Kutsal Çocuk Sendromu Ebeveynler Çocuklarına Nasıl Zarar Veriyor? / Prof. Dr. Özkan Sapsağlam

Günümüzde bazı ailelerin çocuklarını adeta ‘kutsal’ bir varlık, dokunulmaz bir proje gibi gördüğüne şahit oluyoruz. Çocuğu bu denli merkeze koymak, ebeveynlerin ‘hayallerindeki çocuk’ ile ‘hayatlarındaki gerçek çocuk’ arasındaki makası ne kadar açıyor? Bu durum, çocuğun o en değerli yıllarını sağlıklı bir birey olarak geçirmesine engel mi oluyor?
“Fanusun İçindeki Çocuklar” kitabımızdaki makalelerden birinin başlığı “Kutsal Çocuk Sendromu” idi. “Kutsal Çocuk” kavramı benim geliştirdiğim bilimsel bir kavram. Maalesef bazı ebeveynler çocuklarını “kutsal çocuk” olarak görüyorlar. Ev ortamını, sınıfı, okulu hatta diğer sosyal ortamları çocuklarını merkeze alarak kurgulamaya çalışıyor, çocukları için özel bir ilgi ve imtiyaz talep ediyorlar. Az sayıda çocuk sahibi olma, geç yaşta evlilik, ebeveynlerin kendi olumsuz çocukluk yaşantıları, güvensiz şehir hayatı, medya ortamlarındaki şiddet bu duruma yol açan bazı faktörler. Bu şekilde yapıldığında maalesef çocukların diğer çocuklarla ve hayatla uyumu bozulmuş oluyor. Yani farkında olmadan çocuklarımıza zarar veriyoruz.
Hayalimizdeki ve hayatımızdaki çocuklarımız… Ben her anne baba adayının zihninde ileride sahip olmak istediği çocuğa dair bir imge ve bir profil olduğunu, bu çocuğu zihinlerinde doğurduklarını ve büyüttüklerini düşünüyorum. Sonra bir gün hayatlarına gerçek çocukları giriyor ve bu yeni çocuğu zihinlerindeki ideal çocuğa dönüştürmeye çalışıyorlar. Örseliyorlar, hırpalıyorlar, bazen değersiz hissettiriyorlar, bazen gereksiz. Benlik algısı zedelendiğinde maalesef kendini değersiz, önemsiz ve istenmeyen bir çocuk olarak görmeye başlıyor.
Günümüzde ebeveynliği bir “proje” gibi ele alma, çocuğun her adımını planlama ve onun adına tüm pürüzleri temizleme eğilimi var. Kitabınızda bahsi geçen “bütün problemleri süper ebeveynleri tarafından bertaraf edilmiş” çocuklar, merhum Nurettin Topçu’nun deyimiyle “fende ve matematikte birinci, yaşamda sonuncu” nesiller mi oluyor? Çocuğun “hata yapma”, “zorlanma” ve “problem çözme” hakkını elinden almak, onun karakterini ve psikolojik dayanıklılığını nasıl etkiliyor?
Türk eğitim tarihi açısından önemi ve değeri hâlâ anlaşılmamış büyük bir muallim ve mütefekkirdir merhum Nurettin Topçu. Allah rahmet eylesin ve ondan razı olsun. “Fende ve matematikte birinci, yaşamda sonuncu çocuklar” ifadesinin ne kadar doğru bir tanımlama olduğunu hayata bakınca anlamak mümkün. Akademik skorları yüksek, teknoloji okuryazarlığı yüksek fakat insani skorları düşük, manevi okuryazarlığı yetersiz bir toplum olma yolunda hızla ilerliyoruz.
Çocuk, merak ederek, sorgulayarak, bir şey yaparak ve hata yaparak öğrenir. Çocukların hata yapmasını istemiyorsak o zaman hiçbir şey yapmamaları lazım. Çünkü hata yapma fırsatını insana veren Allah. Peki tüm sorunları ebeveynler çözdüğünde çocuklar nasıl gelişecek ve güçlenecek. İnsan için zorlukların içinde bir gelişme ve öğrenme fırsatı vardır. Demirin çeliğe dönüşmesi için ateşe girmesi gerekir…
Bir yanda ebeveynler ekranı “dijital emzik” ya da “bakıcı” gibi kullanıyor, diğer yanda ise ebeveynin kendisi de ekrana bağımlı. Aynı odada ama farklı ekranlarda olan bir “dijitalleşen aile” yapısından bahsediyoruz. Çocuklar neden “Arkadaşım Youtuber” diyecek kadar sanal dünyaya yöneliyor ve gerçek hayattan kopuyor? Ve ebeveyn kendisi teknolojinin kıskacındayken çocuğuna sağlıklı rehberlik yapması mümkün mü?
Çocuk eğitiminde çok basit bir kural vardır. Eğer çocuğumuzun herhangi bir şeyi yapmasını istemiyorsak ona bizim onaylayacağımız, çocuklarımızın da seveceği bir şey önermek gerekir. Yani salt ekranı kapat demek bir çözüm getirmiyor. Çünkü çocuklar hayatı “bir şey yaparak öğrenirler.”
Bir diğer husus salt söylemle değil, eylemle çocuğa telkin etmek gerekir. Yani kendi yaşayışımızla çocuklarımıza örnek olmamız gerekir. Anne babaların ekrana bağımlı olduğu bir ev/aile ortamında çocuğa ekranla uğraşma demek çok gerçekçi ve tesirli bir yol değil ne yazık ki.
Şu an yapay zekâ çağının içindeyiz ve bu, ebeveynlik için yepyeni bir zorluk. Yapay zekâ araçları her şeyi bizim yerimize ‘düşünmeye’ ve ‘çözmeye’ başlarken, biz çocuklarımızın o çok kritik olan ‘problem çözme’ ve ‘eleştirel düşünme’ becerilerini nasıl geliştireceğiz? Aşırı ekran kullanımının bilişsel yetenekleri zayıflattığı bir ortamda bu yeni teknoloji bir tehdit mi, fırsat mı?
Yapay zekâ hayatımıza gireli çok olmadı ama son zamanların en çok konuşulan meselelerinin başında geliyor. Diğer yeni olan şeyler gibi yapay zekâ da fırsatları ve riskleri birlikte barındırıyor. Fakat şimdilik herkes fırsatları anlatıyor. Riskler zamanla daha görünür ve anlaşılır olacak. Ben temkinli yaklaşmayı doğru buluyorum. Ve özellikle çocuklar açısından çok fazla risk barındırdığını düşünüyorum. Umarım zaman beni haksız çıkarır.
İnsana verilen bütün duyular ve yetenekler kullanıldığı müddetçe gelişir ve güçlenir. Oysa yapay zekâ, derin sahtecilik (deepfake) ve görsel manipülasyon, zihinsel/düşünsel tembellik, bilgi kirliliği ve özellikle sosyal izolasyon ve sınırlı etkileşim gibi pek çok riski barındırıyor. Bunlar zamanla daha iyi anlaşılacaktır. Ama yapay zekânın da en fazla olumsuz etkileyeceği grup yine çocuklar olacaktır.
Başarı saplantılı ebeveynler, çocukların ‘beyinlerine’ odaklanıyor; akademik başarı, sınav notları… Peki bu süreçte ‘kalbin eğitimi’ nerede kalıyor? “Fende ve matematikte birinci, yaşamda sonuncu” nesiller yetiştirirken, sürekli ‘enlerin’ peşinde koşan, başarı saplantılı bir yaklaşımla ‘tükenmiş’ çocuklar yetiştirirken, duygusal zekâyı, merhameti, vicdanı ve karakteri nasıl ıskalıyoruz?
Ebeveynler çocuklarının iyi bir insan olmasını istiyorlar ama çabaları daha çok başarılı bir insan olması için. Yani burada bir çelişki var. Bu yüzden de bunca eğitim ve insana yapılan yatırım pozitif manada hayata yansımıyor. O zaman bazı şeyleri yanlış yapıyor olmalıyız. İnanç ve değer yönünden, sosyal ve duygusal açıdan desteklenmediğinde salt akademik başarı da maalesef insanı mutlu etmiyor.
Çocuklarımızı kariyer odaklı yetiştiriyoruz, afili meslekleri ve yüksek meblağlı maaşları oluyor ama çocukken onların ruhunu öldürdüğümüz, bu meslekler uğruna çocukluk sevinçlerini ve neşelerini yok ettiğimiz için kazandıklarını terapistlere veya hedonist ruhlarını tatmine harcıyorlar. Yani aslına bakarsanız bu döngüde; birey, aile, toplum ve bütün dünya kaybediyor.
Peki, bu başarı arayışı sıklıkla bir kıyaslama kültürünü de beraberinde getiriyor. “Komşunun çocuğu” fenomeni, dijital çağda sosyal medya ile daha da görünür hale geldi. Çocuklarını sürekli bir diğeriyle kıyaslama hali, çocuğun öz güveni ve öğrenme hevesi üzerinde tam olarak nasıl bir yük oluşturuyor?
“Kıyaslama, eleştirme, yargılama ve kabul etmeme” ebeveyn çocuk ilişkisini zehirleyen ve sıklıkla yapılan iletişim hatalarıdır. Kitapta “komşunun çocuğu” diye bir makale de var ve orada aslında olmayan ütopik bir çocuktan bahsediyorum. Hiç hata yapmayan, başarısız olmayan, sorumluluk sahibi, ahlaklı, çalışkan bir çocuk. Gerçek çocuklardan ve gerçek bir çocukluktan hayli farklı.
Bugün yetişkin olan pek çok insan çocukluğunda hatta bazılarımız gençlik yıllarımızda da “komşunun çocuğu travmasını” yaşadık. Birileriyle kıyaslandık, yarıştırıldık ve kendimizi değersiz hissettik. Ve üstümüzden atamadığımız bir iyi çocuk olma, başkalarına yaranma, kendini beğendirme çabası içerisine itildik.
Kitabınızda önemli bir vurgu yapıyorsunuz: “Hakkıyla yaşanmamış bir çocukluğu, geri dönüp telafi etmek mümkün değildir.” Bu tespit, günümüz ebeveynlerinin içinde bulunduğu bir paradoksu ortaya koyuyor: Çocuğu koruma çabası, bazen çocukluğun kendisini yok ediyor. Peki “hakkıyla yaşanmış çocukluk” tam olarak ne anlama geliyor? Ve ebeveynler hangi noktada “Artık korumuyorum, engelliyorum” diyebilir? Çocuğa gerçek hayatı dozajında yaşatmanın somut göstergeleri nelerdir?
Hakkıyla yaşanmış bir çocukluğu şu şekilde tanımlayabiliriz: “İhtiyaçları ebeveynleri tarafından yeterli ve dengeli biçimde karşılanmış, ilgi ve yetenekleri fark edilmiş, potansiyelini gerçekleştirmesine imkân verilmiş, sevgi, ilgi ve merhamet görmüş, doğayla temas etmiş, çocukluk sevincini ve neşesini yaşamış bireyleri” hakkıyla yaşanmış bir çocukluğa sahip kişiler olarak ifade edebiliriz.
İnsan hangi yaşta ve hangi statüde olursa olsun, içinde asla büyümeyen bir çocuk taşır. İşte o çocuğun yaşamın ilk yıllarındaki deneyimleri, korkuları, sevinçleri, özgüveni, hayal kırıklıkları tüm yaşamını etkiler. Araştırmalar olumsuz çocukluk deneyimlerinin ileri yaşlardaki etkilerinin oldukça sarsıcı olduğunu gösteriyor. Bu yüzden “iyi bir gelecek için iyi bir çocukluk” gerekir.
Ebeveynler de birer insan; onların da duyguları, zaafları ve kaygıları var. Özellikle karne dönemi gibi stresli anlarda, ebeveynler kendi zaaflarını (örneğin o ‘komşunun çocuğuyla’ kıyaslama dürtüsünü veya ‘çocuğu adına meslek seçme’ isteğini) nasıl yönetebilir ve bu yükü çocuğa yansıtmaktan nasıl kaçınabilirler?
Ebeveynlerin öncelikle çocuklarının potansiyelini bilmesi yani çocuklarını tanıması gerekir. Her çocuk illa çok iyi bir üniversitede okuyacak diye bir kural yok. Her iyi üniversitede okuyan çocuk hayatta başarılı olacak diye bir kural da yok. Rızkın sahibi Allah ve O neyi murat etmişse kâinatta sadece o zuhur ediyor. Biz kapıları çalmakla mükellefiz. Kapıların sahibi Allah. Hangi kapıyı dilerse bize onu açar.
Çocuklara potansiyellerinden yüksek beklentiler yüklemekten vazgeçseler herkes daha az üzülür. Ve tabii ki akademik başarıyı ve kariyeri hayatın olmazsa olmazı olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Dünyada artık mavi yakalı meslekler yükseliyor. Çocuğumuz bir motor ustası olabilir eğer buna ilgisi ve sevgisi varsa. Bunu aşağı bir meslek olarak görmeyelim. Çocukların kendi tabiatlarına, ilgi ve yeteneklerine biraz dikkat kesilelim.
“Çocuklarınızın, olmasını istediğiniz insan mısınız?” Çocuklara sürekli “doğru”yu anlatmaya çalışmak yerine, ebeveynlerin önce kendi “mana” arayışlarına odaklanmaları ve çocuklarına “sözle” değil, “hal” ile rol model olmaları, tüm bu süreci nasıl dönüştürür?
Bugün küresel manada bir ahlak sorunu yaşanıyor. Hiç kimse bugünkü insanın geçmiş yıllardaki insandan daha merhametli, daha nezaketli, daha saygılı ve hoşgörülü olduğunu söyleyemiyor. Ve herkesin bir “düzelmesi gerekenler” listesi var fakat bu listede kendimiz bulunmuyoruz. Düzelmeyi ve kurtuluşu ötekinin değişmesinde ve düzelmesinde arıyoruz.
Çok basit bir soru soruyorum annelere ve babalara: “Siz çocuğunuzun olmasını istediğiniz ideal insan mısınız?” Çocuklar, gözlem, taklit ve telkin yoluyla öğrenirler. En güzel anlatış, yaşayışla anlatıştır. Bunu yapalım, pek çok sorunu çözmüş oluruz.
‘Fanusun içindeki çocuklar’ metaforu, aslında aşırı korumacılık ile çocuğun özgürlüğü arasındaki gerilimi çok güzel anlatıyor. Koşulsuz sevgi ile aşırı korumacılığı ayıran ince çizgi nedir? Çocuğu ‘sevdiği için’ fanusun içinde tutmaya çalışan ebeveyn, aslında ona en büyük zararı mı veriyor?
Çocuklar kuralların, normların, sınırların olduğu bir yetişme ortamında özgür olabilecekleri anların ve alanların olduğu bir yaklaşımla yetiştirilmelidir. Yani “dengeli” olmak lazım. Çocukları olması gerekenden fazla koruduğunuzda zayıf ve güçsüz bir insan oluyorlar. Aşırı serbest, kuralsız ve normsuz yetiştirdiğinizde de bencil, sınırı olmayan, kendine ve çevresine rahatsızlık veren bir kişi oluyor ve uyum yeteneğini kaybediyor. Hayatta oldukça önemli bir kavramdır “denge” kavramı. Ne aşırı koruyucu ve baskılayıcı ebeveynlik ne de aşırı normsuz ve sınırsız ebeveynlik ideal bir ebeveynlik değildir.
Son olarak, koşulsuz sevginin bir çocuğun gelişimi için önemi nedir? Özellikle çocuk hata yaptığında, başarısız olduğunda ya da beklentileri karşılamadığında, bir ebeveyn çocuğuna “Sen benim çocuğumsun ve seni koşulsuz seviyorum.” mesajını pratikte nasıl verebilir? Bu, fanustaki çocuğu dışarı çıkarmak için nasıl bir anahtar olabilir?
Kabul ederek… Yanlış yaptığında, başarısız olduğunda, yenik düştüğünde kabul edip destek olarak ve onlara yeniden yapma cesareti yahut fırsatı vererek koşulsuz sevgimizi göstermiş oluruz. Bunu yaptığımızda o korunaklı ve konforlu fanuslardan çıkma olasılığını da artırmış olacağız.
Çocuk yeryüzündeki en narin ve kırılgan varlıktır. “Ehline denk gelmeyen her şey ziyan olur. Can da inci mercan da.” Çocuk hem candır hem inci mercan. Ancak ehline denk gelirse hakiki değerine ulaşır. Ve üzülerek söylemek isterim ki bu ideal karşılaşma çok az insan hikâyesinde gerçekleşir. Pek çok insan potansiyelini gerçekleştiremeden dünya sürgününü tamamlar…
Bu anlamlı söyleşi, çok beğendiğim nitelikli sorularınız ve davetiniz için gönülden teşekkür ederim. “Fanusun İçindeki Çocuklar” kitabımın hayra, iyiliğe ve Allah’ın rızasını kazanmamıza vesile olmasını niyaz ederim. Çocukların, fanuslarda tutsak edilmedikleri bir dünyada mutlulukla büyümelerini dilerim. Muhabbet ve hürmetle…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir