Ben ve “Ben” 9 / Kenan Kurban

“Nihat Güçlü, suçunu itiraf et.” diye duyulan davudî, korkutucu, alaycı ve iğrenç ses, beş metrekarelik sorgu odasının soğuk duvarlarını delip önce bütün binada, sonra dalga dalga kâinatta yankılandı. Tavandan sarkan lambanın loş ışığı altında, Nihat’ın bütün saygınlığı alaşağı edilmek için gözleri siyah bir bezle sıkıca bağlanmış, elleri masaya, ayakları ise bir kürek mahkûmu gibi birbirine zincirle kösteklenmişti. Ne acı ki her daim merhametin dolunay gibi parladığı simasında ince ince akan kan dudaklarının yan tarafından sızıyordu.
Orta boylu, mavi gözlü, saçının ön tarafı dökülmüş, ince uzun burnu ve öne doğru sivrilmiş çenesiyle insanda kurnaz bir tilki hissi veren sorgudaki memur, bu kez Nihat’ın kulağına eğilip çok akıllı adammış edası içinde: “Sen şimdi ’Zenginim, elim kolum uzun, kılıcım keskin, sözleri muteber etkin dostlarım var. Burayı arayıp baskı kurdururlar. Pahalı avukat ordusu da işi kılıfına uydurur, sonra bir şekilde yırtarım.’ hesabı yapıp işlediğin organize terör suçunu utanmadan inkâr ediyorsun.” Sesini yükseltip aşağılarcasına: “İnsan mısın ulan sen?” dedi. Nihat ağzındaki kanı temizlemek için sol tarafına doğru tükürdü. Atletik duruşu ve giydiği dar gömleği patlatacak gibi duran kaslarından vücut çalıştığı belli olan, normal hayatta görseniz film artisti diyeceğiniz kadar yakışıklı, uzun boylu, davudî sesiyle ortamı inleten ikinci memur, üzerinde kan lekesi bulunan iri ve güçlü sağ eliyle Nihat’ın boğazını sıkarken ayağıyla Nihat’ın zincirli bacaklarını tekmeledi. Her hareketinden habis bir zevk aldığı belli olan adam, adeta güç denemesi yapıyordu. Nihat, şartların bütün menfiliğine rağmen çok dirençli ve diriydi. En sonunda boğazını boğa yılanı gibi saran el onu bırakınca kesik kesik öksürdü. Hızlıca nefes almaya çalıştı. Zorlansa da konuşmaya başladı: “Benim dostlarım burayı kesinlikle arayıp bulacaklar, beni kurtarmak için baskı kuracaklardır. Ama onlar zengin olduğum, benden bir çıkarları olduğu için veya beni kayırmak, iltimas sağlamak için değil, bana olan sevgilerinden, suçsuzluğumu bildiklerinden, bana inandıkları ve adaletin eksik, yalan delillerle yanlış tecelli etmemesi için beni arayacaklar.” dedi. Sızmaya devam eden kanı bu kez kibarca başını eğip sol omuzuna sildi ve devam etti: “Yalnız, siz bana yaptıklarınızda ileri gittiğinizin farkındasınız. Maalesef sorguyu kılıf edip şiddetten zevk almaya başlamışsınız. Şu an bunun hazzını yaşayın. Ama adalet tecelli ettiğinde bunun hesabını verecek, daha acısı, bir ömür yürek sızısı ve vicdan azabı çekeceksiniz.” dedi.
Tilki surat, eliyle ensesine vurup şımarıkça: “Bunak ihtiyar! Sen bizi tehdit mi ediyorsun?” dedi. Masanın üzerindeki dosyayı alıp sallayarak: “Bak, koruma müdürün Melih Akçalı, önce terör örgütü yöneticisi Şahin kod adlı Zabit Yolageldi’yi arayıp talimat vermiş. Sonra senin evinden sinyal veren 0892 498 23 11 numaralı kullan at telefona, ’Nihat Bey operasyon yarın bitiyor. İçiniz rahat olsun.’ diye mesaj atmış. Ha, bunlar uydurma diyebilirsin.” Dosyadan bir kâğıt çıkarıp havada salladı: “İşte adamının irtibatlı olduğu terör örgütü yöneticileriyle yazışmaları… Ayrıca Zabit elimizde, on milyon dolar para aldıklarını, kalan on milyonun iş bitiminde verileceğini, gün ve saat vererek itiraf etti. Senin anlayacağın dille söyleyeyim; her şey şüphe götürmeyecek kadar aşikâr iken, sen o küçük beyninle bizimle akıl oyunları oynayıp vicdan yaptırmaya çalışıyorsun. Asıl biz, senin körelmiş vicdanına seslenip zor olsa da suçunu itiraf etmen ve huzura ermen için çalışıyoruz.” dedi. Nihat istihzai bir tavırla: “Benim gözlerimi siyah bezlerle bağlayınca sizi göremeyeceğimi, avazınız çıktığınca bağırıp çığırıp, eziyet edince tırsıp korkaklar gibi haklılığımdan vazgeçeceğimi zannediyorsunuz. Bazı şeyleri görmek için göze ihtiyaç yoktur. Sizin o delil dediğiniz, inandığınız ve kanmamı istediğiniz zırvalar olmasa da bana şu anki muameleyi yapacaktınız. Asıl bu uydurmalarla siz, kamuoyu önünde haklı çıkmak, vicdanınızı rahatlatmak istiyorsunuz.” dedi ve sustu… O sükût edince ortamda bir dinginlik oldu. Sorgulayan ikili birbirlerine öfke dolu gözlerle bakıp dışarı çıktılar.
Gördüğü zulmün cezasını kendince kesme derdinde olan Sema, Savaş’ın hiçbir şartta hayır diyemeyeceği, insanın aklını zafiyete uğratan dünyanın en pahalı içeceğinden doldururken gözü de kapıdaydı. Burada aldığı her nefeste yaşadığı o kötü anlar gözünün önüne geldikçe midesi bulanıyor, kendine olan saygısını kaybediyordu. İçecekler elinde, üçlü chester koltuğunda oturmuş ve tabletiyle uğraşan Savaş’ın arkasından yaklaşırken: “Evet aşkım kendi ellerimle senin için hazırladığım” dedi. Savaş o kadar dalmıştı ki onu duymadı. Sema sesini duyurmak için ona doğru yaklaşınca, öldürülen Gönül’ün fotoğrafını tablette gördü ve masum yüzün haberini okuyup adice zevk alan Savaş’a baktı. O an bu gecenin şerefinin, bu insanlık dışı cinayetten dökülen kandan dolayı olduğunu anladı. Sema, amacına bir an önce kavuşmak arzusu içinde içeceğini Savaş’ın eline tutuşturdu. Savaş alışkanlık gereği ayağa kalkıp neşe içinde: “Planladığımdan daha önce gelen zaferin şerefine.” dedi ve bir dikişte bitirdi. Sema hemen tazelerken, içinden: “Büyük zaferler kazanırken küçük gördüklerin de senin kibir ve zulümden filizlenen imparatorluğunun sonunu getirecek. Hem de uzun süreli hiç bir tasavvura dayanmayan temiz ve safça atılan ufak bir adamla.” dedi. Savaş, zafer sarhoşluğundan, içtiği içeceğin verdiği sarhoşluğu bile fark edemiyordu. Kendisini güvende hissedip onu o yapan meşhur tedbirlerini bırakıp nihayetinde fitil gibi oldu. Sema’nın bileğinden tutup ağzından tükürükler saçarak bilindik şuursuz, saçma muhabbetlere başladı. Bir noktadan sonra kendini iyice saldı ve oturduğu kanepede sızıp kaldı. Sema’nın içi kan ağlayarak beklediği o an nihayet gelmişti. Kalkıp Savaş’ın sehpanın üzerinde duran telefonunu aldı. Savaş’ın uyanmayacağını bilmesine rağmen dumanı üzerinde tüten kötü hatıraların etkisiyle zayıf bir ihtimal de olsa her an Savaş’a yakalanacak olma hissi kalp atışlarını hızlandırdı. Elleri titremeye başladı. Ağzının kuruduğunu hissetti. O an Savaş kanepede sağdan sola dönünce cihazı elinden düşürecekti. Titrek ve telaşlı ellerle telefonu açmaya çalıştı. Fakat parmak izi istiyordu. Bir telefona bir de Savaş’ın boştaki sağ eline baktı. Yüzünü buruşturup “Hangi parmaktı?” diye düşündü. Bu sual beyninde korku içinde cevap ararken: “Allah’tan şifreyi retina taraması yaptırmamış. Şükürler olsun parmakları tek tek dener, bulurum.” dedi. Boştaki sağ elini yeni doğmuş bir bebeği kucaklarken gösterilen hassasiyetle tutup önce başparmağını denedi, başarısızdı; işaret parmağı olmadı, orta parmağı yine olmadı, yüzük parmağından çok ümitliydi fakat açılmadı son ümit serçe parmağı denedi ama hiçbir değişiklik yoktu, hâlâ ilk başladığı yerdeydi. Üstüne üstlük Savaş elini başına götürüp kaşımaya başladı. Geviş getiren bir inek gibi homurdandı. Hatta gözünü açacak gibi oldu. O an Sema’nın yüreği ağzına geldi. Telefon elinde dona kaldı. Gerçekten Savaş gözünü açsa ve telefonu onun elinde görse sorgusuz sualsiz camdan aşağı atardı. Neyse ki ağız şapırdatmalarıyla birlikte bu kez sağ tarafına döndü. Buz kesen Sema derin bir soluk alırken bütün hücrelerine sakin ol komutu gönderdi. Beyni kontrolden çıkartan hislerini baskılayınca Sema bir anda aydınlanma yaşadı. Savaş, sık sık sol eliyle hakaret maksatlı bilindik işareti yapardı. Topluma ve insanlığa düşman bu adamdan başka ne beklenirdi. Yine yumuşak ve hissiz dokunuşlarla sol orta parmağını telefona tutunca ekran açıldı. Derin bir oh çekti. Elini bırakırken içinden: “Hayatını düşmanlık üzerine kuran sevgisizlik ve bencillik çölünün efendisi, sana da bu yakışırdı.” dedi. Damarlarında akan kanın debisi düşmeye başlamıştı başlamasına ama telefonda neyi, nerede arayıp bulacaktı. Bu küçücük cihazlara dünyalar sığıyordu. Çöplüğün kapısını hangi anahtarla açacaktı. Refleks olarak fotoğraf galerisine girdi. Bağış gecesinde çekilmiş fotoğraflar ve Harika Koçak’ın yakın plan fotoğrafları vardı. O an çıldırdı… Yine de kıza acıyan gözlerle bakıp: “Zavallı… Biz, Savaş ve onun gibiler için sadece basit birer avız.” dedi. O anda korku eşiğini aştı. Hayatında ilk defa tehlike sınırlarını zorlayıp aşınca içinde koca bir dağ gibi hissettiği korkunun eşiğinden cesaretin sınırlarına girdiğini anladı. Cesaret ve akıl galebe çalınca telaş ve panik de kenara çekildi. Sağlıklı düşünce, yol göstermeye başladı. “Sen bu adamı ne diye kaydedersin?” Avcı yazdı, bulamadı. Cesur Cankatar Tuşe yazınca Tuşe Kuru Temizleme kaydı ekranda göründü. Hemen mesajların ekran görüntüsünü alıp kendine mesajla attı. Sonra Savaş’ın telefonundaki görüntüleri silip temizledi. İz bırakmamalıydı. Savaş’a bakıp: “Ne de olsa yakında bu telefona ihtiyacın kalmayacak ama şimdilik idare et.” dedi. Telefonu sehpanın üzerine geri bırakırken uykusunun en derin safhasındaki muzaffer komutan Savaş’a bakıp: “Şimdi bir filmin karesinde olsaydım pek çok seyirci, batık mal bulmuş mağribi gibi hemen, ’İşte salakça bir sahne, bir adam hemen nasıl küfelik olur sızar?’ der küçümserdi. Senarist ise bunu iyi bildiği için gerilim müziği eşliğinde flashback sahnesi yazar ve gözlerine sokarcasına uyku ilacını nasıl ustaca zerk ettiğimi gösterirdi…” Şişeyi eline alınca sanki o anı tekrar yaşadı… Oturduğu yerden kalkarken: “Sinema kafasını bırakıp gerçeğe dönmem lazım.” dedi. Dışarı çıkmak için toparlanırken Savaş’ın şerrinden emin olmak için tiksinerek üzerini pike ile örttü, başucuna: “Sevgilim çok tatlı uyuyordun, kıyamadım.” Altına kalp çizili mesajı başucuna iliştirdi. İlk defa av değil avcı olarak geldiği bu evde istediğini alarak, kendinden emin adımlarla kapıya doğru yürüdü. Bir çıt bile çıkarmadan kapıyı kapatıp çıktı. Her şey tamam olmasına rağmen yakalanma hissinden daha ziyade Savaş’ın iğrenç kişiliğinden dolayı geriliyordu. Bir zamanlar hayranlıkla sahip olmak istediği hayat tarzından şimdi utanç duyuyordu. O kötü anılardan hemen kurtulmalıydı. Asansörün çağrı düğmesini hızlı ve üst üste basmaya devam ederken ayakları istemsizce ritim tutuyordu. Nihayet kata gelince kapısı açılan asansöre attığı ilk adımla birlikte sağ eliyle giriş katının düğmesine bakmadan bastı. Dayanamayıp bir yandan da telefonundaki fotoğrafları incelemeye başladı. Artık beyni baskı, stres altında bile hızlı, doğru ve stratejik kararlar almayı becerebiliyordu. Giriş kata gelince sahte bir gülümsemeyle görevliye yaklaşıp: “Nasılsınız?” dedi. Adam her şeye rağmen zenginlerin kaldığı bu binada bir kadından, tatlı bir gülüşle kendisini önemli hissettiren soru karşısında gevşeyip biraz manalı: “İyiyim Sema Hanım. Sizi tekrar gördüğüme sevindim.” dedi. Sema, istemese de: “Evet, insan bir şeyleri paylaştığı insanlara, ortamlara ister istemez bağlanıyor, onları özlüyor.” dedi. Sonra duraksadı, yüzünü bir sorun varmışçasına hafiften buruşturup başını küçük küçük sağa sola sallayıp “Ya! Bir sorun var. Savaş pek uzatıp büyütmek istemiyor. Ama benim içim rahat edemediğinden sessizce çözmek istiyorum.” dedi. Adamın yüzü düştü: “Nasıl bir sorun, bizimle ilgili mi?” dedi. Sema elini hayır manasında göğüs hizasında sallarken: “Hayır, hayır… Dün gece galiba Tuşe Kuru Temizleme’den gelenler olmuş, onların görüntü kayıtları var mı?” dedi. Görevli gülümseyerek gevezece: “Evet, Savaş beyin özel kuru temizlemecisi, gizemli, karizmatik, babacan, bir o kadar da emekçinin yanında yer alan, kodamanların kirlilerini temizlemekten bıkmış Cesur Cankatar yoldaşım geldi.” dedi. Sema: “Görüntülerine bakabilir miyiz?” dedi. Görevli hafiften gerildi… Bakışlarında olmaz ama sizin hatırınıza oldurmanın yolunu buluruz ifadesi belirdi. Adam: “Normalde imkânsız ama sizin gün ve saati belli, bir kereye mahsus olmak üzere halledebiliriz.” dedi. Görevli kayıtları açtı. Cesur Cankatar’ın kendinden emin, bir o kadarda sakin tavırları yaptığı işte ne kadar kararlı olduğunu gösteriyordu. Adam, Cesur’un kılıflı elbiseyi aldığı görüntüleri gösterip: “Hepsi bu kadar.” dedi. Sema aradığını bulamamış, düşünceli halde: “Peki ya geldiği araç?” Görevli kaşlarını çattı: “Hımm, aslında şimdi siz sorunca hatırladım. Her geldiğinde aracı aynı yere sitenin dışındaki tek kör noktaya park ederdi.” dedi. Sema: “Yani, giriş ve çıkışta var ama park yerinde kaydı yok.” dedi. Görevlinin yüzünde sürpriz diye bağırmak isteyen sinsi bir gülüş belirdi: “Tam da öyle değil. O sabah bir site sakininin çizilen arabası için yaptığı şikâyet üzerine kör noktayı da gören hareketli bir kamera daha taktırmıştık. Hem de çözünürlüğü daha yüksek.” dedi. Sonra o kayıtları açtı. Sema’nın, yakalayıp çektiği ipin ucu geldikçe sevinci artıyor, kendine güveni geliyordu. Bazen bir düğümde takılıyor, onu da bir şekilde çözüyordu. Sonra biraz daha yol alıyor ama yine başka bir düğüm karşısına çıkıyordu. Her birini zorlanarak çözse de sonuca bir adım daha yaklaşıyordu. O farkında olmasa da bu, şüphelerini ve bildiklerini delillendirmek için hepsinden daha büyük bir adımdı. Görevli yeni kameranın maharetlerinden övgü ile söz ederken görüntüleri incelemeye devam ettiler. “Bakın kamera en ufak hareketleri bile algılıyor.” dedi. Sonra arabaya bindiği görülen Cesur Cankatar’ın araba içindeki görüntülerini yakınlaştırdı. “Emekçi dostu abimiz, arabanın içinde elbise kılıfının fermuarını açıyor ve içinden, evet içinden bir dosya çıkartıyor, hayret!” dedi. Görevlinin meraktan gözleri büyümüştü, yerinden toparlanıp ekrana doğru biraz daha yaklaştı. “Şimdi dosyadan da bir fotoğraf çıkartıyor.” dedi. Sema parmağını ekrana koyup heyecanla: “O fotoya yaklaştırır mısın?” dedi. Adamın kafası karışmaya başlamıştı. Denileni yapınca resimdeki yüz belirginleşti. Sema hemen tanıdı, bu Savaş’ın tabletinde gördüğü Gönül’ün fotoğrafıydı. Zihni otomatik olarak Savaş’ın telefonundan ekran görüntülerini aldığı yazışmalara gitti. Parçalar yerine oturuyordu. Sema hafif titreyen sesle: “Bu görüntüleri hemen kaydedip bana atar mısın?” dedi. Görevli bu kez: “Bir sorun mu var?” dedi. Sema teskin edercesine: “Kaygılanma, kimsenin başını belaya sokacak bir şey yok. Sadece işini iyi yapmayan birisine dersini vereceğiz. Hem bu katlandığın zahmetlerin karşılığını mutlaka alacaksın.” dedi. Görevli “Emeğin karşılığını bilen insanlar başka oluyor.” dedi ve Sema’nın söylediği video kayıtları ile Gönül’ün fotoğrafının olduğu kareyi telefona attı. Sema ayaküstü, hiç beklemeden gelen görüntüler ile Savaş’ın telefonundan elde ettiği bilgileri beyninde birleştirirken Tuşe Kuru Temizleme çalışanının sözleri kulaklarında yankılandı: “Kriminalde, kimyayı iyi bildiğinden karışık, gizemli işleri çözmesiyle ünlenmiş. Ha, bir de üstüne eczacılık okumuş. Doktorum diyenlere taş çıkarır. Adamı yatırır, narkozsuz dalağını alır da adamın haberi olmaz… Her zaman işinde bir numara… Sizce kaç kuru temizlemecinin bizzat cep telefonunu arayan özel müşterileri vardır. Sadece Cesur Cankatar’ın… Muhteşem biridir… Bir keresinde tesadüfen telefona gelen mesajı gördüm. Kimden gelmişti; A Klas Müşteri Savaş… Adamın değişik değişik müşterileri var.” Sema içinden: “Ah zavallı, senin patronunun ilgilendiği özel müşterilerin kirli elbiseler değil, onlara pürüz çıkartan insanlarmış… Cesur Cankatar sen üst düzey sosyetik bir tetikçisin.” diye geçirdi. Sema’nın işlenen cinayetler hakkındaki vukufiyeti derinleştikçe kanı çekildi, yüzü bembeyaz oldu. Olay terk edilmiş, kalbi kırık bir sevgilinin acı çektirip, intikam almasının da ötesinde daha dehşet verici ve büyük bir vaziyet almıştı. Dudaklarından: “Galiba bu beni aşıyor.” cümlesi döküldü. Görevli bütün olanları anlamaya çalışarak: “Sema Hanım, tamam mı?” dedi. Sema dalgın dalgın uzaklara bakarken görevlinin tekrar ve daha yüksek sesle: “Sema Hanım, tamam mı?” demesi üzerine başını adama çevirip donuk bir ifadeyle: “Tamam tamam… Teşekkür ederim.” dedi. Yürümeye başladı. Attığı her adımda karşı karşıya kaldığı vakanın vahameti karşısında dizlerinin bağı çözülüyordu. Aklı çıkmaz sokaklarda dolaşmaya başlamıştı. Bir yanda zengin, itibarlı bir iş adamı, diğer yanda teşkilatından ayrılmış, suç dünyasını ve sistemi iyi bilen eski bir emniyetçi vardı. Şimdiden bu işe kalkıştığına bin pişman olmuştu. Bilgisizlik ne güzeldi. Hiç olmazsa Savaş’ın yaptığı zulümler aklına geldikçe avazı çıktığınca en galiz sözleri söyler, en içten bedduaları yapar, içini rahatlatır, sonra da derin bir oh çeker, hayatına devam ederdi. Şu saatten sonra böyle yapsa da huzur bulamaz, yüreği soğumaz, kendisine saygısı yok olurdu. Artık bir yol ayrımındaydı. Ya hayatı pahasına da olsa gerçekleri bütün dünyaya faş edecek ya da biraz daha uzun yaşamak adına her şeyi kapatıp zillet içinde yaşayacaktı… Bu zillete düşemez, kendisine bahşedilen hayatı da akılsızca bir adım atarak israf edemezdi. Gözünün önünde hep o resim vardı: Bir yanda zerrelerine kadar parça parça edilerek insafsızca katledilmiş bir masum, diğer yanda bu vahşetin müsebbibi olarak işaretlenmiş bir baba. “Allah’ım ne büyük elem. Birileri bu gidişata dur demeli…” Gerçeğin peşinden gitmenin onu öğrenmekten daha zor ve büyük kahramanlık gerektirdiğini anlamıştı. Yüreği ve aklı birbirine zıt yönlerde ilerliyordu. Kırılma noktaları ve anları bitmek bilmeyen en zor anlardı…
Aydınlanmak isteyen gecede, sokak lambalarının loş ışıkları altında yürürken buruşuk, önemsiz bir temizlik fişini tam da çöpe atacakken onda yaptığı çağrışımın peşine düşerek buralara kadar gelişini düşünüyordu. Öğrenip tanık olduklarını havsalası almıyordu… Bundan sonra ise kimine göre bir tesadüf, kimisine göre ise kader onu bir yere yönlendirecekti. Gündüzün yorgunluğundan eser kalmamış dingin şehrin havasını içine tekrar tekrar çekti… Yine de gayriihtiyarî arkasını kolluyordu. Savaş’ın kiralık kötü adamlarından birisi bir ağacın arkasından, köşe başından sessizce çıkıp kendisini öldürecekmiş hissi düştüğü dehşet girdabında sağa sola savrulmasına sebep oluyordu. Tam böyle zamanlarda bir taksi de gelmezdi. Yüreğindeki son cesaret kırıntılarını da topladı. Yumruklarını sıktı, korkakça değil mertçe adımlar atarak yürümeye başladı. “Bari ölümüm yiğitçe olsun.” dedi. Bu vecd ile adımlarını atarken yürüdüğü kaldırımın sağından bir tıkırtının geldiğini işitti. Refleksle o yana döndü. Karanlıkta beliren nesneyi görmese de ayağında hissettiği yumuşak bir karın boşluğuydu. Bir ses duyuldu: “Miyav.” Hemen telefonun lambasını açınca ayağına çarpıp çöpün yanında kaçan kediyi gördü. Derin bir oh çekerken kedi için üzüldü. Oradan bir an önce kaçma hissi ve beyninin verdiği “Vakit kaybetme!” komutu hızlı ve cesur adımlarla yürümesini sağladı. Bir yandan yürüyor, bir yandan da telefondaki uygulamadan taksi çağırmaya çalışıyordu. Korkunun tesiriyle titreyen parmakları doğru tuşa basmada zorlanıyordu. Neyse ki arkasından gelen aracın farlarını fark edince dönüp baktı. Boş bir ticari taksiydi. El, kol hareketleriyle durdurdu. Şoförün şaşkın bakışları arasında arka koltuğa yığılıp: “Etiler” dedi. Şoför dikiz aynasından baktı, kadının korktuğu her halinden belliydi. Şoför müşterisine bir şeye ihtiyacınız var mı, dercesine baktı. Sonra hızlanarak yola koyuldu.
Devamı gelecek ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.