Vicdan ve Akıl Teraziniz Size Ne Diyor? / Dr. Fatih Yunus Özel

Unutmayalım ki, İslam insana dair sorulara cevaplar vererek hayata bir anlam yüklerken, ateizm yani tanrıtanımazlık, bu soruların hiçbirine cevap verememektedir. Hayata anlam yükleyememek, ölüme ve ötesine de anlam yükleyememektir. Her zaman ifade edildiği gibi, “Ahiret niye var?” sorusunun cevabı “Dünya niçin var?” olmalıdır. İnsan ise gözlemleri sayesinde bu konularda kendine geniş bir düşünce alanı açar. Allah insana pek çok ayette “Düşünmez misiniz?” diyor. Neyi, nasıl düşüneceğini ise pek çok açıklama ve delil ile cevaplıyor.
Beyazıd-ı Bistami Hazretleri diyor ki: “İnsanın ‘sonlu’ amelleri ile ‘sonsuz’u kazanmasının nedeni, sonsuza yönelik niyet ve duygularıdır.” Sonsuzluğu isteyen analitik bir zihin, düşünen bir kalp, İslam’ın doğruluğunu, Allah’ın (c.c.) varlığını, peygamberlerin Allah’ın seçilmiş kulları olduğunu, ahiretin, cennet ve cehennemin gerçek olduğunu varlığının her hücresinde, hissinde, düşüncelerinde hisseder, aklıyla fark eder. Reddedilemez herhangi bir delilin varlığı bile düşünceye büyük bir kapı aralar.
“Şu bir gerçek; Allah insanı yaratıp dünyaya gönderdiğinde insan bir ‘sıfır varlık’ olarak gelmiyor. Birçok bilgi insana kodlanmış bir vaziyette geliyor. Bu fizyolojik olarak da doğru, ruhî olarak da… Fizyolojik olarak böyle olduğunu nasıl biliyoruz? Çünkü genleri itibariyle, kromozomları itibariyle çok müthiş bilgiler yüklenmiş olarak bu dünyaya geliyor insan. Yani bu tıbbî, bilimsel bir gerçek. İnsanın bir tek kromozomunda üç katlı bir apartman dolusu kitap boyutunda bilgi kayıtlı. Üstelik bu bilgi insanın her hücresinde var. Düşünebiliyor musunuz, bu müthiş bir bilgi… Aynen bunun gibi bizim ruhumuz da genlerimiz gibi bir nevi kodlanmış olarak geliyor. Aslında bu sadece insana mahsus bir bilgi de değil. Allah’ın yaratmış olduğu bütün canlı varlıklarda ‘a priori’ (önsel) bilgi mevcuttur. Bazen belgesellerde izliyoruz. Hayvan doğum yapıyor, doğan hayvan yere düşer düşmez kalkıyor, ilk işi annesinin memesine yapışmak oluyor. Şimdi bunun annesinin memesine yapışmasındaki neden, şüphesiz açlık içgüdüsü. Fakat annesinin kuyruğuna, ayağına değil de neden memesine yapışıyor?.. Orada süt olduğunu nereden biliyor? Bu hayvan hiçbir eğitimden geçirilmedi. Hiçbir şartlanmaya tabi tutulmadı. Orada süt olduğunun bilgisi kendisine kesinlikle dış faktörler tarafından aktarılmadı. Demek ki orada süt olduğunun bilgisi ‘doğuştan getirilen’ bir bilgi, ‘kodlanmış’ bir bilgi. İşte bu aynı zamanda Allah’ın varlık delilidir…”1 Başka bir ifadeyle Allah’ın, yarattığı canlı olan insana, kendini tanıtmak için sunduğu kıymetli ipuçları…
“İnsanın en güçlü güdüsü ‘ölümsüzlük’ duygusudur. Hiç kimse ölümü arzulamaz. Ateist bile olsa herkes aslında âb-ı hayat iksirini aramaktadır. Ölünce hiç olacağını düşünen nihilist bir ateistte bile ‘ebedilik’ arayışları gözlemlersiniz: Kitap yazarlar, sanat eserleri vücuda getirirler; sinema, tiyatro yapıtları ortaya koymak isterler. ‘Yok olacaksan bıraktığın bunca eser neden?’ diye sorsanız vereceği cevap ‘Adım anılsın, tarihte iz bırakayım…’ biçiminde olacaktır. Madem yok olacaksın, tarihin derinliklerinde adın anılsa ne olur, anılmasa ne olur? Bunu hiç düşünmezler.
Yine benzer şekilde, dünyada karşılaştıkları haksızlıkların mutlak anlamda pozitif hukuk kurallarıyla çözülemediğini bildikleri ve gördükleri için “Tarih yargılayacak, gerçekleri tarih ortaya çıkaracaktır.” gibi garip savunmalarını da gözlemlersiniz. Bütün bunların izahı şudur: Allah (c.c.) insanın fıtratına ebediyet, sonsuzluk, ölümsüzlük duygusu kodlamıştır. Ateist, fıtratına savaş açan kişidir. Yaratılışta ruh bantlarına kodlanmış bu duygular hiçbir zaman yok olmaz, ancak bastırılır. Bastırılmış duygular ise bir şekilde mutlaka ortaya çıkar: Sanat eserleri vücuda getirerek tarihin derinliklerinde anılma arzusu, ‘ölümsüzlük’ duygusunun dışa vurumudur. Aynı şekilde, mutlak adalet arayışındaki ‘tarihin yargılaması’ beklentisi de İslamî terminolojideki ‘mahkeme-i kübra’ varlığının ontolojik yansımasından başka bir şey değildir aslında.
Aslında ateist kendi fıtratına savaş açtığı, inanç bağlamında inanmadığı için buna cennet diyemiyor da cenneti yeryüzüne indirmeye çalışıyor. Komünizm dediğimiz şey, insanın ruh bantlarına kodlanmış cennet arzusunun ateistteki sapmış tezahüründen başka bir şey değildir.”2
Yüce kitabımız, icmali olarak Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) en büyük mucizesidir. Ancak içerisinde ayet ayet tafsilata indiğinizde sayısız mucize ile karşılaşırsınız. Hem âfaki (bilimsel) hem de enfüsi (içsel) deliller, insanın imanını tazeleme ve inancını perçinleme noktasında büyük yararlar sağlamaktadır. İşte bazıları:
– “…(Şeytan dedi ki) Mutlaka onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını kesecekler ve yine mutlaka onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler…” (Nisa, 4/119) Bu ayette, canlıların kopyalanacağı yüzyıllar öncesinden haber verilmektedir. Yakın tarihte yapılan ilk deneylerde hayvanların kulağı kesilip hücre alınarak kopyası üretilmiştir. Tarihteki ilk ikinci nesil kopyalamalarda hücreler kulaktan alınmıştır. Gerçekten enteresan.
– Vakıa Suresi’nde “Kaybolmuş, yok olmuş yıldızların mevkiine kasem” ifadesi de başlı başına bir mucizedir. Yeryüzünün en büyük fizikçilerine gidip sorsanız; “Evrendeki en müthiş olay nedir?” diye. Verecekleri cevap: ‘Kara delik’ler olacaktır. Yani kaybolmuş, yok olmuş yıldızların mevkileri. İşte akıl almaz mucizelerden biri daha.
– “O Rabbin ki merayı çıkardı. Sonra da onu siyah bir gussaya (sel suyu) çevirdi.” (A’lâ, 87/4-5) Bu ayet kadar petrolü ve oluşumunu anlatan çarpıcı başka bir beyana rastladınız mı? 15 asır öncesinden petrol yüce kitabımızda haber verilmektedir.
– “O inkâr edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta) göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?” (Enbiya, 21/30) Yine, “Biz göğü ‘büyük bir kudretle’ bina ettik ve şüphesiz biz, (onu) genişleticiyiz.” (Zâriyât, 51/47)
Kur’an’da verilen bu bilgi, çağdaş bilimin bulgularıyla tam bir uyum içindedir. Astrofiziğin ulaştığı kesin sonuç, tüm evrenin madde ve zaman boyutlarıyla birlikte, bir sıfır anında, büyük bir patlamayla var olduğudur. “Büyük Patlama”, orijinal adıyla “Big Bang” teorisi, tüm evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktanın patlamasıyla yokluktan meydana geldiğini kanıtlamıştır. Ayrıca ayette belirtildiği üzere evren hâlâ genişlemektedir.
– “(Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar. (Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.” (Rahman, 55/19-20)
Denizlerin farklı yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi, adeta bir duvar gibi sularının birbirine karışmasını engeller. Elbette ki insanların fizikten, yüzey geriliminden, okyanus biliminden haberdar olmadıkları bir devirde bu gerçeğin Kur’an’da bildirilmiş olması son derece dikkat çekici bir durumdur.
– Demir, Kur’an’da dikkat çekilen elementlerden biridir. Kur’an’ın “Hadid”, yani “Demir” adlı suresinde şöyle buyrulur:
“…Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik…” (Hadid, 57/25)
Kelimenin, yağmur ve güneş ışınları için kullanılan “gökten fiziksel olarak indirme” şeklindeki gerçek anlamı dikkate alındığında, ayetin çok önemli bir bilimsel mucize içerdiği görülmektedir. Çünkü modern astronomik bulgular, dünyadaki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur.
– Kur’an’da, insanın anne karnında üç aşamalı bir yaratılışla yaratıldığı bildirilmektedir:
“… Sizi annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde, çeşitli safhalardan geçirerek yaratıyor…” (Zümer, 39/6)
Yukarıdaki ayette Türkçeye “üç katlı karanlık içinde” olarak çevrilen Arapça “fi zulumatin selasin” ifadesi embriyonun gelişimi sırasında bulunduğu üç karanlık bölgeye işaret etmektedir. Bu bölgeler sırasıyla: a) Batın duvarı karanlığı b) Rahim duvarı karanlığı c) Amniyon zarı karanlığıdır.
Görüldüğü gibi bugün modern biyoloji, bebeğin embriyolojik gelişiminin yukarıdaki ayette bildirildiği şekilde, üç farklı karanlık bölgede gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
– Kur’an’da, insanları ölümden sonra diriltmenin Allah için çok kolay olduğu anlatılırken, insanların özellikle parmak uçlarına dikkat çekilir:
“Evet, bizim, onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.” (Kıyâme, 75/4)
Ayette parmak uçlarının vurgulanması, son derece hikmetlidir. Çünkü parmak izindeki şekiller ve detaylar, tamamen kişiye özeldir. Şu an dünya üzerinde yaşayan ve tarih boyunca yaşamış olan tüm insanların parmak izleri birbirinden farklıdır. Dahası, aynı DNA dizilimine sahip tek yumurta ikizleri dahi farklı parmak izine sahiptirler. Parmak izi, doğumdan önce cenin üzerinde son şeklini alır ve kalıcı yara olması dışında ömür boyu sabit kalır. İşte bu nedenle parmak izi, herkese özel çok önemli bir “kimlik kartı” sayılmakta ve parmak izi bilimi ise insanlar tarafından bilinen tek değişmez ve yanılmaz kimlik tespit yöntemi olarak kullanılmaktadır. Burada önemli olan, parmak izinin özelliğinin ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiş olmasıdır. Ondan önce, insanlar parmak izini hiçbir özelliği ve anlamı olmayan çizgiler olarak görmüştür. Fakat 1400 yıl öncesinde Kur’an’da, o dönemde kimsenin dikkatini dahi çekmeyen parmak izleri vurgulanmakta ve bu izlerin ancak çağımızda fark edilen önemine dikkat çekilmektedir.
Allah (c.c.) Tebbet Suresi’nde; “Ebû Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu. Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı. O, bir alevli ateşe girecektir. Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir)” demektedir.
“Bu surenin inişinden sonra Ebu Leheb iman etmeye davet edilmemiştir. Âdeta, Cenab-ı Hak bu sureyi indirdikten sonra Ebu Leheb’le ilgili imtihanı sonlandırmış ve onun işini bitirmiştir. Bunu bir örnek olarak bütün insanlara göstermiş ve ibret alınmasını istemiştir. Nitekim Tebbet Suresi bu açıdan Kur’an’ın en büyük bir mucizesidir. Kabilecilik şeref ve haysiyetini savunmanın en popüler olduğu bir dönemde, Hz. Peygamber (asm)’in kendi amcasına yönelik hakaret içeren bir sureyi ortaya koyması, yalancıktan da olsa Ebu Leheb’in “İman ettim.” diyememesi gibi gaybî bir haberin zaman tarafından tasdik edilmesi, tartışmasız bir mucizedir.”3 Çünkü Ebu Leheb, “İman ediyorum.” diyerek, Kur’an’ı kendince yalanlama yoluna gidebilirdi…
Yine Rum Suresi’nde Kur’an’da; “Rumlar, yakın bir yerde yenilgiye uğratıldılar. Onlar yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Önce de, sonra da emir Allah’ındır. O gün Allah’ın (Rumlara) zafer vermesiyle mü’minler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” (Rum, 30/2-5) buyurulmaktadır. Bu müjdenin gerçekleşmeme ihtimali, çok kötü sonuçlara yol açabilirdi. Fakat ayette bunun “Bu, Allah’ın vâdidir. Allah verdiği sözden caymaz.” denilmekle büyük bir meydan okuma vardır. Üstelik o dönemde Bizans kralı, asla zafer kazanacak bir kumandan duruşuna, becerisine sahip bir yapıda değildir.
Kısa kısa notlarla gönül hanenize anlamlı bir dokunuşta bulunmak istedik. Tüm çabamız, insan hayatının, bu hayata yüklenen anlamın ne denli kıymetli olduğu hakkında bizzat kendi varlığınız üzerinden düşünmenizi sağlamaktır.
1,2- Dr. Mehmet Öztürk, Feyz Dergisi, 273. Sayı
3- Sorularla İslamiyet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir