir defa yaşayacağız, bir defa öleceğiz; geriye dönüş de yok. Hal böyle olunca akıllı bir Müslüman için ömrünü en iyi şekilde değerlendirme psikolojisi ve bilincinde olmak bizim olmazsa olmazlarımızdan olmalı.
İşte Ramazan ayı, ömür sermayesinin içindeki kıymet.
Bilirsiniz Kur’an-ı Kerim Ramazan ayında inmeye başladı. “(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır…” (Bakara, 2/185)
Kur’an ayetlerinin inmeye başlaması demek artık dünyanın İslam’la şereflenmesi demek. Düşünün hem kıyamete değin duracak hem de korunacak son din ile bu ayda müşerref olundu. Doğal olarak Peygamber Efendimizin (s.a.v.) nübüvvetinin ilanı da bu ayda olmuş oldu.
İnsanın dünya içindeki keşmekeşte haysiyet ve şerefle, yaradılış amacına uygun bir şekilde yaşamasının yolu, Allah’ın âlemleri yüzü suyu hürmetine yarattığı o sevgili ile Ramazan ayında açıldı.
Dolayısıyla Ramazan, ayların en güzeli. Barındırdığı feyz ve bereketle imanımızın sağlamlaşması, ahlakımızın terakkisi için manevi atmosfere sahip muhteşem bir zaman dilimi. Şükretmek lazım ki her sene tekerrür ediyor. Ama yine de herkes için sayılı ve biz bu sayılı vakti ne kadar güzel değerlendirirsek o kadar kazançlı olarak ölüm kapısından geçeceğiz.
Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur: “Ramazan bereket ayıdır. Allah, bu ayda günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.”
“Bu ayın hakkını gözetin!” cümlesi çok dikkat çekici bana göre. Efendimiz (s.a.v.) hikmetli bir hatırlatma yapıyor. Cümlenin öncesi mağfiretin ve lütfun büyüklüğünü vurgularken sonrası farkındalığımız yoksa ahiret yurdunda karşılaşılacak hazin sonu haber veriyor. Yani uyanık olun deniliyor. Uyanık olun, çaba sarf edin, bu muhteşem zamanı iyi değerlendirin ve cehennem ateşinden kurtulun deniliyor.
Çünkü Ramazan-ı Şerif tabiri caizse çok yönlü eğitimin, terbiyenin bir arada toplandığı, insanı terakki ettirecek kadar özel bir zaman dilimi. Bu yüzden gaflette olmak, manevi hırs sahibi olamamak Müslüman için büyük kayıp.
Bilirsiniz bizim en büyük mücadelemiz nefsimizle. Biz ne kadar nefsimizi dizginleyebilirsek ve onun ilahlık iddiasının önünde ne kadar sağlam durursak o kadar Allah’a yakınlık elde edebiliriz. Üzerimize farz kılınan Ramazan orucu da nefsi disipline ve tezkiye etmede çok önemli bir yere sahip.
Oruçlu zamanlarda ben hep hayret içerisinde kalırım. Su var, yemek var ama ‘Niyet ettim Allah’ım rızan için bugünkü orucumu tutmaya.’ dedikten sonra imsaktan iftara kadar helal olandan dahi uzak duruyorsunuz. Kulluk için gerekli olan iradenin -cüz’i de olsa- sağlamlaşması adına oruç ne güzel bir nimettir. Hem zor bir ibadet hem de günün sonunda niyet ettiğinde muvaffak olmanın, helal olana kavuşmanın verdiği sevinç, mutluluk müthiş.
İnşallah tek sevincimiz de helal olana kavuşmak olmayacak. “Oruçlu mü’minin ferahlayıp sevineceği iki an vardır: Birisi iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır.” (Müslim, Sıyâm 30/163) hadisine binaen ikinci ve daha büyük olan sevincimiz asıl vatanda olacak. Ümidimiz bu yönde.
Gaye Allah (c.c.) ise, oruç ne güzel bir vasıta.
Oruçlunun ağız kokusunun Allah (c.c.) katında misk kokusundan daha güzel olduğunu bize haber veren Efendimiz’den (s.a.v.), Allah’ın oruca diğer ibadetlerden daha farklı bir anlam ve değer verdiğini de öğreniyoruz. İlk okuduğumda çok etkilendiğim bir hadiste “Oruç dışında insanoğlunun her ameli kendisi içindir. Oruç ise benim içindir ve mükâfatını da ben vereceğim.” (Buhârî, Savm, 2) buyruluyor.
Ama tüm bu müjdelere nail olmak öyle kolay değil. Mücadele gerekiyor. Çünkü oruçlu iken bizden tek beklenen orucu bozan fiziki şartlardan uzak durmak değil. Mesela “Kim yalan konuşmayı ve yalan dolanla iş yapmayı terk etmezse, Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına kıymet vermez.” (Buhârî, Savm, 8) hadisinde olduğu gibi Allah’ın sevmediği, razı olmadığı fiillerden uzak durmak da lazım.
Öfkemizi, kinimizi, gıybeti, hasedimizi yani kısacası bizde var olan her türlü kötü hasletimizi kontrol altına alıp elimize, dilimize, gözümüze, kulağımıza, ayağımıza sahip çıkmamız, kendimizi haram ve kötülüklerden korumamız ya da bu minvalde azami gayret içinde olmamız, tuttuğumuz orucun kıymetini arttırır.
Görülen o ki, ‘Bu ayın hakkını verin.’ cümlesini iyi idrak ederek bir bilinç oluşturmalıyız. Sabır, empati, şükür, teslimiyet, Allah (c.c.) adına bir duruş sergileme gibi ulvi değerleri halis niyetle, ibadetle içselleştirmemiz en azından içselleştirmek için gayret içinde olmamız Ramazan ayının hakkını vermekle ilintili olsa gerek.
Tabiri caizse Ramazan ayı ve içindekiler kendimize format atmamız için müthiş bir fırsat. Hem öyle bir fırsat ki; cennetin kapıları açılıyor, cehennemin kapıları kapanıyor ve saptırmak için Allah’tan mühlet isteyen şeytan bağlanıyor.
“Allah (c.c.) Ramazan’ın her gecesinde üç defa şöyle buyurur: Bir isteği için dua eden yok mu ona isteğini vereyim. Tövbe eden yok mu tövbesini kabul edeyim.” (Buhârî, Deavât, 14) hadisinde buyrulduğu gibi tövbelerin ve duaların kabul olduğu bir ay Müslüman için fırsat değil de nedir?
Allah bize Ramazan ayını en iyi şekilde değerlendirmeyi nasip etsin.
Allah’a emanet olun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir