Şizoidin çocukluğu anlamında, şizoid hasta ve anneleri arasındaki ilişkiye dair neler söylenebilir, genetik yük itibarıyla bir değerlendirme alabilir miyiz? Ebeveynlerin şizoid yapıyı beslemede rolü nedir? Yani bir ebeveyn katkısı olacaksa, bir çocuk nasıl şizoid olur?
Çocuğu eşya olarak görürsen, çocuk muhtemelen şizoid olacak…
Çocuğa karşı soğuk, ilgisiz, alakasız mı demek istiyorsunuz?
Değil. Çünkü çocuğu eşya olarak görmenin pek çok şekli var. Çok sevdiğin bir eşyayı düşün veya lüks bir araba olsun. Sahibi için çok değerlidir, sahibi onu çok sever, değer verir, hatta bazıları öper okşar, cansız olmasına rağmen, çünkü ona karşı bir duygusu vardır ama sonuçta bir eşyadır o; onun bir ruhu yok, istekleri, talebi yok, ayrı bir gündemi yok. O yüzden, “eşya muamelesi yapmak” demek, illaki sevgisizlik anlamına gelmez. Çok ilgili bile olabilir anne. Çok değer de verebilir.
Saksı gibi…
Evet, saksıdaki çiçeği sever gibi sevmek. Değerlidir, kıymet verirsin, seversin, ilgilenirsin ama onun duygularını, ihtiyaçlarını hiçbir zaman görmezsin. “O ne istiyor” onunla ilgilenmezsin. Onun farklı bir gündemi olamaz. O, senin gündeminin içinde bir satırdır ancak. Seversin, ama bir çıkar ilişkin vardır onunla. Nedir o çıkar? O senin sevme ihtiyacını gideriyor. İnsanlar çocuk doğuruyor, niye? Kendi ihtiyaçlarını gidermek için. Kendisi için var olamaz çocuk. Senin ihtiyacını gidermek için var sadece. O yüzden onun duygusal ihtiyaçlarına hassas değilsin. Göremiyorsun onunkileri. Şizoid ortam böyle bir şey.
Annenin bir çocuk sevmesi gerekiyor. Çocuk sevmek önemli bir ihtiyaçtır, hele ki bir kadın için. Hormonları, nörotransmiterleri buna göre ayarlanmış. Çocuğu olmasa, “çocuk, çocuk” diye sayıklar, doktor doktor dolaşır. Hem duygusal bir ihtiyaçtır çocuk sahibi olmak, hem de toplumsal bir tarafı da var. Yolda çocuk görüyoruz, “annesi izin verse de şunu sevsek biraz” diye canımız kalıyor bazen. Yani bu bizim ihtiyacımız. Anne eğer sadece bu ihtiyacını gideriyorsa, çocuk sanki oyuncak bebekmiş gibi muamele eder. Burada “sevgi dolu bir anne” varmış gibi görünüyor uzaktan bakıldığında. Hâlbuki çocuğu ne kadar sevdiği değil, ne kadar gördüğü ile alakalıdır burada mesele. Onun duygularını, ihtiyacını, beklentilerini görmeden sevmek, fazla bir işe yaramaz. İhtiyacın olduğu zaman seversin onu, “sevesim geldi” dersin. Çocuğun duygusal ihtiyacını görmezsin.
Bazı danışanlarda bu durum daha da kötüdür. Anneleri küçüklüğünden itibaren çocuğu kullanır. Çocuğa işlevi kadar değer verir; çocuğun, hizmeti kadar değeri var. Hizmetçi gibi kullanır çocuğu, hem de küçük yaştan itibaren.
Bizzat anne işgal ediyor onu.
İşgal eden de, değer vermeyen de, ruhunu görmeyen de, duygularını görmeyen de elbette ki annedir çoğu zaman. Yüzde doksan “birincil bakıcı” annedir çünkü. İlk “ilişki modeli” anneyle yaşanır. Sonra bu ilişki modeli kalıplaşıp donar ve ondan sonraki bütün ilişkilerde bir model, bir şablon haline gelir. Patolojik şartlarda bu şablon hiç esnemez. Dinamik bakış açısı böyledir. O yüzden daha çok anneyi suçlar dinamik psikoterapistler; ama patolojik anneyi. Şizoidi meselesinde de öyle. Bahsettiğimiz şekilde davranan bir anne, kendisi de şizoid olmalıdır. Normal bir anne neden öyle davransın?
Kendisi yapılandırılmış bir nesne gibi büyüdü, çocuğunu da öyle büyütüyor gibi diyebiliriz.
Evet, aynen öyle. Böyle bir annenin hayatında çocuk, bir “ara öğe”dir, “ayak bağı” mesabesindedir. Böyle bir annenin çocuktan isteyeceği işlev nedir peki? Uslu durması, ayak altında dolaşmaması, baş ağrısı olmaması ve kendi işini mümkün olduğu kadar kendisinin görmesi, onu meşgul etmemesi. Bu yüzden erken büyür şizoid çocuklar. Bu önemlidir şizoidi konusunda. Erken büyümek zorunda kalan çocuklar…
Çocuk onun başını ağrıtmayacak…
Evet. Akıllı, uslu olacak, ona iş çıkarmayacak, yük olmayacak; görevi o. Görevini yaptığı müddetçe sevilecek, değer verilecek. Eğer görevini yapmazsa, sevgi ve değer de elden gider. Zaten ilgi azdı. Çocuk buna dayanamaz. Dayanma kabiliyeti yoktur o yaşta. Kendisinden istendiği gibi olmak zorunda kalır.
Elbette yaramaz çocuklara kızar anne babalar. Bunda bir sorun yok. Ayağı yere basmayan, romantik laflar etmiyoruz. Tabi kızarlar ve ceza da verirler. Bunlar normal. Anormal olan nedir peki? Normal kızgınlıkta bir “reddetme” yoktur. Çocuk yine senin çocuğundur. Çocuk kendisine kızılırken bile benimsendiğini, vazgeçilemeyeceğini bilir. Fakat patolojik anne-baba koşullu sever. Yani anne, istedikleri yapıldığı sürece sever çocuğu; öyleyse sevgisi koşulludur. İstedikleri yerine gelmemişse, kendisini öyle bir çeker ki geriye, çocuk oracıkta öksüzlüğü tadar; kısa süreli de olsa bunu derinden hisseder. Reddedildiğini anlar. Çünkü anne gerçekten böyle bakar çocuğa, ki görüyoruz da zaten, psikopat gibi bakıyorlar, normal değil. Yahu kendinle korkutma, vereceğin cezanla korkut. Öyle bir bakıyor ki, her an bir yaratığa dönüşecek zannediyorsun. Çocuk ne zannetsin peki?
Sorsan anneler bunu kabul etmezler tabi. “Hiç öyle olur mu, insan yavrusunu redder mi” falan derler ama zaten patolojilerinin farkına varsalardı böyle olmazdı; her şey çok farklı olurdu. Nevrotik düzeydeki kişi kendisinde bir problem olduğunu görür, bilir, bunu değiştirmek ister. Ama preödipal seviyede kişi kendisindeki bozukluğu fark edemez. O doğru, herkes yanlıştır. Temel’in dediği gibi; “ne biri! ne biri!, hepisi! hepisi!” demiş ya. Kendisi yanlış yola girmiş, ama o kendisi hariç herkesi yanlış yolda zannediyor. Preödipal patolojiler böyledir. Bozuk cetvelin kendisini ölçerek hatayı bulamaması gibi. Nevrotik seviyede ise cetvel bozuk değildir; kişi kendi hatasını bulabilir. İşte preödipal ise anne, öyle bir bakar ki çocuğa! Net o ego durumuna girerler. Yani geçici olarak çocuk bir düşman konumuna gelir adeta annenin gözünde.
Kızdıkları zaman ne hale girdiklerini görmüyorlar bu tip anneler. Ben çok net görüyorum yolda giderken. Öyle bir bakıyor ki bir anne; korku filminden farkı yok. Orada “seni doğuracağıma taş doğuraydım” duygusunu çocuğa çok net bir biçimde geçiriyorlar. Çocuğa bu mesaj geçince, çocuk bunu dümdüz algılar, yorumlayamaz. “Annem şu anda kızgın, o yüzden böyle söylüyor, hiç öyle der mi!” gibi düşünemez. Böyle bir olgunluk, bu gelişim yollarından kazasız belasız geçmiş, olgun bireylere mahsustur.
Bu kahredici bakış, söz vs. her ne kadar annenin normaldeki düşüncesini ifade etmese de, o dakikalar içinde çocuğun içine taş gibi oturuyor; hazmı mümkün değil. Çok daha ağır patolojik annelerde ise saatler boyu da sürebilir bu durum. Günlerce çocuğuna küsen anneleri de görüyoruz. Bir seferle olmaz elbette bu hasar. Herkes hata yapar, sonra tamir eder. Sağlıklı anne “hatasını tamir edebilen” annedir; “hata yapmayan” anne değil.
Çocuğu ezen, ona öksüzlük duygusunu tattıran bu durum, eğer çocukluk boyunca sık sık tekrar ederse, çocuğu tamir olunmaz bir şekilde travmatize etmiş olur. Çocuk kendisini bir öksüz gibi cascavlak ortada kalmış hisseder. Tekrarlandıkça pekişen bu hal, çocuğun içinde kararlı, sabit bir yapı haline gelir ve çocuğun bir parçası olur. Bu parça sık sık onun hayatı algılamasını, duygularını, düşüncelerini, hareketlerini etkiler. Bu da sıkıntılara yol açar tabi olarak.
Bu terk edilmeyi acı bir şekilde yaşayan çocuk ne yapsın? Kendi kendisini teselli edecek kadar olgun değil. Durumu kendisine izah edecek, anlamlandıracak kadar olgun değil. Sadece acıyı yaşıyor o kadar. Annenin “ol” dediğini olmaktan başka bir çaresi yok. “Yap” dediğini yapmaktan bahsetmiyorum dikkat edersen, o biraz daha kolay; “ol” dediğini olmak. Bu çok farklı. Hâlbuki çocuk, bir şey olmaya doğru ilerliyor. Kişilik gelişimi, kendilik gelişimi, benlik gelişimi vs. dediğimiz süreç. Bu sürecin kendi şartları, kendi dinamikleri var. Bu süreç anneyle sağlıklı ilişkiye doğrudan bağlıdır. Anne ve bebek sağlıklı bir ilişki içinde birbirlerini tecrübe ederler. Birbirlerini etkileyerek, etkileşerek bu deneyimi yaşarlar. Fakat çocuğunu göremeyen, onun taleplerini, isteklerini, duygularını, gündemlerini sezemeyen anne, bu ilişkiyi normal sürdüremez. Dolayısıyla bu süreç yani gelişim süreci akamete uğrar, zedelenir.
Çocuk zaten yoksun olduğu ilginin yanı sıra sevgi ve değer verilmeyi de kaybetmemek için, annenin “ol” dediği şekle girer. Kendi şeklini görmezden gelir, buna mecbur kalır. Kendi arzu ve ihtiyaçlarını görmezden gelmeyi öğrenir. Kendi içindeki süreçleri durdurmak zorunda kalır, çünkü annesini memnun edecek. Kendi içinde olup bitenlerle ilgilenemez. Kendi içindeki süreçler kendi dinamikleri ile harekete geçmek yerine, annenin işaretlerine bağımlı hale gelirler. Böylece bu süreçler kısmen çocuğun kontrolünden çıkar. İşte buradan, ileride klinik tablolar meydana gelecek. Biz de kontrolün tekrar ve tamamen danışanın eline geçmesi için gayret göstereceğiz. Fakat bunun için danışanın kendisini keşfetmesi gerekecek. Annenin yüzüne bakmaktan, onun yüz ifadelerini taramaktan, kendisi ile ilgilenememiş ve kendisinin cahili olmuştur çünkü danışan. Kendi içinde ne olup bittiğini anlayamamaktadır. Terapist ile birlikte önce bunu keşfetmeleri gerekir.
Annenin yüz ifadelerini takip etmek zorunda kalan çocuk, annenin memnuniyet derecesini kontrol etmeye çalışır. Bütün dikkatini oraya yönlendirir. Kendi içindeki süreçlere kulak tıkar. Kendi gündemini rafa kaldırır. Mesela bu tür danışanlar hafta sonları veya tatillerde eğer kendilerine hazır bir gündem verilmemişse, büyük zorluk yaşarlar, sıkıntılanırlar. Çünkü kendi gündemi olmak nasıl bir şey bilmezler. Başkaları boş zamanın tadını çıkarırken, onlar için “zaman doldurmak” eziyet haline gelir. Çocukken hayatta kalabilme refleksi ile içlerindeki gerçek kendiliği öldürmüşlerdir. Onun yerine annenin yüz ifadesini takip eden bir sistem geçmiştir. Bu gerçek bir kendilik değildir, kendiliğe benzer, “mış gibi” kendilik işlevleri gösterir. Buna “mış gibi kendilik” veya “sahte kendilik” adı verilir. Bu durum bütün “kişilik bozuklukları” için geçerlidir. Gerçek kendilik yerine sahte kendilik geçer. Şizoidin sahte kendiliği “esaretteki kendilik” veya “köle kendilik”tir. Çocuk hayatta kalabilmek için bu rolü benimsemiştir. Kendisine koşulan şarta uyum göstermiştir. Bu rol giderek onun kişiliği haline gelir. Daha doğrusu “mış gibi” bir kişiliği olur. Gerçek bir kişilik değildir çünkü o. Duruma göre tavır alan, bu yüzden mecburen kendi içinde çelişkiler barındıran bir kişiliktir. Bu çelişkileri ona göstermek, terapinin önemli bir tarafıdır.
Şizoidler için “duygu kabızı” gibi ifadeler kullanılıyor, şizoidlerin duygu durumları nasıldır?
“Duygu kabızı” ifadesi, şizoidler hakkındaki problemli bir deyimdir, yanlış anlaşılabilir. “DSM şizoidleri” dediğimiz grup için belki bir miktar geçerlidir. Bir DSM şizoidi, şizoid olmak için kitapta yazan kriterleri karşılar. Bu yüzden ağır bir vakadır. Bunlar terapiye gelmezler. O yüzden onlara çok istisnai olarak rastlarız klinikte. DSM şizoidini pek görmediğimize göre, onun hakkında konuşmak doğru değil.
Bizim tanıdığımız şizoidler ise nispeten daha hafif şizoid vakalardır. Şizoidi kriterlerini tam karşılamazlar; kısmen karşılarlar. Hafif desek de onlara, tedavisi meşakkatli ve zor vakalardır yine de, bunu ilave etmek gerek. DSM şizoidi ile karşılaştırdığımız için hafif diyoruz aslında.
Bizim şizoidlerin duyguyu ifade etmede güçlükleri olur, fakat onların duygusuz oldukları asla söylenemez. Fakat bu hataya sık düşülüyor. Hâlbuki onların iç dünyaları fazlasıyla duygu dolu ve “renkli”dir. Fakat bunu dışarıya tam gösteremiyorlar. Kabızlıktan kasıt buysa doğrudur; yani “dışarı çıkaramamak”. Dışarıdan “duygusuz” olarak gözükmeleri ise yanıltıcıdır; sadece dünyaya çıkaramazlar duygularını. Hâlbuki içeride güldür güldür akan bir duygu seli var; ancak dışarıya bazen bir damla çıkabiliyor. Zaten o yüzden dışarıyla bağlantı kuramıyor yeterince, ilişki kuramıyor, dışarının içine tam giremiyor, dışarıda yaşayamıyor. Ne yapacak o zaman; içeride yaşayacak, kendi içinde yaşayacak, iç dünyasında yaşayacak. Bu durumda hayal gücü hemen devreye girecek demektir.
Normalde dışarıda insanlarla ilişki kurarsın, anlamlar üretirsin. Bunu nasıl yaparsın? Bunun için gereken “harç” duygudur; duygu olmadan bunlar olmaz. Yani dışarıdaki ilişkilerde, arkadaşlık, dostluk, annelik, babalık, yani her türlü ilişkide, duygu vazgeçilmezdir; duygu olmadan olmaz. İşte şizoidin hayata sadece bir iple bağlı kalması, hayatın içine tam girememesi, ilişkiler kuramaması bu sebepten; duygusunu dışarıda yeterince yaşayamaması yüzünden. Çünkü ilişkide harç duygudur ve duyguyu dışarı çıkaramıyor tam olarak; duyguyu dışarıda yaşayamıyor tam olarak. Ama içeride duygu var yeterince, öyleyse ilişkilerini içeride kuracak, dışarıda değil. Öyleyse içeride bambaşka bir dünya ile karşılaşacağız belki de.
Şizoidlerin “kendi içinde çok zengin ve duygusal bir yaşantısı vardır” diyoruz, ne demek bu? Fantezide yaşıyor demek. Dışarıda ise “mış gibi” yaşıyor; yani adet yerini bulsun, çok garip görünmesin, parmakla işaret edilmesin diye. Derin ilişkiler kuramaz dışarıda. Bu derin ilişkileri nerede kuracak öyleyse bir şizoid; mecburen içeride. O yüzden zengin ve duygusaldır şizoidlerin iç dünyası.
Şizoid birey, birisine içeriden âşık olabilir, ama dışarıda o kişiyle temas kuramayabilir. İçeride neler neler yaşar, ansiklopediler yazar sevdiği ile ilgili olarak, ama dışarıda onunla iletişime geçemez; geçmeye kalktığında bir yığın sorunla karşılaşır. “Çok aşığım, nasıl yapayım; o kadar seviyorum ki, onunla nasıl karşı karşıya geleyim; ben mahvolurum, ölürüm” falan gibi mesela. Böyle romantik bir söylemin içine gömerler patolojiyi. Şiirler yazılır vesaire. Büyük aşk… Ama içeride sadece.
Kerem ile Aslı’yı düşün. Bir şizoid için, ayrı olduğu müddetçe aşk güçlüdür. Birleştiği anda, bir hayal kırıklığı onları bekler. Şizoidin aşkı dış dünyada olanaksızdır; çünkü fazla güçlü, fazla yoğun, fazla renklidir. İçeride gelişmiş, fazla gelişmiş, dış dünyada yaşanması imkânsız hale gelmiştir. Dış dünyada onu realize etmek imkânsızdır. İç dünyada var olabilir ancak. Sürekli platonik âşık olan insanlar vardır. Onlara bu gözle bakmak gerekir. İmkânsız aşklar, şizoidi ile ilgili olabilir pekâlâ. Tabi çok kırılgan narsistler de böyle olabilir; dışarıda asla cesaret edemeyebilirler. Kırılmak, reddedilmek onlar için ölümden beterdir. Dışarıdan şizoidiye benzer bu durum. Ama bir şizoid için reddedilmek, narsistte olduğu kadar hayati değildir.
Şizoidlerin çok zengin, çok renkli ve içine girip de orada yaşamayı tercih edecekleri kadar geniş, dışarıya ihtiyaç bırakmayacak kadar engin bir fantezi dünyalarının olması, teşhis açısından önemli bizim için. Biz bunu ayırıcı teşhiste kullanıyoruz. “Dışarıda yaşamak” şizoidlere daha basit, fukara bir yaşantı gibi geliyor. İçerisi daha zengin, daha renkli.
Terapide, mesela aynalanmalar, yüzleştirme, yorumlama… Şizoide yaklaşımda bu tür şeyler olabilir mi? Yani süreç olarak libidinal ve agresyon unit gibi değerlendirmeler şizoidde de olur mu? Yani sürüklenirken ya da terapi esnasında…
Libidinal ve agresif birim bütün kişilik bozukluklarında vardır Masterson Yaklaşımı’na göre. İkisi arasındaki salınımın yorumlanması gerekir tümünde de. Çünkü iki ayrı kendilik parçası var. Birisi aktifken kişi bambaşka hissediyor, düşünüyor ve davranıyor; diğeri aktifken bambaşka. Gerçek kendilik etkinleşmediği için, bu iki çarpık kendilik tasarımı, dünyayı eğip bükerek, bambaşka iki tablo sunuyor insana; dünyanın çarpık iki portresini. Bunlar birbirine öyle zıt ki, bu iki bakış açısını birleştirmek mümkün olmuyor. Bütün kişilik bozuklukları için geçerlidir bu durum.
Tabi şizoidde de iki ayrı kendilik parçası var. Ama libidinal birim ne kadar libidinal? Teorik olarak bir şizoid için, efendi-köle ilişkisi libidinal birimdir. Libidinal birim, şizoidin acı veren yabancılaşma duyguları, tahammül edilemez bir hal aldığında, oraya kapak atarak kendisini rahatlatmaya çalıştığı bir birimdir, bir haleti ruhiyyedir, bir benlik durumudur (ego state); daha doğru bir ifadeyle bir kendilik durumudur.
Şizoid, libidinal birimde, insanların içine dönmüş, tanıdık ve sıcak bir ortamda kendisini hatırlamaya çalışmaktadır. Fakat düşün ki, bir şizoid için, efendi-köle birimi ne kadar zavallı bir libidinal birimdir. Yani şizoid ancak bu kadar rahatlayabilir, en fazla. Adı üstünde kölesin, ne kadar rahat edebilirsin. O yüzden, şizoide bu dünyada rahat yüzü yok gibidir. İç dünyasına kaçışı ve oradan çıkmak istemeyişi de bu yüzden zaten. Bu açıdan şizoid, borderline’dan ve narsisisten çok farklı. Borderline olsun, narsisist olsun, hepsi libidinal birime koşarlar. Çok hoşlanırlar libidinal birimde olmaktan; haz alırlar. O haz için pek çok riski, tehlikeyi göze alabilirler. Rahatladıkları, haz aldıkları bir kendilik durumudur bu birimde olmak. Öyle ki yalancı bir mutluluk içinde olurlar. Sonra bedelini ağır öderler ama sonuç olarak memnundurlar libidinal birimde olmaktan.
Şizoid libidinal birime giriyor, ama esir oluyor; e ne anladım bu işten! Nasıl bir libidinal birimse! Sonra da, bu birim onu boğmaya başlayınca, kaçarak ruhunu kurtarmak için, özgürlük için, insanlıktan uzağa, sürgüne gidiyor. Diyorsun ki, “burada rahat et bari”. Yok, orada da rahat edemiyor. Orada da sadistik nesneler var ve asıl önemlisi yabancılaşma yani insanlıktan çıkma korkusu var. Bu sefer de bu kaygı giderek yükseliyor. Yabancılaşma hissi tahammül sınırlarını aşarsa, tekrar libidinal birime yani efendi-köle birimine geri dönüyor, adeta insanlığa sığınıyor yine. Dolayısıyla bir ikilem, bir salınım var burada; “şizoid dilemma”. Aslında iki birimde de rahat edemiyor şizoid; birinden ötekine kaçıyor sürekli. Ama teorik olarak efendi-köle birimi, lidibinal birim olarak kabul edilir.
Yüzleştirmeye çok müsait değiller, değil mi?
Masterson’a göre yüzleştirmenin fazla bir faydası olmaz. Sadece bu ikilemi yorumlamak iş görür. Mesela şizoid size iç dünyasını açtı, çok şeyler anlattı. Ertesi seans ise ağzını bıçak açmıyor. Önce içinde bulunduğu bu keyifsizlik netleştirilir, bunun sebebi araştırılır. O zaman terapistini çok yabancı hissettiği anlaşılır. “Dilemma yorumu” işte şimdi yapılır. “Geçen seansta içini çok açtın, çok şeyler paylaştın. Doğal olarak kendini yakın hissettin. Bu seans ise çok uzak hissediyorsun, bir yabancı gibi. Acaba yakın hissetmekten korkuyor olabilir misin?”, “her seferinde öyle oluyor sanki, dikkat ediyor musun, günlük yaşamında da bu gelgitler var, acaba aynısı olabilir mi?”, “birisine yakınlaşıyorsun, sonra birden sebepsiz bir soğukluk geliyor”, “yaklaştın ve sonra kavga ettin; dikkat et, yaklaştıktan sonra hep bir sorun çıkıyor günlük hayatında…” gibi. Buna benzer dilemma yorumları yapılır.
Yorumluyorsunuz aslında.
Tabii, yorumluyorsun ama dilemmayı yorumluyorsun. Yaklaşınca, uzaklaşma isteği, uzaklaşınca yaklaşma isteği; dilemma dediğimiz şey bu. Bu durumu hep onun gündemine getirip, düşünmesini sağlamaya çalışıyoruz. O yüzden hep “iki arada bir derede” durma çabaları da bu yüzdendir. Kapana sıkışma fobileri vardır. Her an başını alıp gidecekmiş gibi dururlar.
Buradan nasıl çıkılır?
Psikanalitik psikoterapiler aktarım odaklıdırlar, yani aktarımla çalışırlar. Dış dünyayı ne kadar yorumlarsak yorumlayalım, danışanın sadece içgörüsü artar; “Aaa, hakikaten öyle” der, ama durumu değişmez, yani iyileşmez. İçgörü iyi birşeydir ama iyileştirmez. Sadece yardımcı olur. İnsanlar psikanalizle ilgili filmlerden yanlış anlıyorlar; sanıyorlar ki, sen geçmişteki sebebi bulursan, patoloji ortadan kalkar. “Ha, çocukluğumda bunlar bunlar oldu, o yüzden böyleyim ben demek ki” deyince, “puf” diye semptom ortadan kalkıyor zannediyorlar, ama öyle değil. Bu “klasik psikanaliz”den kalma yanlış bir düşünce. Dedektiflikten ibaret değildir psikoterapi. Sen istediğin kadar anla, hiçbir şey değişmez veya nadiren değişir diyelim de temkinli olalım. İçgörü iyileştirmez. Ama tabi içgörüsüz de olmaz; o safhadan geçmek gerekir; yani önce içgörü kazanacaksın.
Nasıl olacak öyleyse? Nasıl değişir? Yaşantısal olarak değişir. İnsandaki bir patoloji ancak deneyimsel olarak, yaşantısal olarak değişir; bilerek, öğrenerek değil. Bilişsel farkındalık yani kognisyon hiçbir şeyi değiştirmez, ancak deneyimsel olarak, sen onu kendi içinde tecrübe ederek değiştirebilirsin.
Peki nerede tecrübe edeceksin? Terapistinin üzerinde tecrübe edeceksin. Aktarım dediğimiz şey bu zaten. Yani terapist ile olan ilişkide yaşantılanması, deneyimlenmesi, tecrübe edilmesi ile değişim olur. Terapist şimdi ve burada bu aktarım yaşantısını yorumlar. Ama şimdi ve burada, yani istimi üzerindeyken, yani soğumadan sıcağı sıcağına. Soğursa, kognitif yorum olur o. Real time olacak, yani o anda olacak.
Dolayısıyla, bu “yakınlaşma-uzaklaşma salınımı”nı terapist ile ilişkisinde yapacak şizoid de. Terapiste nasıl yaklaşılır? Terapiste iç dünyasını çok açarsa, bu yaklaşmak demektir. Yakın hissetmediğine içini açamazsın. Bu bir kadın doğum muayenesi veya üroloji muayenesi değil. Diyebilirler ki “Orada bile bütün mahrem şeyleri anlatıyoruz, kendimizi teşhir ediyoruz, bunda ne var?” Fakat psikolojik olan bundan çok farklıdır. Bir kere kendi içinde olup bitenleri sen de bilmiyorsun ki, neyi anlatacaksın? Terapist ile birlikte keşfedeceksiniz. Üstelik iç dünyayı açmak, elbiseyi çıkarmak gibi istediğin zaman yapılıveren bir şey değil. Öyle olsaydı “kendini tanı” sözü, kadim tapınakların üzerine yazılacak kadar önemli olmazdı. Başından geçenleri anlatmak, dertleşmek de kendini açmak demek değildir; içinden geçenleri anlatmaktır asıl olan.
Bir seansta kendisi ile ilgili çok şeyler keşfedilince, ertesi seans, bir bahane bulur, seansa gelmez şizoid mesela. Bir sonraki seansta da, aslında bildirdiği mazeretinin doğru olmadığını, seansa bilerek gelmediğini, çünkü hiç gelmek istemediğini söyler. “Bir önceki seansta öyle şeyler paylaştınız ki, bunu tehlikeli olarak algılamış olabilir misiniz, süratle uzaklaşmak istemiş olabilir misiniz, o yüzden mi gelmediniz acaba”; “Şu anda burada rahat hissediyor musunuz.” ve hissetmiyorsa “neden” gibi yorumlama fırsatları doğmuş olur.
Terapist böylece bu salınımları sürekli olarak onun gündemine getirecek, “bak şimdi şöyle mi oluyor, böyle mi oluyor” diye.
Ama bu kognitif bir farkındalık oluşturmaz mı? Tecrübe midir bu?
Ama o esnada yaşıyor ya. Yaşantının içindeyken o yorumlamayı yaparsan, o zaman o deneyimsel olur. Çünkü yorumladığın duygu hala mevcut, dumanı tütüyor. Üstelik sen de o deneyimin bir parçasısın. Tahterevallinin diğer ucundasın. Yaşıyorken yorumlamak önemlidir. O yaşantıda özne-nesne ikilisi, terapist-danışan olduğu için, “online”, “real time” diyebileceğimiz bir yorumlamadır bu. Gramer terimi olarak özne-nesne dedim ama biz özne-özne demeyi tercih ederiz. Birlikte aktıkları bir akıntıda olmak gibi… Özneler arası yani.
Ama yaşamış geçmiş bazı olayları; “çocukluğumda böyleydi” veya “dün böyle böyle oldu”, “biriyle şunu yaşadım” diye anlattığı olayların yorumlanması, dediğin gibi kognitif olarak kalan bir farkındalık ortaya çıkarır, içinde duygu barındırsa da. Bu da çok önemlidir ama tek başına iyileştirmez. Yaşantı esnasında müdahale önemlidir; duygu ortaya çıkmış ve yaşanıyorken; hikâye edilirken değil. Duyguyu değiştirmek için, duyguyu odada ortaya çıkarmak gerekir. Bırak değiştirmeyi, incelemek için bile bu gereklidir. Diğer türlü psikoterapi odasında ne yapılacak ki! Tabi ki ben dinamik, duygu odaklı, aktarım odaklı olan çağdaş psikanaliz açısından konuşuyorum. Yoksa klasik psikanaliz veya davranışçı-bilişsel yaklaşımlar, bu konuştuğumuz spektrumun dışında kalırlar.
“Deneyim” yoksa danışan “hikâye” ediyor, sen de yorumluyorsun; ama hikâyesini yorumluyorsun onun. Dolayısıyla bu kognitif bir müdahaledir, deneyimsel değil. Ama odada yaşanırken olursa bu müdahale, o zaman deneyimsel olur. Fakat sen de bir parçası olacaksın bu deneyimin; buna aktarım diyoruz.
Şizoidin teşhisinin karıştığı bazı şeyler de var, borderline ve narsistlerle karıştığı durumlar da var. Ama sanki sevgisizlik ortak bir alan gibi, şizoiddeki etkisi de böyle diyebilir miyiz? Şizoidin yaklaşınca uzaklaşan, güvensizliğe dayalı duruşunun sevgisizlikle bir ilintisi var mı? Annesinin onu nesne olarak görüp, doğru dürüst duygu transferi yapmadan, yapay bir çiçek gibi büyütmesinin etkisi midir bu? Yani sevgisiz büyüyen çocuklar şizoid olabilirler diyebilir miyiz?
Şizoidin annesi de çok büyük ihtimalle şizoiddir. Şizoid dışarı duygu çıkarmakta zorlanıyordu değil mi? Şizoid annenin bu özelliği, çocuğun dış dünyada yeterince duygu deneyimlemesine mani olur. Borderline’ın annesinin veya narsisistin annesinin böyle olduğunu söyleyemeyiz. Şizoidin annesi ise, duygusal açıdan fakir değil, ama duygusunu yeterince dışarı veremiyor. “Duygu fakiri” değil ama “duygu kabızı” demiştik; duygusunu dışarı çıkaramıyordu. Fakat çocuk için, annesinin duygusunun dışarıya çıkması önemlidir. Dışarı çıkmazsa çocuk duygudan mahrum kalır. Bu da büyük problemlere yol açar tabi. O yüzden, duygusal açıdan en çok mahrum kalan grubun şizoidler olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla, şizoidlerin “duygu eğitimi” yoktur veya minimaldir diyebiliriz. Çünkü duyguyu görmemiş ki, nasıl eğitilsin?!
Öyleyse, duyguyu işleyen devrelerin çocukta iyi gelişemeyeceğini söyleyebiliriz. Böyle olunca, birazcık voltajı yüksek verirsen, bunların devreler yanıyor hemen. O yüzden, şizoidler fazla mutluluğu da kaldıramazlar… İyilik yapanın onu köle edeceğine dair korkusunun uyanması ile ilgili olduğu kadar, fazla mutluluğu taşıyacak duygusal devrelerinin bile gelişmemiş olması ile de ilgilidir bu durum. Gelişmemesinin sebebi de çocuklukta yeterince kullanılmamış olmasıdır. Kullanılmadığı için o devreler iyi gelişmiyor. Niye kullanılmıyor? Anneden duygu çıkacak ki, çocuk o çıkan duyguyu işlemlesin… Anneden duygu çıkmadığı için, çocuk o duyguyu işlemleyemiyor, o devreler yeterince gelişmemiş olarak kalıyor.
Toplumda şizoid yaygınlık için neler söylenebilir?
Çelişkili rakamlar var. Ne kadar olduğunu kesin olarak bilemeyiz, çünkü şizoidlerin içinde bu tür araştırmalara katılmak için bir istek olmaz doğal olarak. Sosyal şizoid veya kaçınganlar konusunda tanım ve kriter birliği yok. O yüzden, %1’in altında diyenler de var, %3-5 diyenler de. Okul döneminde yapılan testlerden veya tâli sebeplerle başvuran psikiyatrik vakalara verilen ölçeklerden bunu anlamaya çalışıyorlar, ama dediğim gibi kesin olarak bilmek zor.
Fakat geçiş döneminde bulunan çalkantılı toplumlarda bu oranın yüksek olması beklenir. Bizim toplum da, bir geçiş döneminin tam ortasında bugün; değişimin en hızlandığı ve en fazla gürültü kopardığı bir dönemdeyiz.
Ama narsisizm ve borderline için de geçerli bunlar. Yani onları konuşsak, aynı tespiti onlar için de yapardınız.
Genelde kişilik bozuklukları için geçerli, doğru, ama şizoid için güvenlik hepsinden daha ön plandadır. Geçiş toplumlarında sabiteler sarsıldığı için, güvenlik teması ön plana çıkar; tedirginlik mevcuttur. Ayrıca şizoid, durumunu değiştirmek istemez. Şizoid, kafasında herkesi bir yere oturtmak ve o mesafede tutmak zorundadır. Bu mesafe ayarlamaları şizoidin çok vaktini ve enerjisini alır. Bu yüzden, şizoid değişikliğe çok hassastır.
Hep pozisyon alması lazım.
Evet. Geçiş dönemlerinde kökten büyük değişimler gerçekleşir. Varlığın trajedisi karşısında kişiyi koruyan, psikolojik emniyet hissini veren kavramlar sarsılır, kimi çöpe atılır, kiminin anlamı değişir, kimi de zedelenir. Bu durum, güvenlik konusunda en hassas olan şizoidi etkiler en başta.
Güvenlik onun için kritik olduğundan şizoid, çevresindeki kişilerin mesafesine çok hassastır. Her yeni pozisyonda mesafe ayarlamalarını tekrar yapmak zorunda kalır. Şizoid için büyük bir eziyet. Mesela yer değişikliği, iş değişikliği, çevre değişikliği vesaire çok zordur şizoid için. Bulunduğu yerde sürekli mesafe ayarlaması yapar. Durumu değiştiğinde, sil baştan yeniden yapması gerekir bütün mesafe ayarlamalarını. Yakınlaşmaya ne kadar hassas olduğu üzerinde konuşmuştuk.
O yüzden, dönüşen bir toplum, en çok şizoidi rahatsız ediyor olmalı. Dönüşen toplumdaki değişen değerler yüzünden sabiteler yok olur. Bu sabiteler aktarılamaz yeni kuşağa. Yeni nesil daha bir belirsizliğe doğar. Belirsizlik güvensizliği tetikler. Bu nedenle geçiş toplumlarında şizoidi giderek artıyor olmalıdır. Şizoidin en çok, yolunu gösterecek sabitelere ihtiyacı vardır.
Âni değişiklikler…
Sabitelerimiz vardı bizim önceden; bundan 50 sene evvel, o sabitelerden kimse şüphe etmezdi. Etse bile dile gelmezdi. Herkes o sabitelere göre hayatını düzenliyordu. Şimdi o sabiteler ya ortadan kalktı, ya da o sabiteler ile bağlantımız azaldı. O sabiteler var gibi gözüküyor, ama onlar hakkında tartışıyoruz sürekli. Şizoide ne lazım? En başta sabitlik, durağanlık lazım.
Bugün, en akla gelmeyen konularda bile halkın önünde halka açık fikirler beyan ediliyor, hem de en aşırı olanları ve dahası pervasızca… Bu pervasızlık içinde, telaffuz edilen en uç fikirler, konunun uzmanı olmayanların zihnine, hazmedilemeyen bir taş gibi oturuyor. Gazzali’nin bir kitabının ismi “İlcamü’l-Avam An İlmü’l-Kelam”dır. “Halkın kelam ilminden sakındırılması” yani. Uzmanı olmayan kişiler, bu konulardaki teknik tartışmalara şahit olmamalıdır. Çünkü teknik bilgileri değerlendiremezler, yanlış anlarlar, kafaları karışır, manipülasyona uygun hale gelirler, dolayısıyla onlara hiçbir faydası olmaz. Fakat günümüzde medya şehveti, bazı ilahiyatçıları baştan çıkarıyor ve ilgi çekmek uğruna, en hassas tartışmaları, ehli ile değil, halkın önünde yapmayı tercih ediyorlar. Hâlbuki şöhret afattır. Bugün ise bunun tersi yönde bir anlayış mevcut.
İşte bu fırtınanın ortasında en mağdur olan şizoiddir. Hem tutunacak sağlam dal kalmamasından dolayı kendisini güvensiz hisseder, hem de bu değişim rüzgârı onu çok tedirgin eder.
Yani statü değişikliği onu rahatsız ediyor.
Bizim toplumsal dönüşümümüz nereden nereye? Kolektivist bir toplumsal organizasyondan bireysel topluma geçiyoruz; cemaat tipi örgütlenmeden cemiyet tipi örgütlenmeye geçiyoruz; kırsal kesim ağırlıklı bir toplumdan şehirli bir topluma geçiyoruz; klasik toplumdan modernleşme dediğimiz bir şeyin içine daha fazla giriyoruz. Bu değişimlerin köşe taşlarını düşünelim; 1950’ler, 60’lar, 80’ler, 2000’ler. 2000’lerden sonra bu ivmenin daha da arttığını düşünecek olursak, şu anda bu süratin en yüksek olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Her şey değişiyor; meslekler, statüler, değerler, inançlar, ahlaki ölçüler, tüm normlar, yani her şey.
Saf şizoid, gizli şizoid, sosyal şizoid ayrımlarına şu an girmeye gerek yok.
Saf şizoid, DSM şizoididir. Kriterleri karşılar. Sosyal bir maskeye ihtiyacı yoktur. Şizoidisi meydandadır, bir maskeye gereksinim duymayacak kadar insanlardan uzaktır. Tiksintiye kadar varan bir mesafe, bir soğukluk vardır insanlar ile arasında.
Sosyal şizoidiyi de ilk bölümde konuşmuştuk aslında. Bunlar ulaşılamamayı sosyal bir kılıf altında başarırlar. Sosyal etkinlik insanların yakınlaşması anlamına gelmez, hatta günümüzün sosyal etkinlikleri, insanlardan uzak kalmayı daha kolaylaştıran türdedir.
Peki, gizli şizoid?
Gizli şizoid de sosyal şizoiddir. Dışarıdan bakıldığında anlaşılmaz. Şizoid olduğunu anlamak için terapide aylarca bir süre geçmesi gerekebilir. Bir de borderline veya narsist gibi görülen şizoidler var. Onlar da gizli şizoid kategorisindedir.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi
