Osmanlı Elçilerinin Avrupa Algısı Ve Gözlemleri / Prof. Dr. Hasan Korkut

Osmanlı, Avrupa’ya hangi dönemde sıklıkla sefir göndermeye başlıyor, bu değişime neler sebep oluyor?
II. Viyana kuşatması (1683) sonrasında yaşanan mağlubiyetler, Osmanlı’nın daha önce görülmedik bir sıklıkla Avrupa’ya sefir göndermesine, diplomatik ilişkilerin ivme kazanmasına neden olmuştur. Osmanlı devletinin Avrupa ile diplomatik ilişkilerinde tarihî dönüm noktası özelliğini taşıyan önemli iki olay, 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması ile 1799’da kurulan Üçlü Savunma İttifakı’dır. 1683 İkinci Viyana kuşatmasından sonra Osmanlı orduları birbiri ardınca yenilmeye başlamıştır. Karlofça Antlaşması’na kadar dış politikada tek taraflı bir siyaset izleyen Osmanlı devleti, bu antlaşma ile tarihinde ilk kez yabancı bir devletin tavassutunu kabul ediyordu.
Bu gelişmeden sonra dış politikada dengeler gözetilmeye başlanmış, yapılan askerî faaliyetler esnasında diğer Avrupa devletlerine elçiler gönderilerek, bunların tarafsızlığı sağlanmaya çalışılmıştır. Bu tür diplomatik faaliyetler, artık tek taraflı politika devrinin kapandığını, diplomaside diğer dengeleri de göz önünde bulundurarak, daha temkinli davranmanın gerektiği yeni bir dönemin başladığının işareti olarak görülmektedir. Dolayısıyla, 1699-1799 arasında meydana gelen gelişmeler, 18. yüzyıl Osmanlı devleti için dış politika ve diplomaside bir değişim dönemi hâline getirmiştir. Sefaret görevleri de bu dönemde artış göstermiştir.
Sefirler Osmanlı’yı temsil ederken nelere dikkat ederdi, elçiler kimlerden seçilirdi?
İlk dönemlerde elçilerin genellikle saray okulu Enderun’dan yetişmiş bilgili kişilerden olmasına dikkat edilirdi. Ayrıca elçi seçiminde şahsiyete önem verilmekle birlikte yabancı dil bilen kişilerin tercih edildiği dikkati çekmektedir. Elçilerde aranan vasıflar arasında gidecekleri ülkelerin siyasetine dair bilgiye sahip olmaları da bulunuyordu.
Elçi olarak görevlendirilecek kişinin statüsü gideceği ülkeye ve görevinin önemine uygun düzenlenirdi. Görevleri süresince çeşitli mülkî, askerî ve idarî rütbe, paye ve yetkiler de verilmekteydi. Ortaelçilere, Defterdarlık, Nişancılık, Mekke payesi; Büyükelçilere Rumeli veya Anadolu Beylerbeyliği payeleri verilirdi. Böylece rütbesi yükseltilen bu kişilerin, Osmanlı devletinin görkemine uygun biçimde görünebilme ve hareket edebilmeleri için büyük maddî fedakârlıklar yapmaktan kaçınılmamıştır.
Bu tutumunu ülkenin mali sıkıntılar içinde olduğu zamanlarda bile ihmal etmemiş ve titizlikle sürdürmüştür. Sefaretnamelerin çoğunda Osmanlı devletinin şan ve itibarını koruma konusundaki başarılı gayretlerden ve protokoldeki tavizsiz tutumlardan söz edilmektedir. Özellikle, Osmanlıların kendi elçileri için son derece tavizsiz uygulanan hiyerarşi kurallarını tatbik isteklerinde bu tavır bariz olarak ortaya çıkıyordu. Sefirlerin, Osmanlı’nın üstünlüğünü vurgulayan geleneksel tutumlarını Avrupalıların katı bir şekilde uyguladıkları karantina tedbirlerine karşı sürdürdüklerine bile şahit olunmaktaydı.
Avrupalılar Osmanlı sefirlerine ilgi duyuyorlar mıydı, Osmanlı sefirleri saygın kişiler olarak mı görülüyordu?
Avrupalılar, Osmanlı sefaret heyetlerini hep merakla karşılamışlar ve onları bir an için bile olsa görmek ve karşılamak konusunda ısrarlı tutumlar sergilemişlerdir. Osmanlı sefirlerinin Avrupa ülkelerinde gördükleri bu ilgiye dair anlattıkları, sefaretnamelerde önemli yer tutmaktadır. Sefirlerin bu ilgiyi algılayış biçimi ve yorumlamaları da birbirine çok benzemektedir.
Ulaşımın zorluğu, seyahatlerin aylar alması ve haberleşme vasıtalarının sınırlı olması nedeniyle uzak coğrafyaların çok az tanınması doğal bir durumdu. Toplumlar ve kültürler arası bu uzaklık ve yabancılık aynı zamanda birbirlerine duydukları ilgiyi artıran bir nedendi. Osmanlıların yüzyıllar boyu Avrupa’yı titreten bir düşman olarak varlığı, hem bir düşmanlık ve korkuya hem de meraka yol açmıştır.
Dolayısıyla, elçilerin Avrupa ülkelerine gittiğinde, herhangi bir elçinin daha önce görmediği bir ilgi ve merakla karşılanması rastlantı değildir. Bunun gerisinde, Osmanlı/Doğu hakkında yazılan seyahatnamelerin, hayali hikâyelerin, düşmanlıkların, uzun yıllara dayalı kültürel alışverişin beslediği ve XVIII. yüzyılın canlı ilmî-felsefî tartışma ortamının renklendirdiği bir bakış açısı bulunmaktadır.
Sefirler Avrupa’da yaşama konusunda zorluk çekiyorlar mı, nelerden yakınıyorlar?
Osmanlı sefirlerinin Avrupa’yla karşılaşma tecrübesi çok kolay olmamıştır. Fiziksel ve mali güçlükler bir yana, ülkeye girişinde sefiri selâmlama yarışına giren muazzam kalabalıklar, ömründe Osmanlı veya diğer İslâm ülkelerinden henüz hiç kimseyi görmemiş kadınlı erkekli toplulukların aşırı meraktan kaynaklanan ilgileri, Avrupa sınırlarında çoğunlukla katı bir biçimde uygulanan karantinalar ve elçi mübadeleleri için yapılan törenler birçok zorluğu da beraberinde getiriyordu
Sefirlerin Avrupa toplumlarına ilişkin gözlemlerinden dikkat çeken yerleri anlatır mısınız? Neleri garipsemişler neleri sevmişler?
Sefaret görevleri aynı zamanda birer kültürel iletişim ve etkileşim aracıdır. Sefaret görevlerinin yürütücüleri olarak sefirler de hem farklı bir sosyal ve kültürel kimliğin temsilcileri olarak Avrupa’da yeni bir kültürü tanıma fırsatı bulmuşlar hem de kendi kültürlerini onlara tanıtmışlardır.
Sefirler, Avrupa sosyokültürel hayatının daha çok görünen yüzünü ve özellikle bir Osmanlı için dikkat çekici olan farklılıklarını anlatmışlardır. Onların sosyokültürel hayatla ilgili gözlemlerinin daha çok Avrupa aristokrasisi ile sınırlı olduğu söylenebilir. Genel halka yönelik gözlemleri de genellikle yönetimlerin izlediği mali ve idari politikalarla alâkalı gözlemlerdir.
Sefirlerin bir taraftan geleneksel “üstün Osmanlı” anlayışına dayalı bakışı kendini muhafaza ederken bir yandan da bilim ve teknolojinin katkısıyla Avrupa’da yaşanan değişimler ilgilerini çekmiştir. Bir başka ifade ile sefirler, Avrupa’nın manevi değer ifade etmeyen “insan eliyle mamul” maddi gelişmeleriyle daha yakından ilgilenmişlerdir.
Sefaretnamelerde Avrupa’nın sosyal ve kültürel hayatına ilişkin anlatılanlar, iki ayrı kültür ve medeniyet arasındaki farklılaşmayı ortaya koymaktadır. Söz konusu eserlerde Osmanlı toplumu ile Avrupa toplumları arasındaki kültürel farklılıklar, davranış kalıpları, sosyal hayatta kadının yeri, eğlence ve yemek kültüründeki farklı tarzın öne çıkarıldığı görülmektedir.
Sefirlerin eski Osmanlı topraklarından geçerken yaşadığı duygular sefaretnamelerde nasıl anlatılmış?
Osmanlı sefaretnamelerinde aktarılan bilgilerin önemli bir kısmını, sefirlerin başkent İstanbul’dan başlayıp görevli olarak gittikleri ülkelerin başkentlerine kadar uzanan gidiş yolculuklarına ilişkin izlenimler oluşturmaktadır.
Avrupa’ya gönderilen sefirlerin bir kısmı, daha önce Osmanlı devletinin hâkimiyetinde olup da elden çıkmış olan topraklardan geçerken yaşadıkları duygu ve düşüncelerini sefaretnamelerinde hüzünle dile getirmişlerdir. Bu durum, daha çok kara yoluyla Balkanlardan geçerek, Lehistan, Avusturya ve Prusya’ya giden sefirler için geçerliydi. Eski Osmanlı coğrafyası üzerinden geçen sefirler özellikle Osmanlı hâkimiyeti dönemine göndermeler yaparak kayda değer tasvirlerde bulunmuşlar, eski Osmanlı topraklarında yaşayan yöneticilerin ve halkın, eski efendileri olan Osmanlılara karşı büyük bir hayranlık duyduğunu ve Osmanlı yönetimini özlediğini gözlemlemişlerdir.
Sefirler, Osmanlı devletinin egemenliğinde bulunmuş bu eski topraklardan geçerken hissettiklerini yazıya dökmüş, Osmanlı’nın Balkanlarda uyguladığı geleneksel yönetim tarzını takdir eden ifadeler kullanmışlardır. Gerçekte sefirler, burada bir karşılaştırma yapmışlar ve Avrupalı devletlerin yönetimiyle kendi ülkelerinin yönetimini karşılaştırarak Osmanlı’nın üstünlüğüne olan inançlarını geleneksel bir biçimde ortaya koyma çabasına girmişlerdir.
Sefirlerin Avrupa kurumlarından etkilendikleri, şaşırdıkları şeyler hakkında neler söylemek istersiniz?
Genel olarak, sefirlerin Avrupa kurumları hakkındaki gözlemlerinin, sefaret görevlerinin devletin güçlenmesinde istifade edilebilecek bilgi aktarmaya yönelik hedeflerinden birini oluşturduğu söylenebilir. Bu nedenle birbirinden çok farklı alanlarda gözlemler yapılmış ve bu alandaki gelişmeler takip edilmeye çalışılmıştır.
Sefirler, Osmanlı devletinde zaafların ve Avrupalı güçler karşısında yenilgilerin artmaya başladığı bir dönemde Avrupa’ya gönderilmişlerdir. Sefirler, Avrupa’daki ülkelerin idari, siyasi, mali ve sosyal yapılarıyla ilgili gözlemlerini sefaretnamelerine kaydetmişlerdir.
Sefirler Avrupa’da gözlemledikleri sosyokültürel hayata ve değerlere mesafeli davranırken, genellikle kurumlara karşı bir hayret ve beğeni söz konusudur. 18. yüzyılın başında Fransa’ya giden Çelebi Mehmed Efendi ile aynı yüzyılın sonunda yine aynı ülkeye giden Moralı Seyyid Ali Efendi’nin, Paris’te şahit oldukları teknolojik gelişmeler karşısında etkilendikleri anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Batı’nın hem kültür ve tekniğini hem de kurumlarını tamamen iktibas etme gibi bir fikir henüz bulunmamaktadır. Bunun yerine belli alanlarda, devletin eksikliklerini gidermek için yapılan gözlemlerden yola çıkılarak yapılan öneriler vardır. Sefirler Avrupa’daki yeni gelişmeleri görmelerine rağmen hâlâ Osmanlı’nın üstün olduğu anlayışına sahiptirler. 1730’da Viyana’ya giden Mustafa Efendi’nin karşılaştırmaya dayalı yaklaşımı ve 1787 yılında İspanya’ya giden Vâsıf Efendi’nin diplomatik kurallar konusunda takındığı tavır bu düşünceyi ortaya koymaktadır. 18. yüzyılın sonunda, Nizam-ı Cedid’e ihtiyaç duyulduğu bir dönemde bile Viyana’da elçi olarak bulunan Râtib Efendi Avrupa’nın üstünlüğünü kabullenmiş değildir.
Sefirlerimiz Avrupa’da ne gibi değişimlere sebep oldular, örneğin moda ve kültürü nasıl etkilediler?
Sefirlerin Avrupa’da bulunduğu dönemde ciddi bir kültürel ve toplumsal değişim yaşanmaktaydı. Fransa, bu değişimin lideri durumundaydı. Bütün Avrupa devletleri Fransa’nın sanatını, mimarisini, eğlence kalıplarını ve yaşam tarzındaki değişimini izliyordu. Fransa, XVIII. yüzyılda tüm Avrupa’yı etkisi altına alan farklı bir moda geliştirdi. Özellikle saray ve bahçeler konusunda yaşanan değişim ve gelişmelerin boyutları çok büyüktü. Zaten sanat ve mimariye ilişkin gözlemleri de daha çok Fransa’ya giden sefirler yapmıştır.
Bu gelişmeler Avrupa toplumlarında ötekine olan ilgiyi de artırmıştı. Sefirler üzerinden oluşan tanışıklık (kültürel etkileşime neden olan diğer temas alanlarıyla birlikte) Osmanlı/Türk modası olarak tanımlanan Turquerie akımını ortaya çıkarmıştır. Sefirlerin kıyafeti Paris’te moda olacak kadar ilgi gördü ve Parisli kadınlar arasında hızlıca kabul görmeye başladı. Paris’te aristokrat ailelere mensup kadınların sefirlerle aynı mekânda olma ve onlarla tanışmaya yönelik hevesli davranışları sefirlerin yazdıkları metinlerde yer almaktadır. Çelebi Mehmet Efendi’nin Paris’te ressamlara ve gravürcülere konu olduğunu biliyoruz. 15. Louis, zamanının ünlü ressamlarından, Çelebi’nin portrelerini yapmalarını istemiş, Egzotik ve gizemli Doğu’dan gelen Osmanlı kültürüne, Avrupalılarda yeni bir moda, merak ve hayranlık oluşturmuştur.
Sefirlerin sefaretnamelerindeki gözlemler Osmanlı’da nasıl değişikliklere yol açtı?
Sefaretnamelerdeki gözlemlerin daha sonra yaptıkları devlet görevlerinde takındıkları tutumlarını etkilediği söylenebilir. Zira sefirlerin hayat öykülerinden anlaşılabileceği üzere, Osmanlı devletindeki reformlar konusunda genellikle yenilik yanlısı bir tutum benimsemişlerdir. Görülebildiği kadarıyla Çelebi Mehmed Efendi’nin Lâle Devri’ne ve matbaanın kuruluşuna, Ahmed Resmî Efendi’nin Osmanlı dış politikasında barışın öne çıkarılmasına, Râtib Efendi’nin ise Nizam-ı Cedid’in kurulmasına ilişkin sağladığı katkı bu yenilikçi tutumların en çarpıcı örnekleri arasındadır. Dolayısıyla, sefirlerin gözlemleri Avrupa’daki gelişmeler hakkında bilgi edinmeyi sağlamış ve yenilik ihtiyacının gerekliliği düşüncesini pekiştirmiştir.
Osmanlı sefirlerinin ilginizi çeken bir hikâyesini anlatır mısınız?
Çelebi Mehmed Efendi’nin Avrupalıların yemek kültürüne dair ilginç gözlemleri ve değerlendirmeleri olmuştur. Paris’te askerî hastaneyi ziyareti sırasında verilen yemek ziyafetinde, yemeğin çok kalabalık oluşuna, yemeğe şehrin meşhur kadınlarının davet edilişine ve yemeğin müzik eşliğinde yenildiğine şahit olması kendisi için çok faklı bir tecrübedir. Sefir, yemek merasimiyle ilgili yaşadığı bu yeni tecrübe karşısında şaşkınlığa düşmüş ve bunun anlatılamaz olduğunu vurgulamıştır. Mehmed Efendi, Osmanlı ile Avrupa arasındaki kültürel farklılığı, yemek vesilesi ile yaşadığı bir başka olayı daha anlatarak ortaya koymuştur: “Yine erkekler ve kadınlar kimi seyir için akın akın gelip meclisimizi doldururlardı. Bilhassa nasıl yemek yediğimizi ziyade görmek isterlerdi. Filan kimsenin kızı ve filan kimsenin karısı yemek yediğinize bakmaya izninizi rica ederler diye haberler gelir, kimini defedemeyip naçar ruhsat verirdik. Perhizleri vaktine tesadüf ettiği için kendileri yemez, sofranın etrafını çevirip seyrederlerdi. Alışık olduğumuz bir hâl olmadığından bize ziyade sıkıntı verirdi. Hatır için sabrederdik. Onlar ise yemek seyrine alışmışlar. Faraza Kralın nasıl yemek yediğini seyre talip olanlara izin vermek âdetleriymiş. Daha da garip şu ki: Kral yatağından nasıl kalkar ve nasıl giyinir seyretmeye giderlermiş.”
Sefirin bu kadar şaşırmasına neden olan durum Avrupa’nın yemek kültürü ve yemek mekânlarındaki farklılıklardı. Avrupa’da yemek, kadınların katıldığı ve müziğin de yer aldığı bir sosyal faaliyete dönüşmüştü. Osmanlı’da ise yemek, özel alan olan evde, hane halkı ile ve bir de yakın arkadaş ve dostların katılımıyla yenilirdi. Bu anlamda hususî bir faaliyetti. Osmanlılar yemeği çok kısa sürede ve merasime dayandırmadan yerken, Avrupalılar yemeği uzun süren, sohbetin olduğu bir merasim gibi görüyorlardı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.