Şiddetsiz İletişim deyince ne anlamalıyız? Bu konunun ana başlıkları ve ayrıntıları, şiddetsiz iletişime dair bize nasıl bir dünya sunabilir? Şiddetsiz iletişim, bir bakıma bir paradigma değişikliği diyebilir miyiz?
Şiddetsiz iletişimin olduğu toplulukta herkes kendi duygularını, düşüncelerini rahatça ifade edebilir. Sözcüklerimiz çok kirli. Çokça argo, küfür ve cinsiyete dayalı aşağılamalar kullanılıyor. Bazen eğlenmek için bazen geribildirim yöntemi olarak sözlü iletişimimiz şiddet içeriyor. Şiddetsiz iletişim konusunda fiziksel şiddetten bahsetmek istemiyorum. Çünkü şiddetin genelde birine vurmak, hatta canını yakmak niyetiyle vurmaktan ibaret olduğu zannediliyor. Şiddetsiz iletişim; birbirinize vurmadan konuşun anlaşın demek değil.
Düşünün; kaçımız ailesine kendi fikirlerinden, duygularından rahatça bahsedebiliyor? Kaçımız işyerinde fikirlerini, rahatsızlıklarını baskı hissetmeden dile getiriyor? Fikirlerimizi, rahatsız olduğumuz konuları dile getirebildiğimizde büyük bir cesaret örneği sergilediğimiz hissine kapılıyoruz. Bunu cesaret olarak adlandırmamızın sebebi, tehlikeli ve riskli bir durum olduğunun hepimizin farkında olması. Şiddetsiz iletişim bize önce güvenli bir dünya sunar. Güven temel ihtiyaçlarımızdan biri. Çalıştığınız ortamda şiddetsiz iletişim olduğunu düşünün. Bu ne demek? Hata yaptığınızda telafi ediyorsunuz, gerekirse cezasını alıyorsunuz ama sizi azarlayan, bağıran, aşağılayan birileri olmuyor. Kendi hatanızı telafi etmek üzerine odaklanıyorsunuz, incinmişliğinize değil. Başınızı yastığınıza koyduğunuzda hakkınızı nasıl arayacağınıza, kendinizi nasıl anlatacağınıza dair düşünmek zorunda kalmıyorsunuz.
Bir ailede şiddetsiz iletişim varsa yalan azalır, aile üyeleri birbirine yakın hisseder, birbirini gerçekten tanır, intihar teşebbüsleri azalır. Özellikle intiharın nedenselliğine bakıldığında; yalnızlık hissi, anlaşılmama, kabul görmeme, baş edememe, yardım talep edememe gibi faktörlere rastlanıyor. Yani bir insan yaşamak için fikirleri ve duygularıyla kabul gördüğü, güven hissettiği bir ortama ihtiyaç duyuyor. Neden birbirimizi yaşatmak için dilimizi değiştirmeyelim ki?
Her zaman silahlarla öldürmüyor insanlar birbirlerini. Bazen reddederek, kendine benzetmeye çalışarak, aşağılayarak, kişinin kendini var etmesine olanak vermeyerek öldürüyoruz birbirimizi.
Şiddetin psikolojik ve fizik boyutlarına dair neler söylenebilir? “Hangisi daha acı?” gibi bir sorgulamaya dair neler söylemek istersiniz?
İnsan bir bütün. Psikolojik durumu, duygusal durumu, sosyal ilişkileri, manevi durumu, zihinsel durumu hepsi bir bütün halinde kişiyi oluşturuyor. O yüzden birbirinden ayrı düşünmek de çok mümkün değil. Beyin görüntülemelerine dair yapılan çalışmalarda bedensel acıyla, duygusal acının beyinde benzer aktivasyona sebep olduğu biliniyor. Acıları ne kendi içlerinde ne de başkalarının acılarıyla kıyaslanır. Acının bana bir mesajı var, bana bir şey söylüyor bu acı. Odaklanmam gereken acının bana ilettiği mesaj. Bu mesajı okuyamayınca acılarını tekrar tekrar yaşayan insanlara dönüşüyoruz.
Şiddete temel teşkil edecek bir öfkeye dair iletişim dili açısından nelere dikkat etmeliyiz? Duygu-durum açısından bakıldığında, öfkeden şiddetsiz iletişime geçişte tedricen neler olmasını beklersiniz?
Öfkelenebiliriz. Öfkemizi ifade de edebiliriz. Bu sayede bedensel bütünlüğümüzü, kimliğimizi, sınırlarımızı koruyoruz. Genelde rastladığım; öfke duygusuna yanlış yüklemeler.
Mesela:
Öfkelenmek yanlıştır.
Öfkelenmek beni kötü biri yapar.
Öfke kontrol edilemez bir şey.
Çok öfkelendirildiysem sonuçlarına katlanırlar.
Öfke kontrol edilmesi, baskılanması gereken bir duygu.
Öfke yalnızca kalbinde kötülük olanların hissettiği bir duygu.
Hedefim hiçbir şeye öfkelenmez bir hale gelmek.
Bu söylemler öfke için gerçekçi değil. Öfke yaşanması gereken, bazen lazım olan, geldiğinde uygun bir şekilde ifade edilmesi gereken bir duygu. Sıklıkla da engellendiğimde, çaresiz hissettiğimde teşrif eder. Bu durumun farkında olmak, kişiler arası iletişimde birbirine hükmetmek, baskılamak gibi tutumların önüne geçebilir.
Terapi mantığında bakıldığında, öfke bir sebep mi, bir sonuç mu? Şiddet dilinin, hangi hastalıkların yansıması olduğunu söyleyebiliriz? Şiddetsiz iletişim kavramının böyle durumlardaki karşılığına dair neler söylenebilir?
Açıkçası ben şiddetin bir hastalığa dönüştürülerek meşrulaştırılmasını çok doğru bulmuyorum. Şiddet eğer bir hastalıksa bu hepimizin sahip olduğu bir hastalık. Şiddet dili kendimizi eğitmediğimizde daha ilkel benliğimizden ortaya çıkabiliyor. Alfred Adler canlıların hükmetme eğiliminde olduğunu söylüyor. Hükmetme arzusunun tüm ilişkilerde ortaya çıkması mümkün. Mesela, okulda öğretmen öğrencilere hükmetmek istiyor. Kalk dediğinde kalkan, otur dediğinde oturan çocuklar yetiştirmek iyi bir eğitim verdiğini düşündürüyor insanlara. Flört ederken insanlar birbirlerine hükmettiği ölçüde birbirlerine bağlılığın arttığına inanıyorlar. Çok sevdiği için her hareketini bilmek, sıklıkla da bildiğine hükmetmeyi istiyorlar. Sonra evleniyorlar, bu kez eşlerine hükmediyorlar. Ne kadar çok hükümdarlık o kadar çok güven gibi geliyor. Çocukları oluyor, çocuklarına hükmederek yaşamak istiyorlar. Bir toplulukta daima açıktan ya da gizliden birbirine hükmetme savaşları dönüyor. Hayvanlarda, iki hayvan bir arada yaşamaya başladığında ikisi de birbirine hükmedeceği alanlar arıyor, hükümdarlık için hayvanlar arasında da kavgalar oluyor. Bu bizim ilkel tarafımız. Eğitilmemiş tarafımız. Yapılabilecek şey hükmetme arzusunun varlığını kabullenip hangi anlarda hükmetmeye yönelik davranışlarda bulunduğumu fark etmek. Çünkü hükmetme arzusuyla ailede herkesin sesi bastırılıyor, iş yerinde herkesin sesi bastırılıyor, toplumda herkesin sesi bastırılıyor. Yalnızca güçlü olanın sesiyle, güçlü olanın cümleleriyle konuşuyoruz. Ve güçlü olanın hükümdarlığı aslında geride kalanların kendini var etme gücünü zayıflatıyor. Rollo May der ki: “Şiddeti güçsüzlük doğurur.’’ Gücün tamamının tek bir yerde toplanmaması, gücün sık sık kaygan bir sabun gibi elden ele gezmesi lazım. Gücün el değiştirmesi için o kalabalık, güçsüzleştirilen topluluk, öfke ve hınçla şiddet saçıyor; sözcükleriyle, hareketleriyle gücünü yettirebildiği yerlerde. Kimse çok güçlü olmamalı, kimse çok güçsüz kalmamalı. Çok güçlü olma arzusu da genelde daha önce güçsüzleştirilmiş olmanın getirdiği toksik bir arzu.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi