İrade-Özgürlük-Sorumluluk İlişkisine Dair… / Dr. Mehmet Ödemiş

“Özgürlüğün Trajedisi” adlı, insan iradesinin irdelendiği kıymetli bir eser yazdınız. Özgürlük nedir? Özgür irade konusu niçin epistemolojik bir sorgulama alanıdır? Niçin özgürlük üzerinde duruyoruz? İrade-özgürlük ilişkisi bize neler söyler?
Evet teşekkür ediyorum. Aslında bu kitap uzun soluklu bir doktora çalışmasının bir bölümünü oluşturuyor. Nörobilim açısından irade özgürlüğü konusunu çalıştık. Çalışmada öncelikle dinî düşüncede irade özgürlüğüne nasıl bakıldığını, batı düşüncesinde zihin felsefesi açısından daha çok irdelendiği için daha sonra zihin felsefesi bağlamındaki tartışmaları ele aldık. Son olarak da nörobilim verileri bağlamında irade özgürlüğü tartışmaları nelerdir, nasıl neticeler ortaya çıkarılmış ve bunun insana, topluma dönük yaratacağı sonuçlar nelerdir, bunları incelemeye çalıştık. Sözünü ettiğiniz Özgürlüğün Trajedisi isimli ikinci kitabımız, bu doktora çalışmasının üçüncü bölümünün gözden geçirilmiş bir baskısını oluşturuyor.
Doğrusu özgürlüğün efradını cami ağyarını mani bir tarifini yapmak çok kolay değil. Çünkü farklı perspektiflerden farklı bilim dallarının terminolojisinden konuya yaklaştığımızda farklı farklı özgürlük tarifleri ortaya çıkacaktır. Ancak kısaca özgürlüğü “insanın herhangi bir dışsal müdahalenin ya da içsel ayartıcının etkisi/baskısı altında kalmadan öznel benliğiyle serbest bir şekilde ortaya davranış koyması” şeklinde tarif edebiliriz.
Özgürlük niçin önemli, neden düşünce tarihi boyunca tartışıldı? Çünkü “İnsan özgür değilse hiçbir şey değildir.” Bu cümlenin hem epistemolojik hem de ontolojik bir çağrışımı var. Ontolojik anlamı, insanın diğer canlılar karşısında tırnak içerisine alınmasını sağlayan en önemli özelliği onun özgür oluşunda saklıdır. Şayet insan doğadaki diğer canlı ve cansız varlıklar gibi doğal determinizmin bir parçası olarak belli nedensel ilişkilerin sonucunda hareket ediyorsa onun ontolojik anlamda tırnak içine alınmasını yani diğerlerinden üstün ya da özel tutulmasını sağlayan hiçbir niteliği yok demektir. Teolojik açıdan konuya yaklaştığımızda insanı mükellef yapan niteliğin doğru ve yanlışı seçebilmesinde yani özgürlüğünde yattığını görüyoruz. İnsan, inanma kabiliyetine de inkâr etme kabiliyetine de sahip, evrendeki bilinen yegâne varlıktır. Kur’anî literatürden konuya yaklaşacak olursak onu eşref-i mahlûkat yapan da esfel-i sâfilîn yapan da seçebilme iradesinde/özgürlüğünde yatar. Aynı şekilde yaratılışı söz konusu olduğunda melekleri bile hayrete düşüren ve meraklarını celbettiren niteliği, onun kötüyü yapabilme istidadına sahipken iyiyi seçip yeryüzünü iyilikle imar etmek, iyilikle doldurmak ve hem dışarıdan hem içeriden onu otantik benliğinden yani fıtratından uzaklaştırıp bambaşka birine dönüştürmeye yönelik müdahaleler karşısında direnebilme yetkinliğidir. Bu da ancak hür bir irade ile mümkün olur. İnsanı mümeyyiz kılan, ayrıcalıklı hale getiren özelliği; hata ve kötülük yapabilme şansı/imkânı varken iyilik ve güzelliği seçmesinde gizlidir. Bunu sağlayan yapısal aygıtımız ise iradedir.
Kısaca ifade edecek olursak insanın dinî anlamda mükellef bir varlık olmasını, ahlâki çerçevede özne olmasını, hukuken fiillerinden sorumlu bir varlık olmasını garanti altına alan temel ontik özelliği özgür bir iradeye sahipliğidir. Bu yüzden ilk bakışta radikal ve marjinal gibi görünen bu ifadeyi kullanıyoruz: “İnsan özgür değilse hiçbir şey değildir.”
İnsanın eylemlerini özgürce yapabilme yetkinliği anlamında, klasik İslam düşüncesinde kullanılan kavram; ihtiyâr kavramıdır. Haddizatında özgür iradeyi felsefî bir problem olarak ilk ele alan düşünür Aristo da iradenin amacını, iyinin gerçekleştirilmesi şeklinde niteler. İhtiyâr kelimesi hayr kelimesiyle aynı kökten gelir ve seçme özgürlüğünün temelde iyiyi seçmeye yönelik bir tabii eğilimi barındırdığını ifade eder. Tıpkı inancın fıtri olmasındaki gibi. İnsan fıtratına yabancılaştıkça yaratıcıya da yabancılaşır. Yaratıcıya yabancılaşan insan kendine de yabancılaşır. Nihayetinde psikolojide adına alinasyon denilen olgu, bireyin dünyasında kaotik bir noktaya varır. Özgürlüğün gerçek bir özgürlük olabilmesi için alternatifler bulunmalı ve kişi dilediğinde kendisinden beklenenin dışında yanlışı, batılı, çirkini, kötüyü, gayrimeşruyu ve tiksinç olanı da tercih edebilmelidir. Ancak formül bu şekilde tesis edildiğinde özgürlükten söz etmek mümkün hale gelir.
Özgür irade konusunun epistemolojik bir soruşturmaya muhatap olmasının temelinde ise modern bilimin irade ile ilgili sorgulamasının metodolojik açıdan sorunlu oluşu yatar. Çünkü modern bilim, indirgemeci bir yaklaşımla semavi dinlerin özel bir varlık olarak nitelendirdiği evrenin seçkin ve seçilmiş türü nazarıyla baktığı insanı tek hücreli basit bir organizmayla eşitlemektedir. Modern bilim felsefesi ne yazık ki biyolojinin ve son yıllarda nörobiyolojinin bilim camiası içerisinde ön sırada yer almasıyla birlikte insana yönelik çok acımasız bir hamleye kalkışmıştır. Öyle ki bu paradigmada insan tesadüfen ortaya çıkmıştır. Varoluşunda herhangi bir sırrın, herhangi bir gizemin, herhangi bir kutsal dokunuşun bulunmadığı; öznesiz evrim süreci içerisinde tesadüfi koşullara bağlı olarak varlık kazanmış alelade bir canlıdır. Semavi dinler insanı Tanrı’nın ruhunu taşımakla niteleyerek onu çok özel ve seçkin bir yere koyarken, natüralist modern bilim anlayışı, insan da dahil evrendeki tüm oluşu kör bir rastlantının eseri olarak görmektedir.
Düşünce tarihi boyunca insan genellikle ruh ve bedenden müteşekkil bir varlık olarak tanımlanmıştır. İnsanın zihinsel ve bilişsel yetenekleri gayri maddi bir cevher, bir nitelik olarak hep ruha atfedilmiştir. Ruh dediğimiz olgu, maddi dünyanın ötesinde tümüyle metafizik bir özelliğe sahipti. Ruhun maddi dünyanın ötesinde manevi bir yapıya sahip oluşu, onun maddi dünyanın nedensel ilişkilerinin cebrinden korunmasını sağlıyordu. Ruhun insan tanımındaki yerini özellikle 17. yüzyılda Descartes tekit etti. Ortaya koyduğu evren anlayışıyla insan ruhu dışındaki bütün yapının mekanik bir şekilde işlediğini savunurken Descartes, ruhun tümüyle bu sistemin dışında kaldığını, bir istisna olduğunu savundu. Fakat özellikle Darwin’le zirve yapan süreçte durum yavaş yavaş tersine dönmeye başladı. O saatten itibaren artık bilimin ortaya koyduğu bütün bulgular neredeyse fizik, kimya, psikoloji ya da biyoloji alanındaki bütün bulgular insanın aleyhine oluşacak şekilde kullanılmaya başlandı. Kısa bir süre sonra ruhun varlığı reddedildi. İnsan sadece monist ve maddeci bir açıklamaya mahkûm edilerek manevi yanı görmezden gelindi. Ruh kavramı, mitolojik ve uydurma bir kavrama dönüştürüldü. Beyin hakkındaki bilgilerimizin yetersiz olduğu zamanlarda ortaya çıkan gizemi açıklamak için üretilmiş bir hayalî kavram olarak değerlendirildi. Ruhun varlığını savunarak insanı düalist bir tanımla açıklamaya çalışanlar, modern bilimcilerin nazarında gericilikle suçlandı. Peki bu yeni paradigmada kadim düşünce boyunca ruha atfettiğimiz yeteneklerimiz nasıl açıklandı? Özellikle biyolojinin daha sonra da nörobiyolojinin atılım yapmasıyla birlikte beyin hakkındaki bilgilerimiz gelişti. Aslında insanın düşünen organının beyin olduğunu Hipokrat’tan Galen’e kadar çok eski tarihlerden itibaren dillendirenler vardı. Ancak Aristo gibi ünlü bir ismin düşüncenin kalple ilgili olduğunu söylemesi, bu düşüncenin uzun yıllar makes bulması ve tartışılmamasıyla sonuçlandı. Fakat beyin hakkındaki bilgilerimizin 17. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş artmaya başlaması; insanın düşüncelerinin, duygularının, iradesinin, bilincinin ve zihinsel yeteneklerinin bütününün beyin faaliyetleri ile ilgili olduğunu tartışmasız bir şekilde ortaya çıkardı. Dolayısıyla zihinsel yeteneklerin faili olarak bir anlamda asırlar boyunca nitelendirilen ruh, hayalî bir kavrama dönüştü ve ruh kavramı yerini zihin, bilinç ve daha sonra da beyin kavramına bıraktı.
Buraya kadar çok önemli bir tartışma alanı ortaya çıkmadı ancak son kertede bilişsel yeteneklerimizin bütününün beynin nedensel ilişkilerinin tesadüfi sonuçlarından ibaret olarak tanımlanması, bilincin ve özgür iradenin sadece bir illüzyon/yanılsama olarak nitelenmesi, modern bilimin bulgularından hareketle insanın ontik değerine indirilen son darbeydi. Sorun tam olarak burada baş gösterdi. Bilinçli bir varlık olarak nitelendirdiğimiz insanın bilincinin bir yanılsama olduğu, özgür iradeye sahip olarak nitelendirdiğimiz insanın özgür iradesinin beynin kendisine oynadığı bir oyundan ibaret olduğuna dair yorumlar ve geliştirilen doktrinler insanı din, toplum, doğa ve Tanrı karşısında sorumsuz bir varlık haline getirdi. Deneysel bilimin son yarım yüzyılda ortaya koyduğu ve hem yapılış tarzı hem sonuçları farklı yorumlara açık olmasına rağmen natüralist ve monist perspektiflerden hareketle materyalist ve ateist bakış açısıyla yapılan değerlendirmeler, bizi ahlâki, hukuki ve dinî mükellefiyeti olmayan yeni bir insanla yüzleşmek zorunda bıraktı. Bu yeni paradigmada insanın payına bir nihilizm çukurundan başkası düşmedi. Tıpkı Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’de kahramanlarından birine söylettiği gibi: “Tanrı yoksa artık her şey mubahtı.” Çünkü geleneksel felsefede Tanrı’nın varlığı aynı zamanda insanın kendi dışındakilere yönelik sorumluluğunu da ifade ediyordu.
Evet kuşkusuz bilim, insanın bugün sahibi olduğu ve konforlu bir hayat yaşamasını sağlayan imkanların geri planındaki faaliyetin adıdır ve bu anlamda çok değerlidir. Özellikle Kur’an-ı Kerim insanı bilim yapmaya, düşünce üretmeye, doğayı daha yakından tanımaya teşvik eder. Bununla ilgili Kur’an’da doğrudan ve dolaylı yüzlerce ayetin varlığından bahsedebiliriz.
Bilimsel bilginin en önemli özelliğinin değişebilirlik ve yanlışlanabilirlik olduğunu unutmamamız gerekir. Ünlü kuantum fizikçisi Niels Bohr, “Bugünün bilimi yarının mitidir.” diyerek bu hususa dikkat çeker. Bilimsel bilginin en önemli özelliği yanlışlanabilirlik iken ve bilim tarihi bilimin ortaya koyduğu bilgilerin sürekli revize edildiğinin sayısız örnekleri ile doluyken bugün esrar kapısı hâlâ aralanmamış bir organ olarak beynin faaliyetleri üzerinden insanı tanımlamak aşırı bir iddiadır. Üstelik metafiziği küçümseyen hatta reddeden bu bilimci anlayış, bu çıkışıyla metafizik iddialarda da bulunmaktadır.
Özellikle dinî açıdan insanı insan yapan en önemli haslet, onu Allah nazarında sorumlu kılan en önemli nitelik, özgür seçimler yapabilmesinde saklıdır. İçinde bulunduğumuz çağda meşruiyet gücü çok büyük olan bilimsel bilgiden yola çıkarak insanın özgür iradesinin olmadığını, bilinçli olarak ortaya koyduğu davranışlarının da aslında bir yanılsama olduğunu yahut öznesiz nedensellik zincirinin bir çıktısı olduğunu savunarak insanı hiçleştirmek, canlılar âlemi içerisinde sıradanlaştırmak, en başta ahlâka, hukuka ve dine yönelik problemler doğuracaktır.
Yaptığımız araştırmalardan çıkardığımız sonuçlardan biri, özellikle dinler açısından özgür iradenin öneminin farkında olan ateist yaklaşımların, bu tezlerle adeta dinin ayağının altındaki halıyı çekmek istemeleridir. Bu nedenle kitabımıza başlarken bilimsel bilginin önemini tartışmasız bir şekilde ön kabul olarak vurguladıktan sonra modern bilimin ortaya koyduğu dataların, tartışmasız bir şekilde mutlaklaştırılmasına ve otorite kabul edilmesine bir şerh düşülmesi gerektiğinin altını çizdik. Bugün yinelediğimiz sayısız deney sonucunda bir hipotez geliştirebiliriz fakat gelecekte elde edeceğimiz yeni bilgiler, bu hipotezi çürütebileceği gibi revizyonunu da zorunlu kılabilecektir. Sonuçları bu metodik ilkeyi göz önünde bulundurarak değerlendirmek önemlidir. Çünkü gerek bilinç üzerine yapılan araştırmalar gerek beyin üzerine yapılan araştırmalardan ortaya çıkarılan sonuçlar ateist ve antiteist amaçlar için araçsallaştırılmakta ve bilimsel bilginin meşrulaştırıcı ve otoriteryen etkisi özellikle gençler üzerinde istismar edilerek dinlerin ortaya koyduğu geleneksel ve kadim savlarla inanç sarsılmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple ilk amacımız bilimsel bilginin epistemolojik değerini tartışmaya açmak olmuştur.
Günümüzde insan iradesine dair indirgemeci, bilimsellik iddiasındaki paradigmalar neler söylüyor, insana verilen değerle ilgili kaygılar açısından hümanizm vb. modernistik görüşleri değerlendirir misiniz? Sizce natüralist bilimci felsefe bir sönümleme dönemine girdi mi?
Sondan başlayacak olursak natüralist bilimci felsefe bir çözümleme dönemine girmedi. Tam aksine bu damar kendini bilimin verilerinden yola çıkarak daha da kuvvetlendirmeye devam ediyor kanaatimce. Hümanizm başlangıçta Tanrı’ya ve dinlere karşı insanın özgürlüğü adına hareket eden, insanı merkeze alan bir felsefî yaklaşım olarak ortaya çıkmış olsa da gelinen noktada insan karşıtı bir rol üstlenmiş durumdadır. Bu yüzden içinde bulunduğumuz evreye, bütün janjanlı, insancı görünene, ambalajına rağmen post hümanizm tabirini kullanmak yerindedir. Bugün egemen modern bilim anlayışının temel kabulleri kadim insan tanımlarının ve irfan dediğimiz kavramın reddine dayanır. Çünkü hümanizm dediğimiz düşünce, özünde Hristiyanlıkla köklü bir hesaplaşmadan ortaya çıkmıştır. Din-bilim çatışması dediğimiz kanlı bir meydan muharebesinin sonucunda zuhur etmiştir. Yani bir reddiye ve çatışma geleneğinin ürünüdür hümanizm. Modern bilim açısından kilisenin temsil ettiği Hristiyanlık, Mircea Eliade’nın tabiriyle “Kovulmuş insanın dinidir.” Öyle ki bu dinin tanrısı, Nietzsche tarafından öldürülmüştür. Hümanist felsefeye göre, insanın kendi aklının ve acizliğinin bir çıktısı olan Tanrı’ya inanmak bir tür köleliktir. Bu kölelikten azat olmak için de tüm dinlere ve onların tanrılarına karşı mesafeli olmak gerekir. Daha sonra anlaşılmıştır ki hümanist felsefe aracılığıyla tek bir Tanrı fikrinden kaçan insan, efendisiz bırakılmayacak ve sayısız Tanrı’ya kölelik etmek zorunda kalacaktır ki bugün modern insanın yaşadığı şey tam olarak budur. Aydınlanma ile birlikte insan aklı o kadar kutsanmış, o kadar yüceltilmiştir ki aklın bir başkasının kılavuzluğuna ihtiyacı yoktur. Bu anlamda insanın özgür olabilmesi için dinler de dahil tüm vesayetlerden ve tüm rehberliklerden bağımsızlaşması zorunludur.
Bilim karşısında istemsiz bir şekilde geri adım atmak zorunda kalan kilisenin temsil ettiği Hristiyanlık, aydınlanmanın ortaya koyduğu yeni paradigmalar karşısında sessiz kalmak zorunda kalmış ve ikna edici cevaplar üretecek yetkinliği çoktan geride bırakmıştı. İnsanın doğa ile kurduğu ilişki üzerinden elde ettiği yeni bilgi ve bu bilgiyi pratik hayata dönük olarak bir katma değere dönüştürmesi, aklın yegâne kılavuz olarak kabul edilmesi için yeterli görülmüştür. Artık bundan sonraki süreçte hayata bakış tanrıcı esaslı değil, insancı yani hümanist temelde gerçekleşecekti. Öyle de oldu.
“Eritis sicut dii scientes bonum et malum.” Kitab-ı mukaddeste geçen bu ifade “İyi ve kötüyü bileceksiniz ve Tanrı gibi olacaksınız.” mealine gelmektedir. Yani iyinin ve kötünün, faydalı ve zararlının insan tarafından herhangi bir rehberlikten uzak olarak yekpare bir şekilde bilinmesi insanın tanrısallaştırılmasının kitabi referansını teşkil etmiştir.
Nihayetinde şunu söyleyebiliriz: Aydınlanmayla beraber başlayan hümanist düşünce, insanı önce alabildiğine yüceltmiş, adeta göklere çıkarmış; ardından biyolojinin temel bilimler içerisinde merkeze oturmasıyla birlikte yeni bilim felsefesinin natüralist indirgemeci bir mahiyet kazanmasıyla ilerlemiş ve sonunda göklere çıkarılan insan, tepetaklak aşağı bırakılmıştır. Gelinen noktada insan bir anlam bunalımı ile ve tanrısız bir din sayılabilecek hümanizmle baş başa kalmıştır.
İnsanın ontolojik gerçeği açısından irade nasıl değerlendirilmeli? Bizim inanç dünyamızda bu konuda tahkim edilmiş bir düşünce varsa nasıldır?
Burada sorulması gereken sorulardan bir tanesi şudur: Özgür irade konusu bilimin mi yoksa inancın mı konusudur? Bize göre özgür irade konusu temelde inancın konusudur. Çünkü özgür irade dediğimiz şeyin maddi bir karşılığı olmadığından dolayı deneysel bilimin konusu olarak değerlendirilemeyeceğini düşünüyoruz. Fakat modern bilim özgür iradeyi ve bilinç kavramlarını deneysel bilimin konusu haline getirmek için bu kavramları beyindeki çeşitli nöronların işlevlerinden ibaret olarak açıklamaya çalışmaktadır. Bu anlamda düşünce, duygu, vicdan, özgür irade maddidir. Bilinç çeşitli nöronların fonksiyonları ya da onların bir epifenomeninden ibarettir. Kısacası zihinsel durumlar olarak nitelendirdiğimiz her şey, aslında biyolojik bir temele bağlı olarak gerçekleşmekle kalmamakta, daha ötesinde beyin biyolojisinin bizatihi kendisidir. Özgür irade ve benlik gibi soyut olduğu düşünülen kavramlar biyolojik ve kimyasal formüllerle açıklanabilir, genler ya da çeşitli çevresel etmenlerin biyopsikolojik ve deterministik açıklamalarına hapsedilebilir niteliktedir. Özgür irade problemi bu anlamda işsiz felsefecilerin entelektüel meşguliyetlerinin bir konusu olacak kadar anlamsız, sahte bir problemdir. Kuşkusuz insanın özgürlüğünü sınırlandıran pek çok faktör vardır. Bunlar arasında kalıtım, egemen devletin yasaları, psikolojik unsurlar, nörobiyolojik süreçler, kültürel determinizm, doğada hüküm süren fizik yasaları vb. sayılabilir. Fakat insanın özgürlüğü üzerindeki bu sınırlamaların hiçbirisi özgürlüğü bütünüyle ortadan kaldıracak bir kudrete sahip değildir. Failin iradesine bağlı olarak dış ve iç kuvvetlerin zorlayıcı etkilerinden bağımsızlaşarak gerçekleşen her eylem için özgür eylem nitelemesini kullanabiliriz. Özgür irade tartışmalarının nörobiyolojik kapsamda tartışılmasına neden olan önemli deneylerden birini yapan Benjamin Libet dahi bireyin yapmak istediğini seçmek veya karar vermek için Tanrı tarafından verilen bir kapasiteye sahip olduğunu savunur ve bu insana has yeti, doğanın fiziksel yasalarının determinist zorlamalarını aşacak kudrete sahiptir.
Kur’an’ın bu konuda ne söylediğine gelince… Kur’an-ı Kerim’de hem kaderciliği/fatalizmi hem de irade özgürlüğünü vurgulayan ayetlere rastlamak mümkündür. Fakat Kur’an-ı Kerim’den herhangi bir konuyla ilgili netice alabilmek için bütüncül okuma dediğimiz bir yöntemle hareket etmek şarttır. Yani konuyla ilgili Kur’an’a serpiştirilmiş bütün ayetleri bir araya getirmek, bu ayetlerin hangi koşullarda indiğini, bağlamlarını, sebeb-i nüzullerini bilmek ve sonuca öylece varmak zorunludur. Aksi takdirde ilahî kelamın kastının ne olduğunu anlamak mümkün olmayacaktır.
Ulema, insan özgürlüğünün sınırlarıyla ilgili çok erken dönemden itibaren teoriler geliştirmiş ve bu konu mütefekkirlerimizin baş mevzularından birisi haline gelmiştir. Bu yüzden denilebilir ki insan özgürlüğü ile ilgili İslam düşünce tarihinde erken dönemden itibaren çok önemli fikirler serdedilmiş ve nazariyeler geliştirilmiştir. Zamanın çok ötesinde bugünkü tabirle hümanist diyebileceğimiz bazı yaklaşımlar ortaya çıktığı gibi daha dengeli yaklaşımların ya da kaderciliği çağrıştıran bazı teorilerin de ortaya atıldığını söyleyebiliriz. Bu bağlamda kaderci görüşü Cebriyye temsil ederken özgürlükçü yaklaşımı Mutezile temsil eder. Ehl-i Sünnet ise insanın fiilleri üzerindeki etkinliğini kuramlaştırırken daha dengeli bir yol izlemiş ve görece teosantrik diyebileceğimiz bir yaklaşım ortaya koymuştur. Kitapta da belirttiğimiz gibi bu konuda en tutarlı teolojik izah Matüridi ekolden gelmiştir. Matüridi düşünce, insanın sınırlı bir özgürlüğe sahip olduğunu kayıt altına alarak kendi fiillerinden açıkça sorumlu tutulmasını sağlayacak bir doktrin geliştirmiştir.
Kutsalla barışık yeni bir paradigma olmalı mıdır? Bilim din ilişkisi açısından daha iyi bir noktaya gittiğimizi doğrulayan nedensellikler için neler söylenebilir? Nöroteoloji bu konuda bir fırsat olabilir mi? Sonuç olarak insan özgür ve sorumlu mudur?
Kuşkusuz kutsalla barışık yeni bir bilimsel paradigma geliştirilmek zorunda. İslami bilgi teorisi, insan ve doğa ile ilgili bakış açılarında manevi bir temeli barındırır. Kur’an ayetleri nasıl Allah’ın varlığına birer kanıt niteliği taşıyan metinlerse doğadaki her bir yasa ve her bir varlık da Allah’ın varlığına kanıt değeri taşır. Bu yüzden Müslüman bir araştırmacı doğayla ya da insanla ilgili bir araştırmaya giriştiğinde onları öznesiz bir evrim sürecinin sonunda ortaya çıkmış bir nesne nazarıyla değerlendirmez. Baktığı her şeyde, keşfettiği her yasada, hayran kaldığı her tasarımda yaratıcının imzasını görür ve bu anlamda fizikle metafiziği birleştirerek bütüncül bir yaklaşım ortaya koyar. Yani araştırma yaparken “nasıl” sorusunu sorduğu gibi “niçin” sorusunu da sorar ve bütün sorulara kapsayıcı bir cevap bulmaya çalışır. Fakat ne yazık ki modern dominant bilgi teorisi, tanrısız ve kutsalın dokunuşundan yoksundur. İrfan kavramının öne çıktığı İslami epistemolojide, doğayla kurulan ilişkide maksat, Yaratıcı’nın sanatını keşfedip anlayarak imanı kuvvetlendirmektir. Modern bilimin bilgi anlayışında ise bilginin amacı doğaya hükmetmektir. Bu yüzdendir ki modern bilim anlayışının dünyamızı getirdiği nokta ne yazık ki bizi yaşamak için yeni gezegenler aramak zorunda bırakmasıdır. Bugünkü bilim anlayışının insana yöneltilmiş bir nagant olduğunu söylemek bu anlamda hiç de abartılı olmayacaktır. Fizik ve metafiziği bir arada düşünebilen, “nasıl” ile “niçin” sorusunu birlikte değerlendirebilen, farklı bilgilenim süreçlerinin mümkün olabileceğini kabul eden, elde ettiği bulguları dogmalaştırmayan, materyalist ve natüralist kalıpları aşabilen yeni bir bilimsel anlayış insanlığın yegâne umudu olacaktır.
Nöroteoloji konusuna gelince… Kavram ilk defa ünlü psikolog William James tarafından kullanılmış. Bugün nörobilimler içerisinde henüz çok yeni bir alt disiplin. Ve daha çok ibadetler, dua gibi dinî ritüeller esnasında beynin hangi bölgelerinin aktive olduğunu ve bunun insan benliğinin oluşumunda, gelişiminde ne tür etkiler yarattığını anlamaya çalışan bir yaklaşım. Alanın uzmanları dinî deneyim esnasında insan beyninde neler oluyor, bunu kavramaya çalışıyorlar. Fakat burada natüralist-ateist bilimciliğin, verileri suistimal ederek tartışmalı verilerden mutlak hipotezler geliştirmeye çalıştığını görüyoruz. İnancın, beyindeki kimi nöronların işlevine indirgenmesi bunlardan biri. Zihni beyinle eşitleyen bir mantalitenin zihinsel olan her olguyu nöron-sinaps ilişkiselliğine zorlaması şaşırtıcı değil elbet.
Kuşkusuz insanın özgürlüğünü sınırlayan pek çok dahili ve harici faktör var. Fakat bütün bunlara rağmen insanın kaderi özgürlüktür. Ahlâki, hukuki ve dinî mükellefiyeti garanti altına almak için bizi zorlayan bir paradigma çerçevesinde bunu söylemiyoruz. İnsan, özgür olduğunu hem bilkuvve hem de bilfiil olarak idrak eder. Bilinçli bir varlık olarak insan, özgürlüğünün farkında ve şuurundadır. Bir davranışın ortaya konulmasında, farklı seçeneklerden herhangi birinin tercih edilmesinde çeşitli nedenlerin devreye girmesi ve belli bir sebeplilik çerçevesinde tercihlerin yapılması o davranışın zorunlu olarak gerçekleştiği ve özgür iradeyi ortadan kaldırdığı anlamına gelmeyecektir.
Bilime hak ettiği değeri verelim fakat bilimi bir tapınak, bilimciliği new age bir din haline getirmeyelim. Buna dikkat etmek ve burada şimdi her şeyi bildiğimizi, anladığımızı düşünmek asıl sanrıdır. Bundan da kaçınmak gerekir. Bütün taarruzlara rağmen özgürlüğü savunmalıyız; zira özgürlüğü savunmak, insanı savunmaktır. İnsanı, koşullanmış bilimsel bilgi karşısında savunmak zorunda kalmaksa asıl trajedidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir