“Kendimize kurduğumuz tuzaklar” derken tam olarak neden bahsediyoruz? İnsan neden bilinçli olarak mutlu olmak, başarılı olmak isterken, kendi elleriyle önüne engeller dizer? Bu çelişkinin psikolojik açıklaması nedir?
“Kendimize kurduğumuz tuzaklar” derken tam olarak sizin tanımınızla kendi ellerimizle önümüze engeller koymaktan bahsediyoruz. Kendimizi sabote etmek olarak da geçiyor bu tanım. Uzaktan bakıldığında gerçekten bir çelişki gibi görünüyor. Fakat içeride işleyen sistemi kısaca özetlemeye çalışacağım. İnsan tabii ki başarılı olmak, öz güvenli olmak, kendini iyi ifade etmek, yeterli olmak istiyor. Tam da bu sebepten yine aynı temadan çıkan bazı kaygı ve korkuları oluyor. Başarılı olmakla ilgili derdi olan bir insanın başaramamaktan korkması kadar doğal bir süreç yoktur. Yani bu korkular, kaygılar çok anlaşılır bir yerde duruyor.
Biz insanlar acıdan kaçmak, hazza ulaşmak gibi dürtülerle doğuyoruz. Bizi rahatsız eden duyguları da hissetmek istemiyoruz. Bu sefer sırf başaramamak korkusuyla ders çalışmayan, rezil olurum korkusuyla sosyal ortama çıkmayan, kaygılarından dolayı hayatını bir kenara bırakan insanlar oluveriyoruz. Kaçmaya ve kurtulmaya çalıştığımız şey aslında duygularımızmış gibi görünürken bir bakıyoruz hayatın kendisinden kopmuşuz. Tabii bir de duygulardan kurtulamamakla birlikte duygunun tam da göbeğinde buluruz kendimizi.
İnsanların kendilerine en çok hangi alanlarda tuzak kurduğunu gözlemliyorsunuz? Ve bu tuzaklar günlük hayatta nasıl görünüyor, somut örnekler verebilir misiniz?
Özellikle terapi seanslarında gözlemleme şansım oluyor insanları. Sevilmeme, değer görmeme kaygısından dolayı ortamlardan uzak duran insanlar, yetersiz kalma kaygısıyla yürümek istediği alandan tamamen uzaklaşan insanlar, insanları kırma ihtimalinden dolayı kendini hiç ifade etmeyen insanlar… Birçok örnek verebiliriz. Aslında hepsinin ve hepimizin benzer kaçışları mevcuttur. Sadece başkasını görmek ve gözlemlemek çok daha kolay. Kendimizi görmek ve gözlemlemek konusunda sınıfta kalabiliyoruz. Ortak noktaysa aslında bu hayatta anlamlı bulduğumuz ve önem verdiğimiz alanlardan kaçıyor olmamız. Bu hepsinden çok daha acı.
Kendini sabote eden insanlar genellikle “Ben çok çaba gösteriyorum ama bir türlü olmuyor.” der. Aslında bu “dış engeller” bahane mi? İnsan kendi önündeki en büyük engel olduğunu nasıl fark eder?
Bazı insanlar hayatlarında başlarına gelen olumsuz olayları dışsallaştırmaya meyilli oluyorlar. Bir bakıyorsunuz hayatında “çaba” dediği şeylerin birçoğu sadece düşünüp durmak, plan yapmak, şikâyet etmek, sitem etmek, beklemek, ertelemek olabiliyor. Bazı insanların da gerçekten ciddi anlamda davranışsal çabalarını görüyorsunuz. Fakat bir türlü arzu ettiği o hedefe ulaşamayabiliyor. Bu ikisi ayrı şeyler. Fakat genelde ilki, ikincisinden daha çok çaba sarf ettiğini düşünüyor. İkincisi “kabul”e daha yakın oluyor. Bu da ayrı bir ironi. Tüm bunlarla beraber insanın kendini fark etmesinin en güzel yolu, otomatik pilottan çıkmasıdır. Mesela şunu sormalıyız: “Ben yürümek istediğim yol için, ulaşmak istediğim hedef için gerçekten ne yapıyorum?” Bu sorudan, cevaplardan ve çabalardan sonra istediğimiz o hedefe ulaşamayabiliriz. Ama biliyoruz ki: “Hareket etmeyişimizin çürütücü ıstırabını yaşayacağımıza çabalarımızın olası acılarına gönüllü olmalıyız.”
Bir insan aynı hatayı defalarca tekrarlıyor, hep aynı noktada işi bırakıyor, hep aynı şekilde hayal kırıklığına uğruyorsa bunun altında ne yatıyor? Neden insan kendini hep aynı yere sürüklüyor?
Bu sorunun çok basit bir cevabı var: Dayak yemeye alışmış bir çocuğa, annesi bir gün vurmasa “Ne oldu ki acaba?” der. Tedirgin olur. Bunun sebebi, alışmış olduğumuz acıları, henüz karşılaşmadığımız ihtimalli acılara tercih ediyoruz. Konfor alanı olarak tabir ettiğimiz yer tam olarak burası. Doğal olarak yine hayatımızı kendi ellerimizle daha acılı bir yer haline getirmiş oluyoruz. Üzücü ama gerçek.
Sabotajın ‘gizli yüzü’nden bahsediyorsunuz. Bir davranış bilinçsizse, kişi bunu yaptığını nasıl fark edebilir? Günlük hayatta ‘Ben şu an kendimi sabote ediyorum.’ dememizi sağlayacak somut sinyaller nelerdir?
İnsanın kendini sabote ettiğini fark etmesinin en güzel yolu öncelikle duygusunu fark etmesidir. Duygu bize bir şeyler söylemek için gelir ve işini görüp gider. Duyguyu fark etmek çok zor değildir. Çünkü bedensel belirtiler bize duyguyu ister istemez gösterir. Birçoğumuz öfkemizin, kaygımızın, korkumuzun, hüznümüzün farkındayızdır. Fakat duygulardan sonra davranışlarımızı fark etmeyebiliriz. Özellikle kriz anlarında bu imkânsızdır. “Savaşa barış zamanında hazırlanılır.” diye bir söz duymuştum. Duygularımızla ve davranışlarımızla çalışırken kriz anını beklememeliyiz. Kriz anı gelmeden duygular kendini minik minik göstermeye başladığında daha hafif sorunlar yaşarken duygumuzu ve arkasından seçtiğimiz davranışlarımızı bilinçli bir şekilde fark etmeliyiz. Hatta fark ettiğimizde not almak, duygularımız söndüğünde seçtiğimiz davranışın ne kadar işlevsel olduğunu bize daha kolay gösterecek. Tabii ki sadece farkındalık yetmeyecek; farkındalıkla beraber sabote ettiğini fark ettiğimiz davranışlarımızın değişimi için çaba sarf etmemiz gerekecek. Tek başına farkındalık maalesef hayatımızın dönüşümü için yeterli değil.
İçimizdeki o acımasız ses “Yetmiyorsun, yapamıyorsun, değersizsin” diyen aslında kimin sesi? Anne-babanın, toplumun eleştirileri mi zaman içinde bizim iç sesimize dönüştü? Ve bir kez içselleştikten sonra, bu dış sesleri kendi sesimizden nasıl ayırt edebiliriz?
Bunu şöyle metaforlaştırabiliriz. Doktorlar der ki: Bazı hastalıklar bazılarımızda zaten vardır. Fakat sağlıklı beslenmeyle, sporla, sağlıklı psikolojiyle o hastalıklar çıkmayabilir. Fakat çevresel koşulları bu konuda yetersizse yani kişi yeterli ve sağlıklı beslenemiyorsa kendine dikkat etmiyorsa zaten bünyesinde olan hastalıklar bir bir ortaya çıkmaya başlar. Bunu genetik faktörlerin çevresel faktörlerle aktive edilmesi olarak da düşünebiliriz. Psikolojik sağlığımızın da bundan farkı yok. Doğuştan getirdiğimiz özelliklerimiz anne-baba / toplum / eş-dost tarafından ya törpüleniyor ya da daha da tetikleniyor. Yetersiz hissetmeye meyilli biriysek çevremizde de bizi sürekli eleştiren biri varsa yetersizlik hislerimiz müthiş tetiklenebilir. Ya da kaygıya meyilli biriysek hayatımızda da çok fazla belirsizlik varsa veya belirsizliğin yoğun olduğu bir dönemden geçiyorsak bu durumda da kaygılarımız artacaktır hatta kaygı bozukluğu tanısı alacak düzeye getirebilir bizi. İçimizdeki sesler birçok insanın sesinin birleşimidir fakat o insanların sesini tutan bir mekanizma hâlihazırda bizde mevcuttur. Her sesin bizde karşılığı veya bir tutucu malzemesi yoktur. Kısacası bazı sesler bir kulağımızdan girer, diğerinden çıkar.
Sesleri ayırt etmeye çalışmak bazen çok güç, hatta imkânsızdır. Zaten bizi biz yapan şey, tüm bu seslerin birleşimidir. Sürekli ‘Bu benim sesim mi yoksa bir diğerinin sesi mi?’ diye sormak hayatımıza işlev katmak yerine daha zorlayıcı hale getirecektir. Bunun yerine bu seslerin hayatımızı hangi yöne doğru götürdüğünü fark etmek, hayatımızı daha iyileştiren, zenginleştiren, ilişkilerimize daha çok yatırım yaptığımız, daha canlı olduğumuz bir hayata götürüyorsa o sesleri bir pusula olarak görmek fakat aksine hayatımızı kısıtlayan, iyiliğimizi ilişkilerimizi daha inciten seslere de sadece birer teşekkür ederek üzerinde çok da takılı kalmadan geçmemiz gerekecek.
İçsel eleştirmen bazen haklı da olabilir mi? Mesela gerçekten hazır değilsek, yeterli değilsek bizi uyarıyor olabilir mi? Yoksa her zaman susturulması gereken bir düşman mı?
İç sesimizi anlamak ve anlamlandırmak için çok güzel bir soru. Aslında tam bu sebeple içsel eleştirmen yerine belki iç ses dememiz daha anlamlı olacak. Çünkü iç sesimizin her konuda birçok fikri vardır. Ve konuşup durmak onun hem görevi hem de bizim için büyük bir nimettir. Tehlikeli bir durumla karşılaştığımızda yine iç sesimizdir bizi uyaran, ya da bir haksızlığa uğradığımızda iç sesimiz bunun haksızlık olduğunu ve hakkımızı savunmamız gerektiğini bize hatırlatır. Aslında iç ses, bu hayatta bizim için neyin önemli olduğu kısmın altını çizer. Yetersizsin demesi, yeterli olmayı arzu ettiğini gösterir, bir konuda kaygı verdiğinde o konuda iyi olmak istediğini gösterir. Duygular, değerlerimizi bulmanın kolay yoludur. Duygularımızı okumayı öğrendiğimizde duygular tehditten çok hayatımızı güzelleştirmek için gelen uyaranlar oluverirler. Ne zaman problem olmaya başlıyor peki? İç sesimiz, yetersizsin dediğinde biz de “Evet doğru, o zaman devam etmeyeyim.” dediğimizde… iç sesimiz sen sevilecek biri değilsin dediğinde sosyalleşmekten, insanlarla bağ kurmaktan kaçtığımızda hayatta ıstıraba gark olmaya başlıyoruz. Toparlayacak olursak diyoruz ki: İç sesimiz susturulması gereken düşman değil, okunması gereken bir kılavuz.
Korku bizi korumak için var aslında. Ama ne zaman korku bizi koruyan bir uyarıdan, bizi mahkûm eden bir zindana dönüşüyor?
Bir üst soruyla bağlantılı bir soru bu da. Korku da dahil bütün duygular bizi korumak için de gelen uyaranlar. Biz korkunun ne demek istediğinden çok korku duygusunun bize verdiği rahatsızlıkla ilgilendiğimizde maalesef hayatımızı büyük oranda kısıtlıyor. Duygularımıza ve düşüncelerimize biraz daha uzaktan bakabilme becerisi kazanmamız ve dikkat becerimizi geliştirmemiz korkunun zindanlarına düşme olasılığımızı azaltacaktır.
Sürekli erteleyenler aslında “Bu işi yapmak istemiyorum.” mu diyor, yoksa “Mükemmel yapamayacağım için hiç yapmasam daha iyi.” mi diyor? Ertelemenin altındaki gerçek mesaj ne?
Ertelemenin 2 sebebi var. Ve bu iki sebep çok konforlu. Diyet üzerinden örnek vermeye çalışalım. Diyet yapmaya niyetlenmiş biri, der ki: “Evet, ben artık beslenmeme dikkat edeceğim.” Bu cümle bir karar cümlesidir. Ve değerlerimize dönük verdiğimiz kararlar bize hareket etmişçesine haz verir. Yani sanki diyet için gerçek anlamda bir ilerleme katetmiş gibi hissederiz. Diğer sebebiyse biz bu kararı veririz fakat yine deriz ki: “Evet diyete başlayacağım fakat önümüzdeki pazartesi başlayacağım.” Bu cümleyle beraber de diyete şu an başlamadığım için bunun vereceği acıyı ertelemiş olurum. O an acı çekmem. Ertelemek, acı henüz yokken ve yapacağım bir iş için verdiğim kararla haz aldırtan bir eylem. Aslında insanın neden ertelediği kısmı çok açık.
Kararsızlık bazen aslında bir karar değil mi? Yani “Karar vermeyerek” aslında “değişmeme” kararı mı veriyoruz? Hareketsizlik de bir seçim midir?
Harika soru. Bazen kabul etmek istemesek de evet bir seçimdir. Bütün seçimlerimizin bir bedeli vardır. Bedel ödememek için hiçbir yolu seçmeyip beklediğimizde sanki henüz “bedel” ödemeye de başlamadık gibi düşünürüz. Fakat karar vermeyişimizin, arafta kalışımızın, herhangi bir yoldan gitmeyişimizin de bedelleri vardır. Bu bedelleri hâlihazırda ödediğimiz için ne kadar acı verseler de alıştığımız bedeller oldukları için o alıştığımız acıların içinde kalmak daha konforlu gelebiliyor. Ne yazık ki sürekli orta yolda bekleyen kişi, belki de hayatını daha anlamlı kılacak belki de daha ferahlatacak seçimlerden mahrum kalmış oluyor. Farkında olanlara ne mutlu!
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi