Benlik ve Kendilik Adına / Dr. Alper Yücel Zorlu

Hastayız Hastasınız Hastalar…
Günümüzün, psikolojik sorunlar, günübirlik ve anlık problemli durumlar, ekonomik sorunlar, ruh sağlığı ve iç dengelerimiz açısından “afet masasına” dönmüş hali hepimizin malumu. Bunların toplumsal yara haline gelmiş olanları, madde bağımlılığından, engelli sorunlarına, işsizlikten aile kavgalarına, kadının istismarı ve kadın cinayetlerinden kan davalarına, çocukların travmaya uğramasından kötü yetiştirilmelerine kadar pek çoğu bilinen ve kangrene dönmüş sorunların bir kısmı devlet eliyle, bir kısmı gönüllü kuruluş ve STK’larla iyileştirilmeye çalışılıyor. Toplumsal kodlarımız hayata tutunmakta ancak bir halının görünmeyen ilmikleri gibi halının bütünlüğünü gizlice ayakta tutmaya yararken, problemleri daha hayatta görünür kılınmadan halledecek mekanizmalar henüz fonksiyonlarını icra edemez haldeler. Hiç şüphesiz en çok kafa yormamız gereken alan budur diye düşünüyoruz. Mevcut durumu özetlemek gerekirse “ölmedik, yaşıyoruz…” Bu konularda toplumun fotoğrafını çeken pek çok açık ve gizli araştırmalar yapıldığı biliniyor.
Sahanın fotoğrafına bakıldığında, insan şunları sormadan edemiyor:
Niçin trafikte incir çekirdeğini doldurmayacak işler ölümlü kavgalarla sonuçlanıyor? İnsanlar yemek yerken niçin ağzını şapırdatır? Niçin tuvalet temizliği gibi bir medenilik unsuru ihmal nedenidir? Bir evin önüne insanlar niçin sümkürür ya da tükürür? Konuşmalar niçin kalp kırmaya yöneliktir? Kabalık neden bu kadar yaygındır? Kendimize dair farkındalıklarımız niçin çok zayıf? Empati yeteneğimiz niçin bu denli zayıfladı? İnsanları büyük ya da küçük görmemizin nedenleri nedir? Niçin bu kadar öfkeliyiz? Ana baba ve çocuklar niçin ihmal ediliyor? Genç erişkinlerimiz popüler kültürün pençesinde niçin kıvranmaktalar? Neden genç erişkinlerimizi aile kültürü içinde hayata hazırlayamıyoruz?.. Evet, görünür nedenlerin sorgulanması ilk tespitte bize bu sorgulamaları yaptırıyor.
Ne üzücüdür ki, günümüz, özellikle erkeklerde narsisistik kişilik yapılarını, bayanlarda da borderline kişilik bozukluklarını yaygın hale getirmiş durumda. Şizoid yalnızlar ordusu da hakeza… Bütün bu yapılanmaların hayatın değişik karelerinde toplumsal alana nasıl yansıdığı ya da yansıyamadığı konusu, toplumun gerçek fotoğrafını çekme ve toplumu tanıma yolunda sağlam ipuçları verebilir.
Başta çocuk, primer narsisttir. Çünkü bütün ihtiyaçları karşılanmıştır. Böyle bir canlının, annesiyle olan ilişkilerinde annesinden ya da anne yerine bakım veren “ötekiler” diye nitelendirilen bakıcılarından gördüğü ilgi ve sevgi, zamanında ve yeterince ve makul bir biçimde karşılanmazsa narsisistik ya da borderline yapılanmalar çocuğun kendi dünyasında “nesne ilişkileri” anlamında yapılanmaya başlıyor. Bir ömür boyu, kendisi için değil, başkaları için yaşayan kişilikler ortaya çıkıyor. Nöro-biyolojik olarak “ayna nöronlar” diye ifade edilen yapı her defasında çocuk denen canlıda böyle izler oluşmasının temel nedeni olarak yorumlanıyor. Burada ya başkalarına çok bağımlı insanlar oluşuyor, hep sevgi ve ilgi görmek isteyen ya da güvensizlik nedeniyle insanlarla sınırlı ilişkiler kuran şizoid tipler ortaya çıkıyor. Hatta sevince çok seven kızınca çok kızan ilginç davranışlar sergileyen borderline yapılar oluşuyor. Hepsi de hayatın içinde farklı davranışlar ortaya koyan ama bunu niçin yaptığını dahi bilemeyecek durumda, yardıma muhtaç insan görüntüleri… Nerdeyse her davranışı, bu yapılandırılmış psikolojik durumların gölgesinde bir hayat, o insanlarda sürüp gidiyor. Kusursuz olmak mümkün değil ama ne kadar değiştiğimizi ancak belli ortamlarda anlayabiliriz. İnsanların bu konularda çoğu zaman farkındalığı yoktur.
Vazgeçilmez olmadığımızı bilmemiz lazım. Narsist çekirdeğin, sevgisizliğe dayalı bir boyutu var, kibir daha farklı. Ama hastalıklar birbiriyle alakalı… Bir adam neden kibirlidir, neden hased eder, neden riya yapma ihtiyacı hisseder? Kendini kabullendirme ihtiyacı bu kadar derin mi? Sevgisizlik çok derinlerde mi? Neden hep ben der… İşte şartlı sunulan sevgi insanı narsist yapar. Çünkü “ötekiler” anlamındaki ebeveyn ve yetiştiricilere, kendini yarandırmak durumunda hisseder çocuk, psikolojik olarak… Herkes kabul görmek ister ya… O, karşıdaki ötekilerin ilgisinden de vazgeçemeyeceği için, kendisi için değil, başkası için yaşamaya başlar aslında. Olayın dış görünüşü ile içsel sebepleri bu nedenle bire bir çok uyuşmayabilir… Gayr-i ihtiyari, bu durum onu biraz riyakâr yapıyor. Nefis zaten potansiyel olarak var, kibir zaten var. Bu direkt narsistlikle alakalı değil ama psikolojik bir mekanizma varsa yetişme bozukluklarımızın olabileceğini, onların üzerimizdeki etkilerini gözden geçirmemiz gerektiğini de bilmeliyiz. Yoksa insan, nefis terbiyesinden tasavvufi terbiyeden geçtikten sonra sevgi dolu bir ortamı teneffüs edebilirse, psikiyatrik manada pek çok şeyi de kendi içinde bir nebze düzeltebilir.
Konuya nefis ilimleri babında bakmak her bakımdan daha iyi olabilir. Böylelikle kendini bilmemenin getirdiği farkındasızlığı, akletmek ve bilişsel anlamda yorumlamanın da önü açılmış olur. Yoksa insan, bir referans noktası bulmazsa kime kendini yorumlatacak ya da yorumlatabilir? O nedenle kendisine değer verdiğimiz sıkı eğitimciler ve irfan ehli insanlar, gerçekten de çok kıymetliler… İşin bir başka boyutunda ne var? Kalbe doğan bir ilhamla seni yönlendiriyorsa, Allah merkezli bir tedavinin de içine girmiş oluyorsun… Standardın çok üstünde pek çok insanın günümüz ortamında kendini kötü hissetmesinin aslında aşabileceği pek çok sebebi var ki, insan bu anlamda yönlendirilmeye muhtaç… Hepimizin sorunları olabilir ve bu konuda kendimize haksızlık yapmamayı da bilmek ya da öğrenmek gerekir. Yoksa bazı şeyleri, bir misyonumuz, bir amacımız olmadan yapıyorsak onun adına ancak sahipsizlik denir. İslam âlimleri de mizaç ve huy hakkında çok konuşmamışlardır. İnsanın yapısal özelliklerini bir kenara atamayız. NLP yapar gibi “şu adam çok ideal, onun gibi olalım” diyeceksen, çakma klişeler insanı asla kesmez, bizler her hâlükârda Hz. Peygamber’i (s.a.v.) örnek alırız. Tekrarlanan davranışlar insanda huy halini aldığına göre, onun huylarını alırsın… İçindeki neşe ya da neşesizlik, ne olursa olsun, iyi ve güzel olan şeyleri tekrar etmekle, ona uymakla, zaten olumsuz olan şeyi ketlemiş ve olumsuzluklardan uzaklaşmış oluyoruz. Bizler bu anlamda da Hz. Peygamber’in (s.a.v.) huylarını örnek alırız. Çünkü onun ahlakının mükemmel oluşu vahiyle desteklenmiştir. Psikoterapide de olsa, iradeni kullanıp, sonuçta bir psikoterapistin sende tespit ettiği şeyleri, “şunu yapmamak lazım”a getirdiğin için, farkındalığın artıyor, içgörün artıyor. Bugün çok az sayıda insan, bu içgörü eğitimini nefis ilimlerine vukûfiyeti oranında alabilmektedir. O alana yönelik tekrarlar, konsantrasyon ve farkındalıklar mutlaka insana yol aldırır. İnsanın içindeki duyguların değerlendirilmesi, geçmişte yaşananların günümüzle bağı, yani duygu ve davranışlarımızın temelinde neler yattığı hatta beslenme biçimlerimizin ve kronik hastalıklarımızın dahi psikolojimize etkisi, hep insan duygu ve davranışlarını etkileyen faktörlerdendir. Belli bir kafa yapısına sahip insan büyük oranda arınmışlıkla irtibatlandırılabilir, hele ki, kendini iyilik güzellik ve doğruluğa kodlamışsa, en azından bir değerlendirme bozukluğu yoktur ama bu içinden kötülük geçmemek gibi abartılı bir beklentinin cevabı asla olamaz. Nefsin ya da ruhun özellikleri konusunun, araştırma ile yol alan pek çok sistemi bir şekilde zorladığı da göz ardı edilmemelidir. Bu anlamda, çok iyi şartlarda yetişmiş insanlar için dahi bu söz konusu olamaz, her davranışına her hareketine kefil olunamaz. İmtihan dünyası, her zaman, insanın her türlü sınanmaya açık olması demektir ki, bunun da insana öğrettiği pek çok tecrübe vardır ve olmaya devam edecektir. Bazı kaliteli ruhlar, kadim kültürün öncelediği iyilik ve doğruluğa dair öğretilerle, aslında nefis ilimleri ile uğraşmakla, psikiyatrinin, psikolojinin “id” dediği alana çoktan girmişler… Bilinçdışı alanda oynayan ve maharet sergileyen nice babayiğidin nefis ilimleri ile ilgili giriş kapıları, “id” denilen alanla başlamaktadır. İyilik ve kötülüğe dair felsefi, ahlaki referansları olmayan bir psikoloji paradigmasının kadim kültürün yetiştirdiği insan unsuruna bu anlamda her daim saygı duyması kaçınılmaz görünmektedir. Bilinçdışı alanda pek çok irfan ehli ve âlimin rahatlıkla düşünce ortaya koyduğu görülmekte ve bilinmektedir. Günümüz psikiyatrisi de “id”in nasıl deşifre olacağını, ortaya çıkartılacağını çalışan çabalarıyla bu alanda bir nebze de olsa yol almış görünmektedir. Kadim kültürün yetiştirdiği güzel insan modelleri, “kritik zihniyet”le kararlarını verecek diyalektik bir zihne sahiptirler aynı zamanda. Çünkü nefis ilimleriyle pratik ve teorik manada uğraşmak, zikir talimiyle anlamlı hale gelir. Zikir talimi ise insanda zihin sıçraması yapar ve akledilebilir şeyleri akletmeye başlarlar.
İnsan psikoterapist bile olsa, hastası hakkında bir başkasından zaman zaman danışmanlık alıyor ve buna “süpervizörlük” deniyor. Yani psikoterapistin psikoterapiste yaptığı danışmanlığa süpervizörlük deniliyor. Bu, kadim kültürde murakıplık ya da mürşitlik olgusuyla açıklanıyor. Doğru ve ehil ellerde olmak önemli tabi. Bütün bunların hepsi, eksiğini görmek, talebeliği kabul etmek, ilim öğrenmek adına yola çıkılan şeyler… Ve süpervizörlüğün çok çok ötesinde bir olgu tabi bu. Birleşmiş Milletlerin günümüzde bazı yılları “Yunus Emre Yılı” olarak kutlamasının bir sebebi var tabi. Bu, insanlığın derdi ve çilesi, insan olmak hiç kolay değil… İnsanlığın içinde bulunduğu bir açmaz var, bir çıkmaz var… Yunusça düşünmek, psikolojik olarak onları rahatlatıyor. Yani herkesin ağzına bir terapi balı çalıyor aslında Yunus. Küreselleşmeye posta koyuyorsun, dünyevileşmeye posta koyuyorsun, popüler kültürün içi boş dayatmalarına posta koyuyorsun… Sekülerliğe posta koyuyorsun, bütün new age akımlara “güle güle, modern mağarana geri dön, bana hikâye okuma” diyorsun… Burada Yunus, asırlara mürşitlik yapan bir unsur haline geliyor.
Konuştuklarımıza dair bir açıklama olması bakımından, İlim İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi’nin açıklamalarında ruhumuzu rahatlatacak bir çıkış yolu bulmak mümkün:
“İnsan ve evren hakkında hâlâ çok az şey biliyoruz! Zaten bilim insanları da bu gerçeği her koşulda itiraf edip duruyorlar… Fakat tarih boyunca ve şimdi, gayretli çalışmaları ile insanlığı bugünlere taşıyan tüm gerçek bilim insanları, varoluşsal cevaplar peşinde ömür tüketen felsefe ve fikir adamları; insanlık için çalışmaları ölçüsünde saygı ve itibarı da, elbette sonuna kadar hak ediyorlar… Fakat insanın ve evrenin hakkıyla bilinemezliği boşluğunu kendi uyduruk, bilim dışı ve metafizik yalanları ile doldurmaya çalışan şarlatanlar ve yine, sadece rant ve şöhret peşinde koşan, bilim tüccarları, ayrıca, New age’ciler de denilen sahtekârlar, sahte diplomalı, üşütüklerle beraber, çok büyük ve ifsatçı, ahlaksız dev bir grup oluşturan, sözde bilim insanları cephesi; maalesef, ortalıkta cirit atıp insanlığın acımadan dibini oymaya devam ediyorlar… Yine, yaptıkları ile toplumları, kendilerince dizayn etme veya bir nevi tanrılık taslayarak, genetik müdahale gibi soytarılıklarla, iklimlerle oynama, beyni mıncıklama, uzaktan kontrol gibi asla hakkıyla ulaşamayacakları, daha bir sürü hayaller, fantezilerle uğraşıp, insanlık için bilim yapma yerine; tıpkı şeytan gibi, insanlığı, bilmeyerek değil, bilakis, bilerek ve isteyerek, ifsat ve yok etmek amaçlı bir şekilde çalışıp, gayret ediyorlar…
Şimdi, sözün özü ve söylemek istediğimiz şudur: Çok uzun zamandır pozitivizmin psikolojik etkisiyle yaşayıp, kafa ve kognitif yapıları, bilime ve bilim adamına çok değer veren ve ciddiye alan bir mantaliteye sahip tüm insanlık, maalesef işte bu, bilime ve bilim adamına güvenen psikolojisinin kurbanı olarak, bu zibidi ve ahlaksız şarlatanlara hala değer verip, onları her konuda hakem saymaya devam ederse; Allah korusun, sonumuz malum yok oluş veya köleleşip daha da beter olmamızdır…
Ancak, aklımızı başımıza alıp, bir avuç gerçek bilim ve düşünce adamlarına sahip çıkıp, diğer şarlatan, ahlaksız ve küresel maşalara, epistemik, mantık ve gerçek bilim yapma kriterleri ile sırt dönmezsek, kesinlikle önce bilime ve akla, sonra da insanlık ve ahlaka, bizzat kendimiz ihanet etmiş, insanlığı Deccal’e ve şeytana satmış ve bırakmış olacağız, benden söylemesi…”
Çocuklarda Sağlıklı Benlik Gelişimi / İyilik Görerek Büyümek…
Benlik, insanın kendini ve içinde bulunduğu evreni anlamlandırma çabası sonucunda edinmiş olduğu zihinsel bir şablondur. Kim olduğumuz, ne olduğumuz, hangi değer yargılarına sahip olduğumuza dair kendimizle ilgili farkında olduğumuz tüm bilgi, duygu ve tutumların toplamına benlik denilebilir. Ancak benlik asla durağan ve sabit bir şey değildir. Hz. Ali’nin benzetmesiyle benlik, tıpkı bir koyun sürüsü gibi sürekli şekil değiştiren, dağılan, toplanan ve hareket halinde olan bir varlıktır. İnsanın kendisini algılaması, kendisi hakkında belli bir değerlendirmeye varması değişkendir. Bu değişkenlik özellikle küçük yaşlarda daha fazladır. Dolayısıyla aslında bir inşa süreci olan benlik gelişimini en fazla etkileyen unsur çocuğun yakın çevresinde bulunan insanlardır. Bu da elbette anne ve baba başta olmak üzere aile bireyleridir.1
İnsan “öteki” ile ilişki kurarak kendisini tanıyan bir varlıktır. Bir bebek için ilk “öteki” annedir. Zira bebeklik döneminde hem fiziksel hem psikolojik olarak tamamen anneye bağlı olan çocuk konuşma yetisini kazanmaya başlayıp annesini “anne” babasını da “baba” olarak isimlendirmeye başladığı andan itibaren kendisinin de bunlardan ayrı, başka bir varlık olduğunu keşfetmeye başlar. Bir bakıma “ötekini” isimlendirmeye başlayınca “ben” dediğimiz şey de ortaya çıkmaya başlar. Yani “sen” varsa “ben” var olur. Böylece çocuk, tıpkı bir aynaya bakar gibi, annesiyle babasıyla ve yakın çevresiyle ilişki halinde kendini tanımaya başlar. Anne ve baba bu sebeple çok önemidir. Ayna karanlık veya çarpıksa çocuk kendini karanlık ve çarpık görecektir. Aydınlık ve düzgün ise çocuk da benliğini ona uygun geliştirecektir.2
Aile en temelde beşeri, insan haline dönüştüren bir yapıdır. Sevgi ve merhamet duygusu başta olmak üzere en temel duyguların edinildiği ve toplumsal kuralların içselleştirilmesi sebebiyle sosyalleşmenin gerçekleştirildiği bir müessesedir. Bu sebeple kişi aileye, insan olabilmek için ihtiyaç duyar. Elbette çocuğun içerisinde büyüdüğü ailenin niteliği burada çok önemlidir.3
Yalnızca aile içi iletişimde değil, sosyal hayatın her alanında sağlıklı bir iletişim için en temel ilkenin kendini tanımak olduğunu söyleyebiliriz. Çocuğun benliğinin sağlıklı bir şekilde gelişmesi için en önemli husus anne ve babanın kendilerini tanımaları, kendi benliklerinin farkında olmaları, sahip oldukları bilgi, duygu ve tutumları hakkında bilinçli olmalarıdır. Zira bir ayna görevi görecek olan anne-babanın nasıl bir benliğe sahip olduğu çocuğun gelişimini doğrudan etkileyecektir. Bu sebeple çocuk yetiştirmek (daha doğru bir ifadeyle insan yetiştirmek) kendini düzeltmek, kendini yetiştirmek yani kendini tanımaktır. Bir diğer ilke olarak aile bireylerini tanımayı zikredebiliriz. Bu da aile içerisinde sürekli ve canlı bir iletişimi gerektirir. Zira başta da belirttiğimiz gibi bir koyun sürüsü gibi değişken olan benliğe ilişkin, özellikle gelişim sürecinde, devamlı bir iletişime ihtiyaç vardır. Anne ve babalar çocuklarıyla duygu ve düşüncelerini paylaşmalı, çocuğun da paylaşmasını teşvik etmelidir. Çocuk, duygu ve düşüncelerini paylaştığında onu dinlemek çok önemlidir. Üçüncü ilke olarak sayabileceğimiz etkili dinleme çocuğun kendisine olan güveninin artmasını, değer gördüğünü anlamasını ve benlik saygısını kazanmasını sağlar. Etkili dinleme aynı zamanda aile bireylerinin birbirini tanımalarını da kolaylaştırır. Etkili bir dinleme gerçekleştirilen ve birbirini tanımaya çalışan bireylerin olduğu bir ailede empati kurma yeteneği gelişir. Kendini diğerinin yerine koyabilme, diğerinin duygu ve düşüncelerini anlayabilme anlamına gelen empati, aile içindeki pek çok sorunun, daha en başında çözülmesini sağlayan bir mekanizmadır. Empati kurmayı öğrenmiş bir çocuğun benlik gelişimi sağlıklı olacaktır. Dördüncü ilke olan empati ile birlikte son bir ilke olarak biz bilinci oluşturmayı sağlamış oluruz.4
Aslında az önce saydığımız temel ilkelerden uzaklaşmak bu engelleri ortaya çıkarır. Hızlıca saymak gerekirse önyargı, zihin okuma, suçlama, kişiselleştirme, savunmacı iletişim, imalı iletişim, dil ve ifade yetersizliği, yalvarıcı iletişim, hesapçı iletişim gibi engellerden bahsedebiliriz.5 Geriye de çocuğu, fıtratı bozucu etkilere karşı korumak kalıyor. Aksi halde çocuk eğitimindeki hatalar, onu bir ömür boyu etkileyen ve kişilik bozukluklarına yol açan “gelişimsel bir duraklama” ile yüzleşmek zorunda bırakabilir ve sonuçlarıyla aile ve toplum da yüzleşmek durumunda kalırlar.
“Çocuğu olan onunla çocuklaşsın.” hadis-i şerifi bize çocuk eğitiminde bir engin sayfa açmaktadır. Ölçü bozukluğuyla malul toplumlarda sosyo-kültürel öğelerden kaynaklanan pek çok sapmalar vardır. “Çocuğu beşikte sevmek” gibi yanlış bir ölçü, bunlardan sadece biri… Çocukları büyüklerinin yanında sevmemek gibi durumlar hakeza. Sevgi özürlü bir toplum negatif manada herhalde ancak böyle inşa edilebilirdi. Dini anlamda da bunun sakıncaları çoktur. Sevgisiz büyüyen bir çocuktan binbir türlü duygu davranış bozukluğunu bekleyebilirsiniz. Bireysel irfan açısından da nefsinin farkında olmayan insan unsurlarının toplumda yaygınlaştığını gözlemleyebilirsiniz. Kibirli sevgisiz, hased sevgisiz, riyakâr sevgisiz ucube kişilikler hep buradan doğmaktadır.
Yine aynı konsepte göre çocuklar, aile içinde “Güven ortamı, Dayanışma ve Sorumluluk Duygusu, Zorlukların Üstesinden Gelme, Kendini Gerçekleştirme ve Manevi Yaşamın Temellerini Atmayı”6 öğrenirler. Bu vesileyle insanlığın en muhteşem siması Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sözleri kulaklarımda çınladı:
Hz. Ali’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Çocuklarınızı şu üç haslet üzere terbiye ediniz: Peygamberinizin sevgisi, onun Ehl-i Beyti’nin sevgisi ve Kur’ân okumak. Çünkü Kur’ân okuyanlar, Allah’ın Arşı’nın gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde, peygamberler ve asfiyalarla beraber Arş’ın gölgesinde bulunacaklardır.” (Camiü’s-sağir, 311)
Çok muhkem bir örnek olması bakımından Şenel İlhan Beyefendi’nin çocuklarla eğitim boyutundaki ilişkilerine bir nebze de olsa değinmek isterim. Kendisi sevgisizliğin sonradan bulaştığını söyler. Sevgisizliğin nelere yol açtığını, insanın hayatına ne gibi olumsuzluklar kattığını çok iyi bilen Seyyidimiz; daha çocukluğundan başlayarak insanı gözlemler, yönlendirir. Bir bakıma insanın sevgi geçmişinde sevgi geleceğini imar eder. Çocuğun zihinsel ve duygusal gelişimine en önemli katkı, duygusal yakınlığa olan ihtiyacına iyi cevap vermektir. Çünkü mutlu bir çocukluk mutlu bir hayat demektir… Sevgi; sermayesi merhamet olan, yüreğe yapılan en güçlü yatırım… Minik yürekler için bu merhamet Seyyidimizin şahsında daha da kabarır, o hassas ve narin canlıya yönelik ayrı bir ustalığın sergilendiği bir titizliğe döner. O nedenle kendisi sevgisizliği ve sevgi gösterme eksikliğini çok büyük bir özür olarak görür. Özellikle “koşullu sevgi” konusundan sakınılmasını söyler. Çünkü ona göre sevgi koşulsuzdur, şartsızdır. Sevgiye şart koşulursa o sevgi olmaktan çıkar. Özellikle çocukların sevgiye inandırılması için gerektiği kadar ve inandırıcılık boyutunda, sevgi yoluyla şımartılması gerektiğini söyler:
“Küçük çocuklar sevildiğini test etmek ister. Çocuğun yetişme biçimine göre, kimi çocuk bardak kırar, kimi çocuk gecenin on ikisinde bağırarak anne ve babasının arasına yatar, kimi başka türlü haydutluklar yapar ama çocuğun amacı çok masumdur. Çocuklar, sık sık sevildiğinden emin olmak isterler. Sevildiğinden emin olma ihtiyacı içinde olduklarından da çok sık yaramazlık yaparlar. Bazıları 3-5 gün, bazıları 3-5 ay sürer, yaramazlıkları sakinleşir ve çocuk sevildiğinden emin olduğunda kendini sakin bir hayata bırakır. Ama bazıları yaramazlıklarını uzun bir zaman sürdürebilir. Ne yapmak lazım burada, anne ve babanın bunu iyi anlaması lazım. Yani belli ölçülerde çocuğu şımartmak lazımdır, bu bir ‘ihtiyaç’tır. Aşırı olmamak koşuluyla… Çok aşırıya kaçılırsa, yani şımarması kalıcı olacak bir formatta ise onun şımarıklığı biraz aşağı çekilebilir ama temelden halletmek asla mümkün değildir, yapmamak gerekir. Ben, çocukları bilerek ve isteyerek, kasıtlı bir şeklide şımartırım. Önce şımartırım sonra aşağı çekerim. Şımartmamın sebebi, insanoğlunun buna ihtiyacı vardır.”
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Küçüklerimize şefkat etmeyen bizden değildir.” “Çocuklarınızı çok öpün.” tavsiyeleri Seyyidimizin hayatının sevgi dolu sünnetleridir. Yanlış geleneklerle bu tabloya gölge düşüyorsa bu yanlışlıkları düzeltmeyi en önemli görev addeder… Sevdiğine sevdiğini ifade etmeyi, büyük küçük fark etmez, insan ilişkilerinin temeli sayar. Ziyaretler, davetler ve hediyeleşmelerle bu durumun görünür hale gelmesini de ısrarla uygulamamızı ister.
Sevgisiz yetiştirilen, yani sevgi görmeyen çocukların karakter, zekâ ve kabiliyet yönünden gelişmeyeceğini, duygu yönlerinin yeterince inkişaf edemeyeceğini tüm eğitimciler bilir ve söyler. Böyle çocuklar, ömür boyu olumlu iletişim kuramamanın sıkıntılarıyla yaşarlar. O yüzden eğitimciler sevgiyi ekmek, su, hava gibi elzem ihtiyaçlarla örneklendirirler. Sevgi ile büyüyenler, çevrelerinde de sevgiyi beslerler.
Bu nedenle Seyyidimiz; çocukların eğitiminden gelişme süreçlerinin sağlıklı gözlemlenmesine, sevgi dolu yetiştirilmelerinden ahlaki eğilimlerinin doğru ölçülerle yönlendirilmelerine kadar tüm problemleriyle yakinen ilgilenir. Gerçekten, herkesin kişiliğine saygı, çocukluğundan başlayarak kulluğuna verdiği değer, ahlaken gelebilecekleri en güzel yere gelmeleri hususunda gösterdiği çaba görülmeye değerdir…
Seyyidimiz eve gelen talebelerinin çocukları ile de yakından ilgilenir, onların her türlü ihtiyaçlarını düşünerek mutlu olmalarını ister. Öğrencisi Pelin Yürük, kendi evladı ile ilgili çok anlamlı bir hatırasını şöyle anlatır:
“Seyyidimizin İstanbul’daki evlerine gitmiştim, ancak oğlum Ali Ankara’da babaannesi ile kalmak istemişti. Kayınvalidem bir hafta sonra oğlumu İstanbul’a Seyyidimizin evine getirmişti. Seyyidimiz, Ali gelir gelmez önce beni yanına çağırdı ve ‘Ali’nin şu an babası yanında yok, Ali yalnız sayılır, onu biraz mahzun, üzgün görürsem senden bilirim. Onu mutlu etmeye çalış.’ diyerek sıkı sıkı tembihledi. Daha sonra Ali’yi çağırmamı isteyerek onunla konuşacağını söyledi. Seyyidimiz, Ali’yi karşısına aldı ve sanki 6 yaşında bir çocuk değil de yetişkin birisiyle muhatap olurcasına ‘Burası senin Seyyid dedenin evi, burada istediğin yaramazlığı yapabilirsin, kimse sana karışmaz. Burada eğlen, oyna, gül ve rahat et.’ dedi…”
Günlük yaşantımızda dahi insanın kendi ailesi bile yeri geliyor torununa, çocuğuna bu şekilde tolerans tanımıyor, tahammül etmiyor iken Seyyidimiz, talebelerinin çocuklarına o an neye ihtiyacı var ise, çok güzel bir dil ile ifade ediyordu. Bir çocuğun üstelik babası uzakta ve başka bir evde misafirlikte iken gireceği gariplik psikolojisinin tesirini öyle güzel örtüyor ve çocuğu o duygudan kurtarıyor ki, görülmeye değer… Çocuklar hangi ortamda olursa olsun sevildiğini, benimsendiğini, yaramazlık yapsa bile hoş görüleceğini, ikinci planda olmadığını hissedince ancak mutlu olabiliyor… Bu yüksek sevgi ve empati çocukların dünyasına Seyyidimizin varlığı ile yansıyınca çocuklar kendini güçlü ve değerli görüyor.
Seyyidimizde, yetişkinlerin aklî ve imanî meselelerini en anlaşılır hale getiren örnek ve anlatım biçimi çok etkileyicidir. Çocukların da ruhları, ahlakları ve karakterlerindeki değerin farkında olarak onların dünyasındaki inançların, soyut kavramların anlaşılmazlığını onların anlayacağı dilde öğretir ve izah eder. Küçük oğlu Seyyid Şenel’in çocukluğunda, “Babacığım Allah nerede?” sorusuna, “Oğlum, anneni seviyor musun?” dediğinde “Evet” cevabını alınca, “Sevgin nerede?” sorusunu sorar. Küçük oğlu kalbini gösterir… Bir çocuğa Allah’ın varlığı ve O’na duyulacak sevgi en güzel böyle verilebilir.
Kaynak: 1, 2, 3, 4, 5, 6, Gönül Dergisi Aralık 2021, Dr. Ahmet Güven/Röportaj.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir