Ürün teslimi için geldiği yalıda İtalya’dan dostu Carmela’nın telefon ile bağlanıp spontane “Sorun bakıyım, hâlâ araba yarışlarında yeniliyor mu?” suali karşısında Onur’un arabasıyla bin sefer kapışsalar geçemeyecek insanlara, bile isteye yenilmesi, bunun da sebebine sadece “Vicdan” demesi şaşkınlık ve şok dalgası oluşturdu. Bir anda ruhlarda bir dinginlik, sinirlerde gevşeme husule getirdi. Onur ise doğal doğal, her harfinden süzülen merhamet dolu cümlelerle devam etti, “Çünkü insanlar kendisinden maddi ve metafizik yönüyle güçlü, üstün insanlara karşı refleksif olarak gard alırlar. Pek azı hariç için için öfke biriktirirler. Bu biriken enerji çoğu zaman kendisinden daha zayıf olan eşe veya çocuklarına patlar. İşte ben kasten yenilerek ailelere büyük bir iyilik yaparım.” dedi. Evin hanımının görüntülü konuştuğu Carmela’yı selamladı. Evin Hanımı Azem’in suratında ‘ben hiç bu açıdan bakmamıştım’ ifadesi belirirken “Carmela sen bizi sanırım sadece iyi bir tasarımcı, mücevheratçı değil; çok kıymetli bir insanla da tanıştırmışsın. Tekrardan teşekkürler, görüşmek üzere.” dedi. Carmela “Her şeyin yolunda gitmesine sevindim. Sizi mutlaka İtalya’ya bekliyorum.” diyerek görüşmeyi sonlandırdı. Konuşulanları duysalar da asla anlamayan Timur ile Dorukhan hâlâ birbirlerine “Biz ne yaşadık?” diye bakışlarıyla sessizce soruyorlardı. Timur üç saniye içinde otuz senelik hayat yaşarken sadece Dorukhan her anını soluksuz izleyip şahit olmuştu. Timur, dışarıdan gören herkesin rüyalarını süsleyen o muhteşem yalısına şaşkınlığı baskın bir halde alıcı gözlerle tekrardan baktı. Boğazın havasını yeniden soludu. Çevresindeki insanlara baktı. Sonra bildik saatle üç saniyede en az otuz yıl yaşadığı o yeri düşündü. Isıtan ama yakmayan güneşi, serinleten ama üşütmeyen rüzgarları, doyuran, zevk ama asla tortu bırakmayan yemekleri, özel üretilmiş gibi hep güzel, mütebessim insan demeye kıyamayacağın insanları gözünün önünden tek tek geçti. İstemsizce kıyaslayınca içinde bulunduğu yer ilkel, insanları ise bed geldi. Oradaki tek sıkıntısı eş olarak seçtiği Serap’tı… O güzelliklerden sonra buradaki güzellikler ve hayat simülasyondu sanki. İyi de bu Onur, o hayatın başrollerinden biri olan Vicdan’ı nereden tanıyordu? Bu metafiziki olayda dahli ne kadardı? O aslında bir kuyumcu değil de büyücü müydü? İkilinin akıllarında ve beyinlerinin her kıvrımından bu ve benzeri onlarca soru mitralyözle saçılan ölümcül mermiler gibi tepinip duruyordu. İkisini de ter basarken boğazın o ferahlatan esintileri bile onlara huzur vermiyordu. Timur bir an kendisini tokatlamaya, Dorukhan ise çimdiklemeye yeltenseler de absürt kaçacağı için cesaret edemediler. Annesi ile kardeşi Berra kendi takılarıyla meşgulken, Timur sıradan görünümlü saate bakarken kulaklarında Onur’un sesi tekrar tekrar yankılandı, “Her saat zamanı gösterir. Benim sana vereceğim saat sana zamanın ne vereceğini gösterecek”. Bu sadece bir vaat ya da basit bir satıcının pazarlama sözü değildi. Gerçeğin ta kendisiydi. Vicdanının terk edip içi boş güzelliklere kapılıp gittiğinde serap misali gerçek olmayan bir hayat yaşayacaktı. O söz, söz olmaktan çıkmış; bütün hücrelerine kadar hissettiği bir hakikat olmuştu. Kolundaki saati kaptırmamak için diğer eliyle tuttu. Timur her şeye rağmen o egoist tavırlarından vazgeçemiyordu. Zalime yakın sert tavırlarını saniyeler içinde tekrar takınıp kararlı, biraz da tehditkâr bir dille “Bu saati alıyorum.” dedi. Dorukhan şaşkınlığına eklenen şaşkınlıklar içinde patronuna baktı. Onur sadece başıyla saati çıkart bana geri ver işareti yaptı. Onur her şeyden haberi olan ama yokmuş tavırlarıyla “O saati dünyadaki hiçbir kıymetli maden, para satın alamaz. O bizim için sadece bir saat değil, bir emanettir. Ancak hak eden bir ustaya emanet edilir.” dedi. Timur’un kolundan çıkarttığı saati tutan Dorukhan elinde bir ateş topu tuttuğunu hissetti. Timur, atılgan “Neyse… Ne gerekiyorsa ben yapmaya hazırım. Sen yine de bir düşün istersen.” derken ne kadar ciddi olduğunu hissettirmek için iki eliyle gösterip “Sana böyle bir yalı alayım. Milyar dolarlık şirketlerimden hisse vereyim.” dedi. Onur titanyum çantasından başka bir saat çıkartırken “Bu sizin ya da benim isteğimizle gerçekleşecek bir durum değil.” dedi. Berra takılarından bir an başını kaldırıp “Öyle düşünmeyin Onur Bey, abime iş dünyasında Timsah Timur derler. Bir şeyi yapmayı, almayı kafaya koymuşsa engel tanımaz, mutlaka alır.” dedi. Babası toparlanıp tüm ciddiyetiyle “Ben, Rüşen Bahtıaçık olarak Bahtıaçık Holding’i elli yılda getirdiğim büyüklüğe Timur beş yılda ulaştı. Çok ama çok azimli ve kararlıdır.” dedi. Dorukhan saati kaptırmamak için avuçlarında sıkıca tutarken içinden “Ne olur patron, boyun eğme.” diyordu. Onur alabildiğine vakur duruşuyla paranın gücünün sınırı olduğu şuurunu herkese hissettirerek “Ben Kapalıçarşı’da piştim. Bize havanın, paranın, altının, insanın, her şeyin tansiyonunu ölçmeyi öğrettiler.” dedi. Avına keskin gözlerle bakan Timur, için için “Beni helaka götüren Serap ne diyor, uçurumun kenarından alan Vicdan ne diyor?” diye kendi kendine sordu. Timur için ihtiraslarının peşinden gittiğinde yaşadığı hayat bir serap yani helak olmuştu. Vicdan ise onu uçurumların kenarından ölümlerden almıştı. Timur, hayatında ilk defa bir cümle ile yenilgiyi tatmıştı. Ne edersin huy bir türlü kabullenemiyordu. Vicdan’ın ‘Sen onu hak etmiyorsun.’ cümlesi dilinin ucuna kadar gelse de yutkunup Serap’ın her şey senin olmalı duygusu galebe çalınca aklı uygun kılıflar uydurmakta geç kalmadı. Buna rağmen hayatında ilk kez vicdanının sesini dinleyecekti. Ama bu ancak ve ancak sessiz kalmaktan ileri gidemeyecekti. Onur, Timur’un büyük sessizlikle verdiği cevaptan memnun bu kez elindeki yeni saati verdi. Dorukhan, Onur’a bakınca artık bir timsah terbiyecisi görüyordu. Anne, baba ve kız kardeş ise agresiflikte sınır tanımazlığıyla meşhur Timur’un böyle sessiz kalışını akıllarında bir yere oturtamıyordu. Onur ise özel tasarım ürünlerin beğenilmesinden son derece memnun toparlanırken geldikleri yalıda sessizce ruhları ele geçirerek adı konulmamış bir hakimiyet kurmuştu. Timur bu kez koluna takılan saati bakmaya korkarken “Teşekkürler, bu da güzel.” dedi. Onur “Biz sizlerden müsaade isteyelim.” dedi. Dorukhan son çantayı da kapatırken Onur’un bir ermiş olduğuna inanmasına az kalmıştı. Onur tam ayağa kalkınca Dorukhan herkesin memnuniyetinden kaynaklı huzur ortamından cesaret alarak Rüşen Bey’e telefonunu gösterip “Beyefendi, benim sosyal medyada takipçim çok. Müsaadeniz olursa paylaşmak için siz ve kıymetli aileniz ile bir fotoğraf çekilebilir miyiz?” dedi. Rüşen bir an düşünme eğilimine girerken Timur “Delikanlı, biz aile olarak pek sosyal medya paylaşımlarını akılcı bulmuyoruz. Daha doğrusu vıcık vıcık aldatmacaların olduğu sahte bir dünya.” derken kız kardeşi Berra “Abiciğim istersen bir kereye mahsus bir kareye izin verelim.” dedi. Rüşen ve Azem de olur verince arkalarına tam boğaz manzarasını alıp sadece bir karelik resim çekildiler. Dorukhan “Hepinize tekrardan çok teşekkür ederim.” dedi.
Onur önce Rüşen Bey’i, sonra Azem Hanım’ı, devamında Berra en nihayetinde üstenci bakışları, baskılayıcı tavırlarını baskılamaya çalışan Timur’un elini sıkarak vedalaştı. Dorukhan hayallerindeki yalıya ve onun içindeki hayatta baktı. Bir de patronuna baktı. O da güçlü varlıklı birisiydi ama kendinden katbekat güçlü insanları dize getirmeyi, kontrol etmeyi biliyordu. Bu gücün kaynağı paradan, madden başka bir şeydi. Ama neydi?
Yalının kapısından çıkarken hizmetçi Dorukhan’a kibarca beyaz bir zarf uzatıp “Kabul ederseniz Rüşen Bey sevineceklerini söyledi.” dedi. Dorukhan istemsizce elini uzatırken son anda ani fren yapan sürücü gibi birden durup Onur’a baktı. Onur başıyla “alabilirsin” işareti yapınca bu kez usulca alırken “Rüşen Bey’e teşekkürlerimizi iletin.” dedi. Arabaya doğru yürürken elinde çantalar olduğundan açamasa da merakına yenik düşüp işaret ve baş parmağıyla kalınlığını da kontrol etmekten geri durmuyordu. Zarfa yapılan bu ince muayene sonucu iki en fazla üç adet iki yüz liranın olduğu teşhisini koydu.
Onur arabayı kullanırken ruhunu dinlendirmek için düşük sesli enstrümantal müzik açıp “Ben Göktürk’e gideceğim. Sen Kartal’a en kolay Dört Levent’ten 500T ile gidebilirsin. Seni Hacı Osman metrosuna bırakıyım. İki-üç durak sonra iner, otobüse binersin. Eğer eve gidecek toplu ulaşım bulamazsan taksiye bin. Bütün harcamaları yarın şirket müdürü Muhabbet Bey’den alırsın.” dedi. Dorukhan’ın fazla bir şey demeye ne gücü vardı ne de beyninde sağlam devre kalmıştı. Sadece “Tamam Onur Bey.” diyebildi.
Dorukhan robotsu hareketlerle Onur’un dediği otobüse bindi. Vakit gece yarısına yaklaştığından pek fazla yolcu yoktu. Hatta yolcular koltuklarda tek tek oturup keyfe keder yerlerini bile değiştiriyorlardı. Dorukhan arka tarafta, cam kenarına oturdu. “King” yazılı hiphop şapkasını hafiften gözlerinin üzerine doğru indirip başını cama yasladı. Kartal’a hiç yoksa bir saatlik yol vardı. Belki tavşan uykusuna dalıp yorgun beyni, karışık aklı ve bezgin bedeni dinlenebilirdi. Otobüs Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün girişine yaklaşınca alacalı beleceli Amerikan kolej montunun cebine umutsuzca pek zayıf olan zarfı almak için elini cebine attı. Mutsuz ve meyus meyus bakan kısık gözlerle zarfı açtı. İçinden çıkanları görünce bütün bedeninde Big Bang patlaması yaşadı. Her hücresi yeniden yaratılmış gibi tazelendi, güçlendi. Gözleri yerinden fırlayıp neredeyse Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün diğer ucuna gitti, geldi. Nefesi kesilecek gibi oldu. Paraları tekrar tekrar saymasına rağmen inanamıyordu. Tamı tamına beş adet yüzlük avro vardı. Bütün günün yorgunluğu, derdi, kasveti bir anda dağılıp gitti. Yeni uyanmış bebek gibi ellerini yukarı doğru kaldırıp gerindi; sağa, sola ve geri doğru esneyip kemikleri kıtlattı. Dorukhan “Ohh bee. Demek ticaret böyle bir şeymiş.” dedi. Sevincini bütün âlemle paylaşmak istiyordu. Artık onu kimse tutamazdı. Sosyal medyadan yalıda çekilen fotoğrafı paylaşıp üstüne “Kral geri geldi.” yazdı. Altına ise “Çok kıymetli Bahtıaçık ailesinin üç yüz yıllık yalısından selamlar.” yazdı. Dorukhan artık saygın bir yerde ve sabrederse çok paralar kazanacağı bir işi olduğunu zerrelerine kadar idrak etmişti. Yelpaze şeklinde elinde tuttuğu paraların fotoğrafını ise arkadaşlarının olduğu ortak mesaj grubunda paylaştı. Altına da “Gençler bugün geç oldu, yarın iş çıkışında hepinizi Baskın Cafe’ye bekliyorum. Kralınızdansınız.” yazıp öpücük emojisi koydu. Sosyal medya paylaşımına yapılan “Kral’ın yükselişi, Kral hak ettiğin yerlerdesin.” gibi yorumları okuyunca iyice keyiflendi.
Neşe saçarak eve geldi. Merakla bekleyen annesine “Canım anam.” diyerek sımsıkı sarıldı. Babasının elini öpüp “Babam çok sağ olasın, adamın ham maddesi olan Onur Bey gibi bir adamın yanına beni yerleştirdin.” dedi. Hiç soluk almadan babasından ayrıldıktan sonra yaşadıklarını, Bahtıaçık ailesine giderken yolda Onur’un namaz için durduğunda spor arabasıyla kızları nasıl etkilediğini anlattı.
Onur ormana komşu olan sitenin kapısında görününce güvenlik hafiften yerinden kalkıp Onur’u selamlayarak kapıyı açtı. Onur sağ eliyle teşekkür etti. Müstakil evlerin yeşil bir ormana serpiştirilmiş gibi durduğu sitede huzur veren bir sakinlik hâkimdi. Bu dingin ortamda duyulan tek ses Onur’un aheste aheste garajına doğru yaklaşan arabasının sesiydi. Uzaktan kumandayla açılan garaja arabasını park eden Onur nazlı nazlı duran motosikletini, kaskını ve motorcu elbiselerini kontrol etti. Hafta sonu Toroslarda katılacağı motokros yarışının heyecanı ağır ağır basmaya başladı.
Dorukhan ise evde hummalı anlatımına devam ediyordu. Özellikle Bahtıaçık’ların yalısında tanık olduklarını ballandıra ballandıra, şevkle anlatsa da aldığı beş yüz avroluk bahşişten hiç bahsetmedi. Sık sık “Onur Bey gerçekten büyük adam. Her halde onun olduğu yerde, ailesinde hiç gam, kasavet yoktur.” diyordu.
Onur incitmemek için taşlara yumuşak yumuşak basarken villasının kapısına vardığında otomatik lamba etrafı aydınlattı. Ama zile basmasına gerek kalmadan her zaman kapıyı açan Asude Hanım bu kez geç kalmıştı. Onur kendisini beklerken uyuyup kaldığına kanaat getirip böyle büyük bir evde duyulma ihtimali zayıf bile olsa zile basmak yerine kapıyı nazikçe tıklattı. Kapıyı açan olmayacağından emin olunca hemen telefonunu çıkarıp mesaj atmak için hazırlanırken tüm ihtimal hesaplarının dışında pembişler içinde evin en küçük kızı Sevgi kapıyı açtı. Afallayan Onur hiç düşünmeden kızını kucağına alırken o tatlı diliyle “Babam, babam geldi. Yaşasın… Babamdan masal dinleyerek uyuyacağım.” dedi. Onur kızını öpüp kokladı. Evlat sevgisi her sevgiden daha güzel, kokusu daha azizdi. Bu duygu yoğunluğu içinde antreden yürürken solunda kalan üst merdivenlere geçti. Salona varınca yazdan kışa geçmiş gibi hissetti. Kara bulutlar her yeri kaplamış, kar soğuğu ciğerlerine kadar işliyordu. Eşinin yüzünden düşen bin parçaydı. Esmer teni öfkeyle birleşince kapkara kesmiş, siyah gözleri ise namludan fırlayan top güllelerine dönüşmüştü. Çatık kaşları ise alnında tam on yıllık kırışık izi bırakmıştı. Simasında gülümsemesinden yalancılık akan büyük kızı Demet’in gözlerinde menfaatperestlerin boğucu parıltısı vardı. Üstü başı hafiften dağınık olan Asude, Onur’un tekli koltuğuna oturmuş, o yokmuş gibi davranıp umarsızca kanal değiştirirken fitili ateşlenmiş dinamitti ve sadece patlayınca yakıp yıkacağı kişiyi bekliyordu. Onur, Sevgi kucağında olduğu halde altın varaklı, tatlı bir turkuaz rengindeki şönil kadife kumaşlı üçlü koltuğa oturdu. Demet “Hoş geldin babacığım.” dedi. Onur “Hoş bulduk karabiberim.” dedi. Demet “Babacığım” diye söze başlayacakken Onur, Asude’ye bakıp “Evin kraliçesini kim üzmüş böyle?” dedi. Sorudan sonra cevapsızlığın soğuk nefesi enseleri üşütürken kopacak kar boranın işaret fişeğiydi. Asude bakmadan sert bir tonda dolu dolu “Siz, siz sayın Onur Beyefendi.” dedi. Onur nasıl bir suç işlediğini, kabahatini bulmak için beyninin en ücra köşelerine kadar tarama yaptı. “Önemli bir günü mü unuttuk? Hayır… İstediği bir elbise…” Zamanda geri giderken dekoratif görünmesi için kadranı olmadığı için çalışan bütün parçalarının göründüğü saat de ona eşlik ediyordu. Ama yoktu. “Yoksa kırıcı bir söz mü söyledim?” diye düşündüğünde duvarda asılı duran altın varaklı kabartmalı siyah zemine yazılan Besmele ile göz göze geldi. Bulamayınca “Bismillah. Hayırdır Hanım.” diyerek eşinin yanına oturdu. Asude kumandayı kirli beyaz orta sehpanın üstüne sertçe bırakıp “Annen.” dedi. Onur o an neredeyse bütün sakinliğini kaybedecekti. Asude “Gün boyu onunla ilgilendim.” Her kelime bir kurşun gibi kalbini delip geçiyor, kanı çekilirken ruhu bedenini terk ediyordu. Annesi onun kıymetlisi, genç yaşta vefat eden babasının emanetiydi. Onur “Sana bir yükü yok ki, bakıcısı var.” dedi. Asude iyice hücuma geçip “Bakıcı kadın çekip gitti. Gün boyu ben baktım.” dedi. Onur “Yine mi?” dedi. Asude “Evet. Hep aynı film.” dedi. Onur “Biliyorsun Alzheimer bakımı zor oluyor. Yapacak bir şey yok. Yarın şirketi arar, yeni bakıcı ayarlarlar.” dedi. Asude’nin ağzından kraterden fışkıran lavların sıcaklığında yakıcı ve yıkıcı sözler savrulmaya başladı. Asude “İyi de o bakıcı bulunana kadar kim bakacak?” Bileğini gösterip “Bak bugün tuttuğu yer. Deli kuvveti var. Neredeyse kıracaktı. Bunu geçtim, yemek yemeyi unuttuğundan her bir kaşığı yedirmek merasimle oluyor.” Yüzünü ekşitip “Hele bir de altını temizlemek…” dedi. Onur eşini haklı bulsa da annesine kıyamazdı. Teskin edici “Şirkete söylerim, fazla para verirler, hemen biri gelir.” dedi. Asude gözlerinin içine bakıp “Mesele sadece bakıcı değil ki; abinler, kız kardeşin baksınlar. Çok değil, ayda ikişer gün onlarda kalsın. Ailenin bütün yükünü sen çekmek zorunda değilsin.” dedi. Onur üzgün “Haklısın haklı olmasına ama benim aile ilişkilerim hak üzerine değil. Merhamet temelli. Annemi onlara emanet etsem bir haftayı bulmaz ölür.” dedi. Asude “Ah işte benim de dediğim tam bu. Onlar senin merhametini bildikleri için hep istismar ediyorlar.” İşaret parmağını Onur’un gözüne sokarcasına uzatıp “Ki bunu sen de çok iyi biliyorsun.” dedi. Onur ellerin teslim olmuş gibi yarım kaldırıp “Evet, evet sonuna kadar doğru. Ama en az ben de senin kadar haklıyım.” dedi. Nefes alıp bu acıyla yana yana pişmiş bir ciğerin var oluş savaşıydı. Onur “Bu saatten sonra ne abimi ne de kız kardeşimi değiştirebilirim. Onlar değişmiyor diye iyi, doğru olanı yapamıyor, ne yapayım diye ben de vicdanı, merhameti bir kenara bırakıp özüme ters, kendimi inkâr eden tavırlar takınamam.” dedi. Asude “Bilmediğin, belki de unuttuğun tek şey benim ve çocuklarımın da bir hayatı var. Sen kendi ömründen, parandan merhamet edip başkaları için istediğin kadar fedakârlıkta bulunabilirsin. Ama benim ve evlatlarımın hayatından çalmaya hakkın yok. Hele hele evlatlarımın hayatı zarar görürse, unutma bende bir anneyim.” eliyle göstererek “Pençelerimi göstermek geri durmam.” dedi. Her ailevi buhranı fırsata çevirmek isteyen zihniyete sahip Demet bütün tatlılığını takınıp annesinden de aldığı güçle hoyratlık kokan bir tınıyla “Babacığım sevdiğim müzik grubunun gelecek ay Milano’da konseri var. Bizim kızlarla birlikte hem bir haftalığına kaçıp tatil yapalım hem de konsere gidelim diyoruz. Programı yaptık. Otelleri bile belirledik.” dedi. Biz kafamıza göre takılacağız ama ayıp olmasın, senin haberin olsun, usulen izin ver buyurganlığı kokan cümleyi Onur anlamaya, sindirmeye çalışırken üst kattan ayağında yeni ayakkabıları ile evin en büyük çocuğu Tarık inip babasının tam karşısına oturdu. Tarık “Babam, nasılsın?” dedi. Onur ayakkabıları gösterip “Elli binlik…” Eliyle minnacık işareti yapıp “Mini minnacık bir problemimiz var.” dedi. Tarık koltukta doğrulup ellerini yana açarak “Evet babacığım bütün çevrem bundan giyiyor.” dedi. Onur “Elli bin ayakkabı, elli bin mont, yirmi bin tişört, beş bin çorap… Oğlum, sen yürüyen servetsin.” dedi. Bütün ihtilaf, münakaşa ve çekişmelerin tanık olan minik Sevgi korksa da gözlerinde daha çok sevdiği insanlar arasında seçim yapmak zorunda kalmak, birinden birini kaybedeceği olmanın korkusu vardı. Bu hissiyat minik kalbini yoruyordu. Bütün bu hengâme arasında doğal olan içgüdüsünün itmesiyle annesine sığınması umulurken o bütün bu keşmekeşe, kargaşaya nokta koyma gücü olan Onur’a “Babacığım.” diyerek iltica etti.
Konuşmanın şehvetine yenik düşüp kendini kaybeden Dorukhan unuttuğunu hatırlayan insan tepkisi olarak elini ağzına götürüp “Anaa ben eve geldiğimi Onur Bey’e haber edecektim, unuttum ya…” dedi. Alelacele arama yaptı.
Onur küçük kızı kucağında, eşinin öfkeli, büyük kızının hesap verilmeyen sınırsız özgürlük isteyen, oğlunun mesuliyetsiz, daha çok serserilik kokan bakışları arasında çalan telefonu açıp sesi dışarı verdi. Ses “Alo Onur Bey. Ben Kamuran.” diye başlayan konuşma karşılıklı hoşbeşle devam ettikten sonra Kamuran “Oğluma iş verdiğin için sana teşekkür ederim. Allah sana uzun ömür, hanene bereket versin.” dedi. Onur “Asıl ben teşekkür ederim. Bu kadar iş kimin duasıyla dönüyor bilemiyorum.” diyerek kapattı.
İnsanın dışarıdaki sorunları çözmesi; yapışan çamur, pislikten kurtulması kadar kolaydı. Ama kendisiyle ilgili ruh dünyasındaki ve ailevi sorunları ise kana karışan iltihaptı. Sorunun fark etmesi bile bir zaman ve ihtisas isterken çözüm hususi uzmanlık, ilgi ve ilaçla oluyordu. Hatta bazılarının şifası olmuyor, bir ömür boyu çekeceğiniz, artık kaderiniz olan kronik dertleriniz olarak beraber yaşamayı, yaşlanmayı ve ölmeyi öğreniyordunuz.
Devamı gelecek ay…
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi