Dostlarla dertleştiğimiz bu satırlarda bazen Câlût’a taşlar atarız yerini bulsun diye. Adres bellidir, taş onadır. Biz ise varlığımızı ortaya koyarız karınca gibi. Attığımız bir taşla yücelir, makam sahibi oluruz Hz. Davud (a.s.) misali… İşimiz Câlût’u aramak ve taşı atmaksa eğer, yücelikler kötülüğün ne olduğunu bilmekle başlar.
Kötüyü ayıklamak isteriz fakat her seferinde kötülüğün içimizdeki izleriyle yüzleşmek zorunda kalmak çok acıdır. Eleştirdiğimiz her şeyi hayatta birer kere yapmak hayrete düşürür bizleri. Ne de olsa eleştirdiğimiz her şey içimizdeki kötüye reddiyedir aslında. O nedenle yaptığımız iyi şeyleri hemen pazarlar ya da kraldan fazla kralcılık taslarız. Çünkü iyiler adına konuşmak güçlü bir imtiyazdır ne de olsa. Yaptığımız iyilikler sayılı iken kötülük ise asla bize ait bir şey değildir!.. O nedenle gerçeklerle yüzleşmek sadedinde “Bütün ihtişamınla varsın ey koca nefis!” demekten kendimi alamıyorum. “Kişilikli bir nefis” olmaz, bu ancak sahtekârlığa bir davettir. Psikoterapide de ağırlıklı olarak hastalıklar kendimizle yüzleşerek şifa bulur. Nefis hastalıkları da böyledir. Yani aslında “akılcı bir nefis” olmaz. “Aklı kullanan bir nefis” olur. “Nefis” bu anlamda bütün asırlara damgasını vurmuş bir kötülük kaynağıdır ve her ânı dolu dolu yaşar. İyiliği ve kötülüğü tanıyan bir insan olarak ikisi arasında hakemlik yapmaya başladığımızda gücümüz yetiyorsa eğer içimizde “kutsala dair bir savaş” yani bizim savaşımız başlamış demektir. Kutsaldan bağımsız iyilik hali tasarımları olanlar, “insan olmayı” önemsiyorsa, “Allah adaletlilerin en adaletlisidir.” diyorum. Kim ne derse desin, hiç şüphesiz, insanın kutsal bir yönü var. İnsanı dağ başında ya da ıssız çöllerde bir odun gibi göstermeye hiç kimsenin hakkı yok… İnsan, hayatın içinde diğer varlık mertebelerine kıyasla herhangi bir nesne değil…
“Tüccar ben”, “klavye başındaki ben”, “sosyal ilişkilerdeki ben” her biri ayrı bir “ego state”… Yani “benlik durumları.” Bugün kim ayırt edecek bu “benlik durumlarının” nefisle olan bağını?.. Ortada hastalık yok ama hastalıklı bir davranış var… Zor soru… Modern insan, “nefsin varlığını” kabul etmekte bu kadar zorlanırken henüz bölünmemiş kişiliklerini yani benlik durumlarını nasıl fark edecek? Kadim kültür yani gelenek, insana kendisiyle tanışmayı, kendisiyle barışmayı, kendisiyle yüzleşmeyi, kendini sevmeyi teklif ediyor. Mesela Molla Cami “Önce sev, sonra gel sana yolu göstereyim.” diyor. İmam-ı Rabbani, “Ben en ednâyım” diyor. Yani en aşağıyım diyor. Bir başka büyük “Benim nefsim Firavun’un nefsinden 70 kat daha kâfirdi…” diyor. Belli ki, bu sözlerin bir amacı var. İnsanı tanıyan birileri, bir adım öne çıkarak anlamlı bir şeyler söylüyor, manevi tecrübelerini bölüşüyor ve dillendiriyorlar. İnsanı ve hayatı ete kemiğe büründürüyorlar. Kendinden habersiz insanoğluna yol gösteriyor ve bir usul, yol yordam teklif ediyorlar. Geçenler gelip gittiler, herkes sınanarak gitti. Küçük dünyada büyük işler başararak gittiler. Çilelerini literatüre döktüler. İçlerinden geleni söylediler ama bir fark vardı; mücadele ederek gittiler. Dünya onlara not vermeye kalkıştı ama onlar dünyaya bir not vererek, geride kalanlara ve geleceklere bir not düşerek gittiler. Ve insana dair söyledikleri, hakikaten çok anlamlıydı, söyledikleri her söz, kendi hayatlarında sağlaması yapılmış şeylerdi. Yani büyük manevi tecrübelerin eseriydi. O nedenle bu büyükler, gafleti, yani kendinden habersizliği, yırtıcı bir aslanın çevresinde gailesizce dolaşmaya benzettiler.
18. yüzyıldan itibaren, insanın iç dünyasının fotoğrafını çekenler, kendilerini ifade etmek ve ortak bir dil kullanmak adına “kavramlar” ortaya koydular. Çünkü mantık, düşüncenin grameriydi ve insanlar kavramlarla konuşurdu. Günümüzdeki zihinsel bulanıklığın, içsel dağılmışlığın, insana ve hayata flu bakmanın da bir adı var. “İyi” ve “kötü” ise vicdanlardaki turnusol kâğıdı gibi geçerliliğini koruyor. Zihin dünyamıza ve kalbimize yansıyan kötü telkinlere –özel bir psikiyatrik hastalığı yoksa- nerede “dur!” diyebileceğimiz hususunda bir denetlemeye, bir kısım prensiplere ihtiyacımız olduğu kesin… İnsana dair çalışmalar yapan disiplinler, iradeyi çoktan kapı dışarı atmış görünürken, kendisini tezahürleriyle tanıdığımız nefsle nasıl mücadele edeceğimiz konusu, kanaatimizce insanlığın bugün en büyük sorunu. Bugün, bütün tersleri düz edecek bir çabaya, bir iyilik hareketine, bir ahlak ayaklanmasına ihtiyaç var… Ama öncelikle neyin iyi, neyin kötü olduğu sorusunu ortak bir akılla doğru cevaplamamız gerekiyor. Bu cevaplar “bana göre”lerin çok üstünde bir cevap olmalı. Hakikatle yüzleşmenin heyecanını taşımalı. İçimizdeki tüm dirence rağmen, adına “doğru” denen şeyi yaptığımızda kalbe huzur vermeli. Doğruyu yapınca kendimizi “iyi” hissetmeliyiz. Tüm kabul ve redlerimizde tabir yerindeyse “yüceldiğimizi” hissetmeliyiz. Bu hissedişleri de doğrulayan manevi denklemler olmalı kafamızda. Anlamsız bir şekilde havalara girmeyeceğimiz ama layıkıyla kıymeti bilinmesi gereken rahmani rüyalar, özellikle başkalarının gördüğü ve olaylara tevafuk eyleyen sadık rüyalar olabilir bunlar. Bazen yorumlamakta zorlanmayacağınız ve hayatın içinden bir kısım tablolar, olaylar, ilginç tevafuklar, hepsi de manevi gayretlerinize güzel cevaplar şeklinde yaşanan gelişmelerdir aslında. Müteâl ve aşkın olan ile bu interaktif diyaloglar, kalbinde iman ve inanç olan insanlara birer manevi hediyedir. Bu bazen müjde, bazen ihtar şeklinde de olabilir. Bazen âna dair ya da geleceğe dair bir bilgi ya da haber de olabilir. Yeter ki ilişkimizin devam ettiğini bilelim ve bundan dolayı da mutlu olalım. Tabir yerindeyse, bir değerimizin olduğunu bu vesileyle hissedelim. Varsa çilemiz, onu da yol azığı kabul edip, yolumuza devam edelim. İki de bir kendimizi kötü hissetmenin bir anlamı yok… Üzülebiliriz, sevinebiliriz, sabredebiliriz, gayrete gelebiliriz. Canımız sıkılabilir ya da huzur duyabiliriz. Ama bilelim ki, bizim yaşadığımız olumsuz hiçbir şey, O’nun (c.c.) büyüklüğüne asla ama asla gölge düşürmez… O’nun büyüklüğüne yani merhametine, adaletine, kısa ya da uzun vadede yardım edeceğine, hakkımızda hayırlı olanı yaratacağına… Hiç yoktan var edildiğimiz gerçeği, bizim en büyük umudumuz. O’nu (c.c.) tanıdıkça da bunun ne anlama geldiğini daha iyi fark edecek, anlayacak ve mutmain olacağız.
Tüm bunlara rağmen “uç günah arzularımız” varsa eğer, yorumlanmaya muhtaç bu konuda ciddi bir değerlendirmeye, tefekküre, yol gösterilmeye ihtiyacımız var demektir ki; burada işi üstadına, yani Şenel İlhan Beyefendi’ye bırakıyorum:
Haddi Aşan Uç Günah İsteklerine Karşı Tepkimiz Nasıl Olmalı?
“İnsanlar, her türlü günah arzularını içlerinde hissetmelerini normal görmelidirler… Bu kötü duygular bende niye var diye şaşılacak ve üzülecek bir durum yoktur. Zira bu istenmeyen duygular insanlara sınav için verilmiş, Kur’an tabiri ile nefs-i emmareden neşet eden duygulardır. Nefs-i emmarenin yaratılışı itibariyle hazcı ve zevkçi olduğunu ve kural tanımadığını, Hz. Yusuf’un (a.s.) lisanıyla Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’inde şöyle ifade eder: “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbim’in merhamet ettiği hariç, nefs aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” (Yûsuf, 12/53)
Evet, Hz. Yusuf’un (a.s.) “Çünkü nefs şiddetle kötülüğü emreder.” diye şerrinden Rabb’in merhametine iltica ettiği emmare nefsin seviyesizliğinin sınırı yoktur. Allah’ı inkâr veya firavun gibi ilahlık iddiasından tutun da her türlü cinsel sapkınlığa kadar en uç günahları ve uç günahlara göre daha doğal sayılabilecek içki, kumar, zina gibi her türlü günahı insanlara yaptırmak ister. Öfke ve gazap halinde vahşi hayvanlara taş çıkartacak vahşeti; düşmanlığında şeytana taş çıkartacak fitnesi ve şerri vardır. Bunu böyle bilmek çok önemlidir. Kur’an ve hadisler bu gerçeği böyle ifade ederler. Bu sebeptendir ki Efendimiz (s.a.v.) ümmetine mesaj vermek ve yol göstermek sadedinde şöyle dua etmiş, bize de bu duayı öğretmiştir:
“Allah’ım! Göz açıp kapayıncaya kadar dahi beni nefsimle baş başa bırakma!”(Ebû Davud, Edeb: 110)
İşte bu Kur’anî bilgiden hareketle insanlar, içlerinde her türlü günah arzusunu hissetmelerini normal karşılamalıdırlar. Yani varlık olarak… Yaratılıştan bu duygular bizde olunca bunların hükmü göz, kulak, ağız gibi organlarımız hükmündedir. İnsanlar bu duyguların varlıklarından değil ama bunları kontrol etmekten sorumludur. Bunları Allah’ın (c.c.) istekleri doğrultusunda denetlemeli ve kendi haline bırakmamalıdır. İmtihan bundandır. İnsan bazen denetimi kaçırır ve günaha düşer. Günaha düşünce yapılacak şey hemen tövbedir. Tövbe elbiseyi kirden temizleyen deterjanlı su gibi, insan ruhunu günah kirlerinden arındırır ve temizler.
Allah insanlardan hiç günaha düşmemelerini beklemez. Yani Allah’ın (c.c.) kuldan asla böyle bir beklentisi yoktur. Zira bu pratikte mümkün de değildir. O sebeple günah nedir, tövbe nedir, iyi bilinmesi gerekir. Dedik ya nefs her türlü günahı içinde potansiyel olarak taşır. Bizler bu potansiyel kötülüklerin bir kısmını yapar, bir kısmını ise yapmasak bile içimizde hissederiz.
Nefsimizde hissettiğimiz günahların üç derecesi vardır. Kötünün de kötüsü denebilecek şekildeki “uç” günahlar ki, Kur’an’da “haddi aşmak” olarak da tabir edilen günahlardır. Bunlar Allah’a (c.c.) şirk koşmak, ilahlık iddiası, inkâr, inançsızlık, cinsel sapkınlık gibi uç duygular ve benzerleridir. Bunun dışındakiler ise zina, içki, kumar gibi haddi aşmanın en azından altında kalan büyük günahlar ve diğerleri de küçük günahlardır. İşte nefste bu tür günahların varlığını yaratılışımız gereği doğal görmelidir… Toplumda bu günahların hepsini de en azından içinde vesvese gibi taşımayan insan yok gibidir. Özellikle uç günahların vesvesesi insanları psikolojik olarak diğer günahlara göre çok daha fazla yıpratır ve ümitsizliğe hatta kendinden nefret etmeye kadar sürükler. Bu durumda bir insana özellikle uç günah vesvesesi geldiğinde yapılacak şey önemlidir. O zaman yukardaki ön bilgiler doğrultusunda yapılacak şey panik yapmadan bu duygunun kendine asla yakışmayacağı düşüncesiyle hemen o duyguyu reddetmektir. Bir an için öyle uç günah duygularının çağrışım (tedai) kanunu gereği gelebilmesi normal. Yani limona duyarlı birisinin limon görünce hemen ağzının sulanması gibi. Aç bir adamın haram bir yemek de olsa görünce bir an iştahlanması gibi. Buna Tedai Kanunları denir. Bilimsel, fizyolojik bir gerçekliktir. Ama insan daha sonra bu duygunun peşine takılır da icraata başlarsa o zaman günahta sorumluluk başlar. Yani bu duyguları eyleme dönüştürürse… Yoksa zaman zaman gelip gitmesi, insanı günahkâr da yapmaz, adi şerefsiz birisi de. Bu incelik çok önemli… Böyle bir durumda kendini suçlamayacak ve bundan dolayı kendine karşı dürüst olmadığı düşüncelerine de girmeyecek. Bana nasıl böyle bir duygu gelir, demek ki ben aşağılık, kalitesi düşük bir insanım gibi düşüncelere asla girmeyecek. Sorumlu olduğu emmare nefsin hastalıklarıyla, kendi müspet benliğini asla karıştırmayacak. Eğer bu konumdaki kişi cahilliğinden yani bu anlattığımız bilgileri bilmediğinden veya tam olarak kavrayamadığından kendini kötü ve aşağılık birisi olarak hissederse, şeytana yakayı kaptırdı demektir. Hâlbuki bu duygulara çağrışım kanunu gereği anlık yuvarlanmalar ne insanın kalitesiz olduğunu gösterir, ne de günahkâr. Evet, burası çok önemlidir. Nefsin bu tür adilikleri içimizde kaldığı müddetçe asla bir günah ve sorumluluk yoktur. İçimizden fiiliyatımıza taştığında sorumluluk başlar. Bu duruma gelindiğinde yapılacak şey de hemen nefsin bu duygularına karşı öfkelenmek ve mücadeleye geçmek olmalıdır. Tabii Efendimiz’in (s.a.v.) yukarıdaki istiazesinde olduğu gibi emmare nefsten devamlı Allah’a sığınmalı, nefse asla fırsat vermemeli, tövbe istiğfarı da dilimizden düşürmemeliyiz.”
Bu muhteşem açıklamadan sonra, ancak şunu söyleyebilirim:
Bugün her hâlükârda Câlût’u taşlamaya devam edeceğiz. Çünkü dağın ardında, hepimize huzur veren ufuktaki krallığın ışıltıları ve ihtişamı yavaş yavaş görünecek…
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi