“Düşünmenin” kendisine mekânsal bir anlam yüklüyorsunuz. İnsan-teknoloji ilişkilerine insanın ontolojik hafızasına ve gerçeğine uygun ve bu yolculuğu olumsuz etkilemeyecek bir anlam yükleyerek yola devam edilemez mi? Burada insanın açmazı nedir?
Düşünmenin kendisini ve bir mekân olduğunu şu bağlamda ele alıyorum. Düşünmek insanın dünya görüşünü, insanın dünya içinde olabilmesinin yapısını şekillendiren bir edimdir. Sadece insana özel bir şeydir. “Düşünmek nedir?” dediğimizde, “Hayvanlar düşünmez mi?”, “Diğer canlılar düşünemez mi?” gibi sorular da gelir aklımıza. Madem insan ile diğer canlılar arasında bir ayrım olduğunu ve bunun derece bir ayrım olmayıp yapısal bir olduğunu ifade ediyoruz, o halde insanca, insana ait bir edim olarak düşünme, hayvana ait bir düşünme gibi bir düşünme biçimi değildir diye bir önerme sunabiliriz. Nitekim hayvan günlük ihtiyaçlarını giderebilmek, kendi varoluşsal durumlarını güvence altına alabilmek, yaşam alanlarını koruyabilmek için çeşitli düşünme biçimleri sergilemektedir ki buna güdüsel davranışın düşünmesi de denebilir. İşte kuzgunlar, kargalar, diğer vahşi hayvanlar ya da evcil hayvanlar da bazı düşünme biçimlerini sergileyebilir ve geliştirebilirler. Basit aletler yapan hayvanlar vardır. Bunlar basit düşünmedir. Bunlar düşünmenin basit şekilde icrasının bir sonucudur. Bir evveliyatı ve öngörülen bir sonuca yönelimi vardır. Yani hayvanın ne yapacağını kestirebileceğimiz bir düşünme biçimidir. Bu anlamda düşünmek derece farkı oluşturacak şekilde bir düşünmeye yavaş yavaş döner.
Derece farkı oluşturan düşünme biçiminde hayvan yine kendi yaşam alanını koruma, temel ihtiyaçlarını giderme, bu ihtiyaçlar için bir alan inşa edebilme çabasındadır. Hayvanın bir yerden bir yere gitmesinin, kendisini koruyacak bir alan inşa etmesinin, güdüsel, kendisinde zaten var olan bazı şeyleri olduğu gibi değiştirmeyen sadece derece farkı üreten boyutları bulunur. Ne yazık ki insanların da böyle bir tarafı vardır. Var olan olarak insandan bahsederken, insanın bu şekilde bir varoluşunun olduğuna işaret etmek istedim. Sabah kalkıp işe giden, akşam işten gelen, eve gidip ailesi ile TV izleyen, akşam yatan, sabah kalkıp yine işe giden bir düşünme biçimi. Böyle baktığımız zaman insan ile hayvan arasında bir ayrım pek göze çarpmamaktadır. İşte bana göre bu tür düşünme biçimine felsefede gündelik hayatın düşünme biçimi karşılık gelmektedir. Bu tür düşünme biçimi bizim kurucu mekân dediğimiz yapıda bizim kurulduğumuz düşünme biçimimizin oluştuğu, olgunlaştığı yapının içinde bize sunulan ile idare ettiğimiz bir yapıdır. Sınava hazırlanmak, ÖSYM, KPSS sınavları, “sorular bunlar, konular bunlar, bunları öğren, bunları hallet”, hep öğrenmenin bir dikte ve zorunlu yapılması gereken bir görev ile ilişkisi olan bir süreç. Bu tür düşünme biçimi gündelik hayatın düşünme biçimidir. Yine de bir insandan bahsettiğimiz için az da olsa hayvan ile arasında bir yapısal fark taşımaktadır ama büyük oranda derece farkından öte bir şey olmayıp mantıksal açıdan da benzerdir. Böylece içine düştüğümüz mekânın zorunlu bir parçası olduğumuz anlamı pekişmiş olmaktadır. Bu durumu kendi tezimde insan kavrayışımı anlatırken ifade edip insanı üçe ayırıp açıklamaya çalıştım. Var olan olarak insan, insan varlığı, özne olarak insan. Gündelik hayatın insanı var olan olarak insana tekâmül etmektedir. Kurucu mekânın içine düşen, burada var olmaya çalışan, başkası ile karşılaşan, karşılaştığı şeyler ile deneyimler kuran, ona sunulan şey ile onun için oluşturulmuş sınırlar dahilinde var olmaya çalışan insan, günlük hayatın insanı. Bir bebek gibi de denebilir. Nitekim burada tehlikeli bir şey de vardır. Kendi başına düşünemeyen, karar alamayan, hızlı ve çözümleyici tepkiler veremeyen, onun yerine yapay zekânın teknolojisinin düşündüğü bir dünyada, sadece ona sunulan biçimler ve sınırlar içinde var olmaya çalışan günlük hayatın insanı günden güne artmaktadır. Kısa süreli bellek ile hareket etmeye çalışan insan, uzun süreli bellek, işlemsel bellek gibi belleğin insana özgü farklı taraflarını kullanmayan bir insana doğru farkında olmadan ve kötü bir şekilde arzulayarak dönüşüyor. Bu beşer insanın, tamamen günlük hayatın insanının uzun vadede daha da artacağını öngörmekteyim. Dolayısıyla yapay zekânın olumlu tarafları olsa da bu tarafları da bulunmaktadır. Düşünme bu anlamda bir insanın yaşam alanını kurduğu, sınırlandırdığı ve biçimselleştirdiği için mekân anlamı taşımış oluyor. Çünkü bize sonsuz olduğunu iddia eden bir yaşam alanı kuruyor. Göreceli düşünerek bu basit düşünme içinde bu yaşam alanını kabullenip var oluyoruz. Düşünmenin kendisi bizatihi olarak bizi o alanın içinde tutan bir yapı icra ediyor. İşte şurada durman, şunu yapman, şu kadar hareket etmen, işlemsel bellek ile düşünmemen gerekiyor gibi. Bu düşünme, akıl çağı dediğimiz günümüzde düşünemeyişimizin anlamını taşımakta ve kurucu bir mekânın varlığına rıza gösterip orada var olmaya razı olduğumuz anlamına geliyor. Zorunlu gerekliliklerin olduğu bir dünya kavrayışını bize sunmuş oluyor. Burada insanın teknoloji ile ilişkisinin açığa çıkardığı bir probleme dikkat çekmek gerekiyor, yani insanın ontolojik hafızasına değinirsek, artık düşünemediğimiz bu teknoloji çağında şu duruma tekâmül etmiş bulunmaktayız.
İnsan dünya içine düşmüş, bu dünyada yaratılmış ve burada var olan bir varlık türüdür. Bu varlık türünde insan, felsefe açısından iki tür fıtrata sahip olarak var olmaktadır. İlkin düşünen, akıl-zihin yetilerine işaret eden ve epistemolojiye karşılık gelen tarafı ile ikinci olarak ontolojik varlık oluşu, bedensel yapısı, yaratılış biçimi, başka diğer varlıklar ile ilişkisi, biçimsel-formsal ilişkisi. İşte ontolojik hafıza dediğimiz hafıza, insanın dünya içinde olmasını, varoluşsal yapısını, varlık olarak insanın fiziksel boyutunu, biyolojik boyutunu ve başka varlıklar ile beraber fenomenolojik boyutunu işaret eden yapıyı oluşturuyor. İnsan bu yapıda doğayı, kendisini ve kendisi ile doğa arasındaki ilişkiyi tanıyor. Bu yapı ile beraber bir yaratıcının varlığına dair bir kavrayış içine giriyor. Kendisinden daha üstün bir varlık olduğu anlayışını açığa çıkarıyor. Kendisinin değişen ve dönüşen bir varlık türü olduğunu düşünüyor. Doğanın etkisi ile yok olacağı, doğum ile başlayan bir başlangıcı, ölüm ile sonlanan bir sonu olduğunu keşfeden bir var olan. Dünyanın dünyasallığına işaret eden insanın ve doğanın fiziksel, biyolojik varlığı ontolojinin konusunu oluşturmakta, bunlar bir bütün olarak da ontolojik hafızaya işaret etmektedir. İnsanın dünya içinde olmasının bu boyutunun kavranışı mekân içinde gerçekleşmektedir. Yani insanın ontolojik yapısı, fiziksel dünyaya ve mekâna bağlı bir anlama sahiptir. Bu mekân ise ona sunulan ve anlam yapılarına sahip bir yapı olarak insanın başlangıç ve son ilişkisini anlamlı bir içerik ile doldurmaktadır. Kültürün varlığı, değerin oluşumu gibi gelenek ve göreneklerimizin hepsi bu mekânın bir kipidir. Yine de insanın eksik, ölümlü ve sınırlı oluşu tüm anlam ve değerlere rağmen, onda ontolojik kaygılar üretmektedir. Çünkü insanın başlangıcı ve sonu olan ölümlü varoluşu gündelik yaşamda karşılaştığı, başkasında deneyimlediği bir olgu olarak ona yaklaşmaktadır.
Ölümlü oluşunun yanında yaşlanması, bedeninin doğanın, çevrenin, zamanın ve mekânın etkileri ile kırılgan bir yapıya sahip olması bir eksiklik durumu oluşturmaktadır. Aynı zamanda yapay bir estetik anlayışı ile bu bedenin tekrardan yenilenme, mükemmel hale getirilme arzusunu da bu kaygı doğurmaktadır. Aynı zamanda bu bedenle beraber bilişsel yetilerinin, epistemolojik tavırlarının eksik bir kavrayış içinde olduğunun da farkına varmaktadır. Kısa süreli bir şekilde bu dünya içinde olması bu dünyada misafir olduğunu keşfetmesine, geleceğe dair belirsizlik yaşamasına ve en sonunda insanın ontolojik kaygılarına, ontolojik hafızasının konularını problem olarak almasına vesile olmaktadır. Günümüze değin insan bir şekilde kendisini bu kaygılara rağmen var etmiş durumda yaşamını devam ettirmiştir. Bu problemler ile karşılaşmış; mitolojilerle, efsanelerle, geleneklerle, inançla, kültürle çözmeye, bir şekilde gidermeye ya da üzerini örtmeye çalışmıştır. En sonunda modernizm ile beraber bu olayın çözümünün bilimde olduğunu düşünmüştür. Bilimi bu açıdan bir inanç ya da din olarak görmeye başlamıştır. Çünkü bilim insana kendi varoluşuna müdahale edebileceği bir imkânı sunmuştur. Teknoloji ve bilim insana dünyayı değiştirebileceğini, ontolojik yapısına, hafızasına egemen olabileceğini, onu dönüştürebileceğini, iyileştirebileceğini düşündürmüştür. Teknoloji çağı dediğimiz çağda bu düşünme biçimi daha da gerçeklik kazanmıştır. Çünkü günümüz insanının doğa ile arasındaki çelişki ve insanın insan ile arasındaki ilişki giderek azalmış durumdadır. Teknoloji ile beraber insan, kendisine süper korunaklı yapılar kurabileceğinin, istediği gibi okyanusları, dağları, nehirleri dönüştürebileceğinin, rehabilite edebileceğinin, yok edebileceğinin, kirletebileceğinin farkına varmıştır. Farklı, yapay doğalar kurabileceğini düşünmeye başlamıştır. Bir gerçeklik durumu olan bu düşünme biçimi teknolojinin insana sunduğu bir olanaktır. Bunun ne kadar gerçekleşeceği bir tartışma konusu olsa da insan bu düşünme biçimi içine girmiştir. İnsanın bu egemenlik ilerleyişinde her şey kendisine göre olumlu olmayıp yukarıda işaret ettiğimiz gibi gündelik yaşamın insanı teknoloji sayesinde uzun süreli düşünemeyen, kısa süreli bellek ile hareket eden, işlemsel yapılarını kaybeden bir var olan haline gelmektedir. Onun adına düşünen bir araç sayesinde yaşamını idame ettirmeye çalışmaktadır.
Günlük yaşamın insanı, zamanla, iyice beşer dediğimiz, düşünemeyen, basit düşünen, kompleks matematiksel işlemleri yapamayan bir insan haline gelmeye başlamıştır. Artık “11×11 =?” işlemini yapamayan ve bunu yapamadığı için bir sorun görmeyen insanların arttığı bir geleceğe doğru ilerliyoruz. Gündelik yaşamın her alanında görülen yapay zekâ, insan için vazgeçilmez olmaya doğru ilerlemektedir. Günlük yaşamın en hızlı aktığı marketlerde, ödeme yaptığınız kasalarda sizin adınıza hesap yapan yapay zekâ uygulamaları bulunmaktadır, öyle ki nakit para da devreden çıkmaktadır, sizin adınıza kart ödeme yapmaktadır. Bu durum iyi, pratik bir şey izlenimi verse de özünde sizin adınıza düşünen ve sizin düşünmediğiniz bir yapıya doğduğumuz gerçeğini de taşımaktadır. Yani düşünmediğiniz ve aksine düşünmek de istemediğimiz bir çağın içine doğuyoruz.
Yaşama ve varoluşa egemen olmak isteyen özne olarak insanın yanında beşer olarak var olan insandan bahsetmiş olduk böylece. Bu iki insan tipinin yanında henüz bahsetmediğimiz ve bizim olumlu işaret etmeye çalıştığımız bir insan türü daha bulunmaktadır. Bu düşünmeyen çağın içine doğan ama bu mekâna karşı rahatsız olan ve bunu dile getirmeye çalışan insan. Bu insan türü eğer doğru bir yönelim içine girmez ise zamanla nihilist bir şekilde kendi varoluşunu sorgulamaya ilerlemekte ya da günlük yaşam içinde kendine bir şeyler edinmeye, kendi kurucu mekânının baskısından kurtulmaya çalışmaya, kendine bir mekân oluşturmaya ve kendi minimalist yaşamını kurmaya çalışan insan haline gelmektedir. Bu insan türünün çalışmanın sonuç önermesine konu olacak nitelikler peşinde koşması, düşünmeyi Batı düşüncesi baskısından kurtaracak bir düşünmeye taşıması gerekmektedir. Bunun için de yine kendisine dönmesi ve Batı düşünmesinin kuruluşunda olumlu kurucu unsur olan İslam medeniyetinin insan anlayışı ile karşılaşması gerekmektedir. Bu açıdan bu tür insanı bir kenara şimdilik bırakıyoruz.
Bu insanın dışında özne olarak insan da var. Bu insan felsefe tarihindeki özne değildir. Bunun aksine öznedeki kastım efendi ve egemen olmaya çalışan insandır. Kendisinin yaratılmış olduğunu görmezden gelip yaratıcıya dair bazı vasıfları elde etmeye çalışan insan. Yani özne olarak yaşadığı, içine düştüğü her şeye egemen olmaya çalışan, onun üzerinde üstün bir varlık olduğunu açığa çıkarmaya çalışan, teknolojiyi de bu amaçla kullanan insan. Düşünmeyen insan ile düşünen insan arasındaki fark, böyle bir derece farkı taşımaktadır. Özne olarak insan teknolojiyi bu biçimde kullanarak dünyayı ve evreni yok etmeye çalışmakta ve kendi varlığını akışkan modern dünyada akışkan özne haline getirmeye çalışmaktadır. Yersiz yurtsuz olup bir yandan da egemenliğini pekiştireceği bir geleceği kurmanın peşindedir. Nitekim birçok düşünür dünyanın, doğanın ve hatta insanın yok olacağına dair ifadeleri açık şekilde söylemektedir. Teknoloji sayesinde ya da bizdeki bu güç istemi ve hırsı ile beraber bu yok etme, egemen olma arzusu doğayı zaten yeteri kadar kirletmiş durumdadır. Okyanuslar buzullar, kutup bölgelerinde dahi bu kirliliğin izleri vardır. Benim çalışmamın önemi de bu noktada açığa çıkmaktadır. Yok oluş yolculuğu olan bu tek yönlü ilerleyişte neden ısrarcı olduğumuzu, bunun olumsuz yanlarını, ortaya çıkmasında etkili olan bakışı açığa çıkarıp bu gidişata karşı söz söyleyebilmenin zeminini kurmak gerekmektedir. Bu sebeple böyle bir yok oluşun peşinde olan insanın neden kendi varlığını yok eden bir çabanın içine girdiğini ontolojik bir zeminde tartışacak bir sorunun sorulması gerekmektedir. Bu sorunun amacı bize teknolojiyi komple yok edip teknolojisiz basit doğal yaşama dönelim arzusu taşımamakta, aksine teknoloji ile beraber teknolojinin iyi tarafını açığa çıkaran bir yaşam alanı kuralım istemindedir.
Ben bu anlamda teknolojinin ve aklın Batı düşüncesinin kurmuş olduğu kurucu akıl ve mekânın yöntemleri ile kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum. Aksine Batı’nın bizi içine düşürdüğü bu yıkıcı kurucu mekândan kurtaran bir akıl ya da bakış ile tekrardan ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu açıdan bizim kendi medeniyetimize, kendi düşünme biçimimize yaslanıp bize dayatılan kurucu mekândan arınabileceğimizi iddia ediyorum. Bu anlamda teknoloji ve düşünme ilişkisinde, başkasının düşünme biçimini taşeron olarak aldığımız tutumdan ziyade kendimizin oluşturmasını önemsiyorum. Bunun örnekleri de var. Japon, Kore, Malezya gibi örnekler vardır. Medeniyetler vardır. Ama yine de örnek alınması gereken bir medeniyet denince benim önerim İslam medeniyeti olacaktır. Bu çabanın en güzel örneğini ve gelişimini sağlayacak Müslüman kültürü ve Anadolu medeniyeti daha tarihsel ve daha güçlü bir öz güce sahip iken ne yazık ki bunun açığa çıkarılması için hep taşeron vazifesi görülmeye çalışılmaktadır. Hep Batı’nın ya da başka bir yerin düşüncesini kendimize empoze etmeye çalışmaktayız. Oysa bizim kendi düşünme biçimimizin daha güzel, bütünlüklü olduğunu düşünüyorum.
Yola yıpranmadan devam etmek adına “Emanet, görev bilinci, görmek ve bakmak” kavramlarına yüklediğiniz anlamlar var. Biraz bahseder misiniz?
Daha önce bahsettiğim gibi doğa ne yazık ki özne olarak insanın elinde araç haline gelmiş durumda. Artık insan da öznenin elinde araç haline gelmeye başladı. Artık öyle ki bu süreçte insan türünün kendi içinde de ayrımları öne çıktı. Tarihsel süreçte ötekileştirilen siyah insanlar, Uzak Doğu insanları, kutup insanları olduğu gibi, günümüzde Batılı mavi gözlü beyaz insanlar da araç haline gelmekte. Böylece insanın bile nesneleştiği, araçlaştırıldığı, dönüştürülüp değiştirildiği ve değerini de bu dönüşümde özne olarak insana ne derece hizmet ettiği anlayışından aldığı bir zamanda yaşıyoruz. Bu yıkıma doğru giden yıkıcı gücün, düşünme biçiminin ve mekânın içinde bizim tekrardan doğru soruyu sorabilmemiz için, doğru bakışın açığa çıkmasını sağlayacak bir referans almamız gerekiyor. Burada ben tekrardan kendi medeniyetimize dönmemiz gerektiğini ifade etmeye çalışıyorum. Zira okumalarda gördüğüm kadarıyla Batı düşünme biçimi olarak adlandırdığımız ve Teoman Hoca’nın da ifade ettiği İngiliz-Yahudi medeniyetinin oluşturduğu bir bakış var, yaşadığımız dünyayı domine etmeye çalışıyor. Bu dünya yukarıda işaret ettiğim yok edici bir niyeti içinde taşıyor ve bu dünyada bizim medeniyetimizde bulunan emanet alma kavramı yok. Emanet alma diye bir ifade var ama bu tamamen sermaye, kapital, finans-kapital içerisinde geçen ve ticaret bakışının bir örneği. Emanet alma içinde açığa çıkması gereken sorumluluk ve görev bilinci de yok. Bunun üzerinde az önce ifade ettiğimiz “görmek” ve “bakmak” tutumunda da sadece bakmayı önemseyip görmekten bahsedilmeyen bir taraf da var. Yine de Batı tarzı düşüncede bunların çeşitli anlamda izlerinin hiç olmadığını ifade etmiyorum. Heidegger’de, Nietzsche’de, varoluş filozoflarında bunların izlerini görebiliriz. Ama emanet alma davranışının anlamı ne ile alakalı ise bu kavramın bize göre anlamını içermeyen bir şekilde var. İşte Heidegger felsefesinde, görmek kavramını başkasının kendisini açması, kendisini sunması ile ele alıyor. Bakmak kavramına bazı açılardan karşı çıkıyor. Bir şey için olmayı, birlikte olarak almak gerektiğini söyleyerek eleştiriyor. Nietzsche, insanlığın girdiği bunalımdan bahsediyor, işaret etmeye çalıştığı yeni felsefede, yeni filozofun sorumluluk alması gerektiğini ileri sürüyor. Yeni insan, son insan kavrayışında bunun izlerini görebilirsiniz. Ama tüm bunlara rağmen Batı felsefesinin unuttuğu, görmediği ya da bana göre kendisinde olmayan bir kavram daha var ki bu bize ait bir şey. Emanet alma kavramı. Bu kavram üzerinde önemle durmak gerekiyor. Emanet aldığın şey üzerinde bir sorumluluk ile hareket etmen gerekiyor, ama emanet aldığın şey üzerinde egemenlik ilişkisi kuramayacağın anlamını da taşıyor. O senin dışında hatta senden bağımsız ve üstün bir varlık tarafından sana emanet verilen, sunulan bir şey olduğunu da ifade ediyor. Ki emanet alma kavramını, insanın kendisi dışında görmemesi de gerekiyor. İnsanın kendisi de, kendi varlığını, kendi ruhunu, kendi yaşamını da emanet alıyor. Biz bizi bu dünya içinde emanet alarak yaşıyoruz. Burada bedenimiz, kendi düşüncemiz de bize emanet verilmiş durumda. Kendi kendimizi dışsallaştırdığımız bir izlenim verse de burada maksat aslında emanet aldığımız bu yapının kendi bedenimizin, başkasının, doğanın, diğer insanların ve canlıların da bu şekilde görülmesi gerektiğini taşıyor. Bu bize şu bakışı da sağlamış oluyor. Emanet verenin her şekilde bizim dışımızda ve bizim ona erişemeyeceğimiz, sadece onunla temaşa edeceğimiz bir boyutunun olduğu anlamını taşıyor. Onu düşünebileceğimiz, onu anlamaya çalışabileceğimiz, ona yönelebileceğimiz anlamını taşıyor. Doğal olarak ben bu kavramı önemsiyorum. Diğer kavramlar da bu kavramlar çerçevesinde ele alınması gerekiyor. “Birlikte olmak”, “… ile olmak”, “… için olmaya karşı çıkmak”, “bir şeye yönelik olmak”tan kurtulmak gerekiyor; çünkü bir şeye doğru yönelik olmak, iyi ve kötüde kavrayışlarını üretmekte ve bu tutumu başkasına dayatma anlayışını “daha iyi ol”, “daha mükemmel ol” diyerek sunmaktadır. Oysa birlikte olmak, bir şeyi olduğu kabullenmeyi, kendisini açabilmesini gerektirir ve bunun ortaya çıkmasının sorumluluğunu da emanet alana verir.
İslam medeniyeti ile şekillenmiş bir varoluş içinde karşıdakini, başkasını veya bedeni emanet almakta, ona bir sorumlulukla ve dikkatli bir şekilde yakınlaşmaktayız. Onu emanet alındığı biçimde koruyup muhafaza etmemiz gerektiğinin ve bunun bizim sorumluluğumuz olduğunun farkında olmaktayız. Yani burada ben bu bedeni emanet alıyorum, bu bedeni bana verildiği mükemmellikle ya da bana verildiği eksikli hali ile korumam ve muhafaza etmem gerektiği anlamını oluşturan bir düşünüş biçimine sahibiz. Aynı şekilde bizim medeniyetimizde bunun özel bir önemi daha vardır. Biz emanet alınan şeyi kendimize ait, hatta bize ait olan eşyalardan daha fazla korumamız, muhafaza etmemiz gerektiğini düşünür ve önemseriz. Bir misafir gibi özel bir önem veririz. Bu yaşamı, “başkasını zarar gelmesin, daha iyi muhafaza edelim, etkilerden uzak tutalım” gibi bir sorumluluk ile emanet alırız. Yani emanet almak bu açıdan olumlu bir anlama sahiptir İslam medeniyetinde. Aynı şekilde emanet alma, emanet alınanın daha iyi olması, güzelleşmesi, kendisini daha iyi sunabileceği, açabileceği rahat edebileceği anlamını da taşır. Yani emanet alınanın yeni yaşam alanında, muhafaza edilecek yerde kendisini rahat bir şekilde açabileceği bir tarafı da bulunur. Aman o yanlış anlamasın, alınmasın, kırılmasın, o bize emanet verildi, onu iyi koruyabilelim; onun rahat bir şekilde var olmasını, yaşayabilmesini, varoluşunu gerçekleştirebilmesini de düşünürüz. Bu bizim inancımıza, kültürümüze ait bir şey. Doğal olarak özne olarak insandan, insan varlığına dönüşün bu kavramlar ile ele alınması gerektiğini düşünüyorum.
Bakmak ve görmek kavramlarına gelince, daha önce de bahsetmiştim. Batı felsefesinde daha çok bakmak kavramı öne çıkarken görmek kavramı pek dikkate alınmaz. Bazı düşünürler bu varoluşsal konulara biraz değinmiş olsa da onlar bile insanın özel bir pozisyonunu öne çıkarıp insanı üstün insan durumuna doğru sevk eden aklı öne çıkararak ontolojik hafızayı geriye atan bir tarafını içerisinde gizli olarak taşır. Dolayısıyla ne kadar olumlu olsa bile ne yazık ki görmek kavramı kendisini tam olarak ifade etmez. Daha çok bakmak öne çıkar. Tek taraflı bir yönelim olan bakmak kavramında ben olmasam, bakmasam orada olanın bir anlamı artık kaybolur. Ben merkezli bir tutum. Ama görmek öyle değildir. Görebilmek insana ait bir edimi, fıtratı ifade eder. İnsan görebilmek için organlara, olanaklara sahip olmalıdır. Kendisinin bir imkân ile yaratıldığı anlamına gelir. Aynı zamanda görmek aşkınsal bir tarafı taşır. Birlikte var olduğu ve bu varoluşu kuran bir varlığın varlığını da taşır. Emanet alma kavramı ile düşünüldüğünde yaratıcının varlığını da içinde taşıyan ve onu insana ait kılmayan bir içerik taşır. “Bakmak” insana bir egemenlik, üstünlük durumu verirken “görmek” insana onun bir üstünlüğü olmadığını, ondaki imkânların ona özel olduğunu ama bunun değerini çok büyük görmemek gerektiğini, başkasının da özel imkânları olduğu anlamına gelir. Bakmak insanın egemenlik anlayışına ve karşıdakini bir anlam yapıları içinde sınırlandırmayı ve ona hâkim olmayı taşır. Görmek ise bu şekilde bir bakış taşımaz.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi
