Ben Başkayım Nefsim Başka… / Dr. Alper Yücel Zorlu

Zihnimiz Akan Bir Irmağa Benzer
İnanmak istediğine inanmak, gerçek bile olsa inanmak istemediğine inanmamak… Bu tavır duygusal, bilişsel, zihinsel anlamda neye tekabül ediyor acaba? Kendimize ya da başkalarına bir şeyler ispatlamaya çalışan böyle bir tutumun altında neler var? Doğru ya da gerçek, herkeste niçin ayrı karşılık buluyor? Nasıl bir paradigma dünyasında yaşıyoruz? Akıl, kalp ve beyin her biri kendi içinde ortak donanımlara sahip olduğu halde niçin farklı sonuçlara ulaşıyoruz? Deliller insan zihnini yönlendirmede ne kadar etkili? Bu işin düşünme metotlarıyla ilgili bir ortalaması var mı? Yoksa daha nitelikli sonuçlar almak için kaçınılmaz bir düşünme estetiğinin kavgasını mı veriyor zihinler? Yoksa bu, ölçümü doğru dürüst yapılamayan bir IQ sorunu mu? Karar mercii akıl mı, kalp mi? Bu dünya ilhamlara açık bir dünya mı? Bizi, bizim dışımızda etkileyen unsurlar var mı? Düşünce ya da duygular yönlendirilebilir mi? Pek çok zihinsel çeldirici varsa işin içinden nasıl çıkabiliriz?
“Bu Yüzyılın Hastalığı ‘Bilgi Bozukluğu’ ve Yankı Odası” başlıklı makalesinde Dr. Ahmet Çorak, insanın kendi zihnini çarpıtma eğilimine bir atıfta bulunur:
“2018’de yapılan bir araştırma, düzmece bir habere maruz bırakılan seçmenlerin sahte anılar oluşturabileceğini ortaya koymuş, fakat elbette bu haberin, deneğin siyasi görüşüne uygun olması gerekiyor. Bu araştırma, iyi bildiğimiz, insan zihninin, ‘mevcut verileri pekiştirmek üzere’ çalışma eğilimine uygun görünüyor. Zihnimizin en temel özelliği entegrasyondur. Özellikle de benzer verileri organize eden entegrasyon tarzı, kişiliğimizin kurulmaya başladığı daha ilk aylardan itibaren ortaya çıkan en önemli zihinsel aktivitedir. Hep benzer verilerin pekiştirildiği yeknesak bir yapı oluşturma riski taşıyan bu eğilimin karşısında, bebek, çocuk ve gençlerin zihinlerinde, çok kuvvetli bir motivasyon olan ‘merak’ bulunur. Bu motivasyonu büyük oranda kaybeden bazı yetişkinlerde ‘mevcut verileri pekiştirme’ eğilimi kontrolsüz kalarak ‘dışa kapalı sistemler’ oluşturmaya başlar.
Bu pekiştirme eğilimi özellikle sosyoemosyonel alanlarda, çok daha rijid olarak karşımıza çıkar. Bu durumda bir toplumu manipule etmek isteyen birileri varsa, o toplumda mevcut ideolojileri sosyoemosyonel alana taşımak, ‘kapalı sistem’ oluşturma eğiliminde olan bireylerin hem sayıca artmasına, hem de kapalı sistemlerin çok daha ‘sızdırmaz’ birer fanusa dönüşmesine sebep olacaktır. Bu durumda bu sızdırmaz kapalı sistemleri manipüle etmek, kutuplaştırmak, istenen yönde kanalize etmek sadece malumat (enformasyon) akışı ile ilgilidir. Çağımızın ise, ‘malumat tedariki’ açısından oldukça özel bir evreye girmek üzere olduğu biliniyor. Günümüzde milyonlarca insanı aynı anda etkileyebilecek kritik haberleri düzmece olarak üretmek ve hedef kitleye ulaştırmak üzere, hiçbir devirde olmayan araçlar üretilmektedir. Bu üretim sürecindeki ‘işçilik’ kısmı için ise insan emeğine duyulan ihtiyaç minimuma inmek üzeredir. Bu tarz manipülasyonlar sonunda, insandaki mevcut ‘pekiştirme eğilimi’nin, gerçeği göz ardı eden bir çılgınlığın sınırına bizi getirebilmesi artık mümkün görünüyor. Ülkemiz ise maalesef, bu çılgınlık senaryolarının denenebilmesi için oldukça uygun bir laboratuvar ortamı sunuyor.
Bahsi geçen araştırmada, bir kürtaj referandumu vesilesiyle üç binden fazla seçmene, bir aday aleyhinde altı adet uydurma haber metni gösterilmiş ve seçmenden, adayın bu sözde skandallarını duyup duymadığı, özellikle hatırladığı bir şey olup olmadığı sorulmuş. Olaylar uydurma olmasına rağmen, katılımcıların neredeyse yarısı bu olayları (en az birini) hatırladıklarını söylemişler. Hatta birçok seçmen, habere ilişkin çok sayıda ayrıntıyı o an zihninde üreterek ‘hatırlamış’ (!).
Birçok katılımcıya haberin uydurma olduğu söylenmesine rağmen, bu katılımcıların olayları yine de yanlış hatırlamaya devam ettiği gözlenmiş. Yani zihin, gerçek olmadığını öğrense bile, kendisine uygun veriyi kolay kolay bırakmak istememiştir. Demek ki birinci şart, üretilen yalanın o zihne (dünya görüşüne) uygun olması gereğidir. Zihin kendisinde bulunan verileri pekiştirme fırsatını kaçırmak istemeyecek ve bu yeni veriyi yalan-doğru demeden alma eğiliminde olacaktır. Çünkü, işin ilginç tarafı, deney öncesinde bu haberlerin düzmece olduğu kendilerine söylenen adaylar bile, bu tür sahte anıları üretmişlerdir. Zihnin bu cazibeye karşı koyamadığı ve gerçeği hemen feda ettiği anlaşılıyor. Buradaki cazibe ‘kendi bilgisini pekiştirme’ cazibesidir (confirmation bias). Pekiştirme eğilimi evrenseldir, ancak ‘haklı olduğu’na dair inancı kuvvetli olanlarda bu eğilim, çok daha güçlü bir biçimde ortaya çıkar. Bu haklılık ve hak etmişlik hissi ise narsisistlerde adeta hezeyan derecesindedir. Fakat eğilimin evrensel olduğunu, narsisistlerle sınırlı olmadığını güçlü bir biçimde vurgulamazsak, vahametin derecesini anlatmak mümkün olmayacaktır.
‘Haklı olduğu’na dair inancı kuvvetli olanlarda (motivated reasoning) pekiştirme eğiliminin çok daha güçlü bir biçimde ortaya çıkacağını söylemiştik. Görüşlerini şahsileştirenler, basit bir münazarayı bir kimlik savaşına çevirirler. Dolayısıyla bir toplumu manipüle etmek için gerekli olan çalışmanın, siyasal görüşlerin daha fazla şahsileştirilmesini içermesi gerektiği anlaşılıyor. Görüşler şahsileştirildikçe, karşıt görüşleri, şahıslarına yapılan bir saldırı olarak görme eğilimi, kişilerde giderek artar. Bu durumda görüşler beynin sosyoemosyonel alanları tarafından daha fazla işlenmeye başlayacaktır. Bu olgu, basitçe fanatikler üretmenin çok daha ötesindedir. Çünkü normalde fanatikler çoğunlukla toplumun alt sosyokültürel tabakalarına aittir ve etkinlik sahaları bu sebeple oldukça sınırlıdır. Oysa bahse mevzu yöntemlerle, üniversite profesörleri bile fanatik haline getirilip, birer ‘twitter canavarı’na dönüştürülebilmektedir.”
İnsan zihnine yansıyan her düşüncenin tatlı bir matematiği, analitik bir zemini olmayabiliyor. Algılarla olguları bütün safiyetiyle ayırt edemeyebiliyor. Bu nedenle aklına gelen her düşüncenin asıllarına uygun bir temeli olmayabiliyor. Çünkü “iç dünyamızda” elimizde olmadan zihnimize bir “karabasan” gibi çöken kontrolsüz düşüncelerimiz var. Bu anlamda zihnimize üşüşen bazı düşünceler, otomatik düşüncelerin eseri, hayallerin ve vehimlerin, kuruntuların esiri olabiliyor. Olayı doğal akışına bırakırsak, görünürde irademizi aşan bir tür esaret… Ama bunların hiçbirine ne mahkûm ne de mecburuz. Böyle bir gerçekliğin farkında olmanın getirdiği farkındalıkla bu sıra dışı düşüncelerimizin bizde reel hiçbir karşılığı olmadığını farkettiğimizde “irade” denen müthiş yönlendirici, hakikatin keskin kılıcı gibi, tüm bu negatif çeldiricileri bertaraf edecektir. Üstelik geride hiçbir iz bırakmadan… Ya duygularımız… Her biri, keskin anılarla hafıza bantlarımıza kazınmış ve bizi durmadan etkileyen adeta melankolik yanımız… O nedenle sadece düşüncelerimiz değil, duygularımız da gerçek manada yönlendirilmeye muhtaç… Sonuçta zihnimize üşüşüveren otomatik düşüncelerin, hayallerin, vehimlerin gölgesinde yaşıyoruz. Bir de bilinçaltımız var ki akıllara ziyan… Bilinçaltı da bu konuda çok ilginç, çünkü orada mantık kuralları işlemiyor, orada da akıl yok, mantık yok… Bilinçaltı handikabından, o dipsiz kuyudan çıkmak için de bir tür korunma olarak, savunma mekanizmalarımıza sığınıp yola devam edip gidiyoruz. Hakikat nedir, gerçek ne? Hak getire… Elimizde sağlam tek sermaye kalıyor ki, o da “akleden kalp.” Yüreğinle konuş derler ya, işte öyle… İnsan ise hayallerini vizyona dönüştürme kudretinde bir canlı. Ama uzakları yakın etmek sadece insanın elinde değil. Hiç olmazsa doğru düşünmeyi başarmak, doğru yaşayacağımıza dair bir karine, bir işaret, doğru bir yöneliş olabilir. Sonuçta insan, temennileriyle, bir adım ileride de sağlam niyetleriyle kendine sahih ve doğru bir varlık alanı açabilir. Aksi halde hayalleriyle, kuruntularıyla, vesveseleriyle ve bitmek tükenmek bilmeyen şüpheleriyle yaşar gider. Asla kendine bir eminlik duygusu içinde yol açamaz, potansiyel gücünü kullanamaz, hiçbir konuda öz farkındalık geliştiremez, öz güven sahibi olamaz. Müsbet benliğini geliştiremez… Tüm bu içinden geçenleri ciddiye alırsa da sahte bir kendilikle yaşar ve sahte bir kendilikle ölür… Ömürlerinin çoğunu böyle tüketmiş ve ahirete irtihal etmiş ve ömrünü heba etmiş insan kalabalıkları, bu durumun, tarih içinde kaybolmuş canlı tanıklarıdır.
İç dünyamızdaki bu garip seslere genel anlamda bakıldığında konuyu inanç ve itikad ekseninde değerlendiren Şenel İlhan Beyefendi’nin açıklamaları şöyledir:
“Bizi rahatsız eden düşüncelerin bir kısmı da tedai veya çağırışım kanunu olarak ifade edilen birbiriyle ilgili veya zıt düşüncelerin birbirini çağrışımından dolayı gelebilir. Hayal ve vehmimiz de bu tür düşünceleri üretir, zira onların görevi budur; fikir ve düşünce dünyamıza katkıları böyle olur. Olumsuz düşüncelerin bir kısmı da psikolojide otomatik düşünceler olarak isimlendirilen düşünme hatalarımızdan veya bilişsel çarpıtmalarımızdan kaynaklanabilir. İşte bunların hepsine aynı düz mantıkla, yani amaçlanmış şüphe veya küfür mantığıyla yaklaşırsak bu durumda akıl ve kalpte, kaos ve bunalım kaçınılmaz olur.”1
Yine “Aklın Çalışma Prensibinden Kaynaklanan Vesveseler” başlığı altında Şenel İlhan Beyefendi şöyle diyor: “İnsan zihni veya aklı, doğrulara; araştırma, sorgulama, kıyaslama, cedel, şüphe vs. yöntemleriyle ulaşır. Aklın veya zihnin şüpheleri, doğru bilgiye ulaşmak gibi olumlu bir amaca hizmet edince bu çabaları bir sorun ve hastalık alameti olarak değerlendirmek elbette ki çok yanlış olur. Araştırmak, doğru olanı bulmak ve akılda ve kalpte bir tatmin duygusuyla bir dine inanarak o dini yaşamak ve yaşamayı istemek her insanın en tabi hakkıdır. Zira akıllı her insan, hayatını, kuşkulu din ve ideolojilere tâbi olarak değil, aklen ve kalben belli ölçüde bir tatmin duygusu yaşadığı fikirlere, ideolojilere veya dinlere tâbi olarak yaşamak ister, bundan da daha doğal bir durum olamaz. Nitekim ibretlik hikâyelerini dinleyip çok etkilendiğimiz, Hristiyan veya gayrimüslim birçok insanın, bu tür şüpheler, sorgulamalar ve araştırmalardan sonra İslam’a ulaşmaları böyle aklî ve zihnî çabaların ürünü ve emeği değil midir?”2
Şenel İlhan Beyefendi’nin ilaç gibi cümleleriyle konuya devam edelim:
“Yer, zaman, neden, etki ve sonuç bakımından aralarında birlik, benzerlik ya da karşıtlık gibi ilişkiler bulunan düşüncelerin kendiliğinden birbirini hatırlatması, çağrıştırmasına tedai veya çağrışım kanunu denir. İnsan hafızasının çalışma şeklinden kaynaklanan bu yapı nedeniyle aralarında birlik, benzerlik ya da karşıtlık gibi ilişkiler bulunan nesne veya kavramlardan biri anılınca hemen diğeri insan iradesi olmadan akla hücum etmektedir. Limonu gören birinin hemen ağzının sulanması bir çağrışım olayıdır. Zıt şeylerin birbirini çağrıştırması da böyledir. Mesela birisine “gece” deseniz karşıdaki kişinin aklına ilk gelen kelime “gündüz” olur, “beyaz” deseniz hemen “siyah” diyesi gelir. İyi kötüyü, var yoku çağrıştırır. Aynı şekilde dinsel kavramlar da küfrü çağrıştırabilir. Bu münasebetle gelen hatırlamaya çağrışım denilir. Çağrışım ise, çok kere irademiz dışında olur ve mesuliyeti yoktur. İnsan bu gerçeğin farkında olmazsa; ne zaman “iman” dese hemen aklına gelen soru işaretlerinden rahatsız olup imanında bir problem olduğunu düşünebilir. Bu ve buna benzer hallere müptela olanların yapacağı iş, bunun normal olduğunu bilmek ve onun üzerinde durmamaktır. Çünkü ehemmiyet verdikçe böyle vesveseler kuvvetlenir ve bir hastalık haline dönüşür. Bunlar, üzerinde endişeye mahal olmayan düşüncelerdir. Şunu iyice aklımıza yerleştirelim ki kalpte tasdik görmeyen düşüncelerin yeri hayaldir, vehimdir. Hayalin ise ne şer’î ve ne de mantıkî anlamda hiçbir değeri de günahı da sorumluluğu da yoktur.
Bilinçsizce yapılan düşünce hatalarına ise otomatik düşünceler denir. Çevremizde gelişen olaylarla bağlantılı olarak ortaya çıkarlar ve bir anlamda kendimizle ilgili ön yargılarımızı gösterirler. Bazı terapistlerin verdiği gözlük örneğiyle bu konuyu anlatırsak eminim daha anlaşılır olacaktır. Mesela, kırmızı gözlük takan bir insan her baktığı şeyi kırmızı görür ve onların kırmızı olduğuna inanır. Yeşil gözlük takan yeşil, mavi gözlük takan mavi, renksiz gözlük takan ise her şeyi doğal renginde görür. Bu renkli gözlükler, olaylara bakarken nasıl baktığımıza ve nasıl algıladığımıza ait benzetmelerdir. Kendi iç dünyasında “Ben sevilmeyen birisiyim.” diye inanan ve olaylara bu gözlükle bakan bir insan, her olaydan otomatikman sevilmediğine ilişkin kanıtlar çıkarır. Çocukluğundan itibaren yakınlarından darbe almış insanlar, güven duygularını yitirebilir, bir genelleme yaparak daha sonra bu halini bütün insanlara karşı bir güvensizliğe dönüştürebilirler. Kişilik olarak her şeye negatif yaklaşanlar da negatif gözlükle gezerler ve her olayı otomatik olarak negatif tarafından okurlar. Kendi aklına, bilgisine, becerisine karşı güven duygusunu yitiren birisi de kendisiyle ilgili her şeyinden hatta imanından bile kuşkuya düşebilir. Sosyal ilişkilerimizi, dinî hayatımızı hatta cinselliğimizi bile menfi yönde etkileyen bu “olumsuz otomatik düşünceler” toplumun kahir ekseriyetinde var olan ve boyutları ciddi olan bir hastalıktır. Bu hastalıkların ilacı İslamî bilgiler, fıkıh, hadis falan değil; ehil psikologlarla yapılacak bilişsel terapidir.”3
İçimizde yeşeren bazı düşünceler de “tepkisel zihin” dediğimiz, siz ne derseniz deyin, tersini söylemeyi marifet zanneden tarafımızdır ki tüm bunların hepsi, insan zihninin akan bir ırmağa benzetilmesini haklı çıkartır. Oysa hepsi de biraz sonra akan ırmakla beraber yoluna devam eden su üzerindeki saman çöpünden farksız cılız fısıltılardan ibarettirler.
İnsan ve hayata dair doğru cevaplar, ancak doğru sorularla mümkündür. Önce neyi dert edip neyi dert edinmeyeceğimizi sıraya koymakla başlamak lazım. Ta işin başına üç günlük dünyada telaşa kapılmadan başımıza gelen iyi ya da kötü tüm olaylara imtihan sırrı içinde “sürdürülebilirlik” payesini vermemiz gerekiyor. Başımıza gelen, başımızda olan her iyi ya da kötü her şeyin bize bir imtihan alanı açtığını farketmemiz gerekiyor. Varlık alanlarımızın aynı zamanda subjektif sorumluluk alanlarımız olduğunu, ilahi bir senaryoda karşılaştığımız her durumda “başrol oyuncusu” olduğumuzu görmek çok zor olmasa gerek… Sonuçta sevinen de üzülen de biziz… İrademizin hangi şartlarda nereye evrileceği bizim elimizde.
Zekânın adeta şeytana döndüğü bir dünyada “özel şeytan” aramaya nerdeyse gerek kalmadı. Artık, duygularımızı ve düşüncelerimizi yönlendirmeye karar verme zamanı çoktan geldi ve geçiyor. Otomatik düşüncelerin, hayallerin ve vehimlerin, kuruntuların bir sağanak gibi saldırısı altındaki zihinlerimizi boşaltmanın ve hakikatin bilgisiyle doldurmanın zamanı geldi ve geçiyor. Duyguları akıl ve ilim süzgecinden geçirmek ve sonrasında aksiyona dönüştürmek hepimiz için daha mantıklı bir yol ve uyanış… Maddeciliğin iflas ettiği bir dünyada maneviyata yönelmek için hâlâ vaktimiz var ve zihnimizin yapısı buna engel değil…
(1), (2), (3)- Şenel İlhan, Vesvese Yok Edilemez Ama Kontrol Edilebilir, https://www.gonuldergisi.com/vesvese-yok-edilemez-ama-kontrol-edilebilir-seyyid-senel-ilhanin-sohbetinden.html

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir