İnsanların kendi iç dünyalarından uzaklaşıp sürekli dışarıya odaklanmasını bir psikolog olarak nasıl yorumluyorsunuz? Bu modern “uyku” hali neyin belirtisi? Ve bu uykudan uyanmak için ilk adım ne olabilir?
İnsan, modern dünyanın hızı ve gündelik telaşların gölgesinde gün geçtikçe kendi iç sesinden biraz daha uzaklaşıyor. Düşüncelerimiz ekranlardan taşan bilgi akışının gürültüsünde siliniyor sanki. Ne hissettiğimizi, ne yaptığımızı bile tam anlamadan, bir sonraki göreve; gelen bir bildirime dönüş yapıyor ya da başka bir işe koşuyoruz. Dikkat endüstrisi, medya yoluyla sürekli farkındalığımızı azaltırken bir yandan da gösterdikleri ile dikkatimizi sürekli dışarıya yöneltiyor. Bu telaş içinde zihinlerimiz canlılığını yitirdikçe bir uyku halinde yaşıyoruz.
Uyanmak ise dikkatimizi bizim için önemli ve öncelikli olanlara yönelterek gerçekleşebilir. Belki de uyanmak, yaşadığımız anlara dikkat ve hürmet göstermek demektir. Baktıklarımızı farklı şekillerde görebilmek mümkün mü? Ya da yaptıklarımızı farklı şekillerde de yapabilir miyiz? Buna benzer soruları çoğaltırsak cevaplar hemen gelmese bile, o soru zihinlerimizde pencereler açar. Soru sormak ise bir insanın yeniden kendine dönmesi için yeterli bir başlangıç olabilir.
Her insanın hayatında “ideal ben” -olmak istediği kişi- ve “gerçek ben” -olduğunu düşündüğü kişi- var. Başkalarına gösterdiğimiz yüz ile içimizde yaşadığımız yüz arasındaki bu mesafe ne anlama geliyor?
Her insanın içinde iki benlik yaşar: Biri olmak istediği kişi, diğeri olduğunu düşündüğü kişi. Bu ikisi arasındaki mesafe, çoğu zaman huzursuzluğumuzun kaynağıdır. İşte o mesafe hayal ile gerçek arasındaki gerilimi aşikâr eder. İnsanın kendini aramaya başladığı yerdir burası. Bu gerilim, büyümenin ve dönüşmenin çıkış noktasıdır. Kimi insanlar bu gerilimi bastırmak için sürekli tüketir, susar ya da unutmaya çalışır. Kimileri ise bu gerilimi dönüştürücü bir maya olarak kullanır.
Gerçek benliğimiz sürekli değişip dönüşürken, zihin onu sabit bir kimliğe hapsetmek isteyebilir. Bu da “ideal ben” ile “gerçek ben” arasındaki uçurumu büyütür. Çünkü biri geçmişteki etiketlerin ağırlığını taşır, diğeri geleceğin beklentileriyle ezilir. Belki de mesele bu iki benlikten birini seçmek değil, aralarındaki ilişkiye dikkatle bakmaktır. Kendimizi yeniden ve yeniden fark etmeye razı olmayı deneyebiliriz. Bugün kırılgan ama yarın dirençli olabiliriz. Bugün korkmuş ama yarın cesur olabileceğimizi fark edebiliriz. Aradaki mesafe, eğer farkında olursak, bizi bütünlüğe çağırır. Çünkü farkındalık, iki uç arasında bir köprü kurmaktır. Kusursuz olmayı denemek yerine daha farkında olmayı denemektir bence asıl mesele.
Kendini tanıma bir hedef değil, ömür boyu süren bir süreç diyorsunuz. Ama günümüz insanı her şeyi hızlıca çözmek, net cevaplar bulmak istiyor. Bu acelecilik hali, kendini tanıma yolculuğunu nasıl etkiliyor?
Kendini tanımak, bir varış noktası değil; bir sürece sabırla eşlik etmektir. Fakat modern çağ içinde sabrı küçümsedik, gündemimizden uzaklaştırıp unuttuk. Her şey kısa yoldan çözüme ulaşmak zorunda. Hazlarımızın sürekli hızlı karşılanma taahhüdüyle baştan çıkarılıyoruz. Hal böyle olunca kendi iç dünyasına da aynı aceleyle yaklaşıyor insan. “Ben kimim?” sorusuna tek bir cümlede, hızlıca bir yanıt arıyor. Oysa insan dediğimiz şey, sabit bir kimlik değil; her gün değişen, yenilenen bir oluş hâlidir.
Hız kültürüne ayak uyduran zihinler her şeyi kategorilere ayırmak ister: “Ben böyle biriyim.” “Bu ilişki bitti.” “Bu iş bana göre değil.” Bu tür kesin yargılar, kısa vadede belirsizliği ortadan kaldırır. Ancak uzun vadede insanın kendini tanıma kapasitesini köreltir. Çünkü her kesinlik, merak ve dikkatin sonudur. Kendini tanımanın temelinde ise merak vardır. Hızlı yanıtlar değil, dikkatle sorulan sorular vardır.
Bazı insanlar zor anlarda kendilerine inanılmaz acımasız konuşuyorlar. Sanki içlerinde cezalandıran, affetmeyen biri var. Bu iç mahkeme nasıl kurulmuş? Ve bu sert hesaplaşma kendimizi geliştiriyor mu, yoksa sadece küçültüyor mu?
İnsan, en çok kendi içinde yankılanan seslerle kendini yaralıyor. Dış dünyanın zorlukları geçip gittikten sonra bile, içimizde bir ses kalır. Bize sürekli “Bunu neden böyle yaptın?”, “Yine başaramadın.”, “Senden adam olmaz.” Bu ses, çoğumuzun içinde yaşayan o görünmez yargıçtan gelir. Gecenin bir vakti uyanıverdiğimizde, bir karar vermemiz gerektiğinde, ya da bir başarısızlıkla karşılaştığımızda hemen devreye girer.
Bu yargısız infazların gerçekleştiği içsel mahkemenin temellerinin erken dönemde atıldığını söyler Gabor Maté. Maté’ye göre, erken dönemde örselenen çocukluğumuz, başımıza gelen zorluklarda yalnız başımıza kalmamızdan dolayıdır. Henüz yetişkin olmadan zor zamanlarda desteklenmediysek, görülmediysek içimizde acziyet ve öfke birikir. İşte o vakitlerde suçluluk, yetersizlik ve değersizlik gibi öz saygıyı zedeleyen iç sesler hücrelerimize kadar işler. Bu nedenle çocukken hayatta kalmak için geliştirdiğimiz stratejilerden biri de dışarıdaki davacıları, yargıçları içselleştirip onlara göre hareket etmeyi öğrenmek zorunda kalmış olabiliriz. Bu mekanizma sayesinde kimse bizleri suçlamadan, nelerle suçlanabileceğimizi kestirebilir ve ona uygun önlemler geliştirmek için bu dış sesler içselleştirilir. Bu sistemle çevremizdekilerin olumsuz tepkilerini içselleştirerek, “Demek ki sorun bende.” demeye başladığımızda dışarıdaki yargılar içimizdeki yargıç makamını inşa eder.
Eğer sürekli kendimizi acımasızca eleştirerek uyumlanmayı öğrendiysek başka bir yol denememiş olabiliriz. Bu durumda dışarıya bağımlı ve kendi kararlarına sahip çıkabilen bir yetişkin olmak zorlaşır. Hayat küçülürken bizlere kalan eksik ve yetersiz olduğumuz hükümleri olur.
Kendini bilmenin en büyük engellerinden biri kibir mi? ‘Ben zaten kendimi iyi tanıyorum, benim bir sorunum yok.’ diyen insanlar aslında neyi savunuyorlar? Kendini beğenmişlik ile kendine güven arasındaki fark nedir?
Kendini beğenmişlik ile kendine güven arasındaki temel fark ilki sabit bir kimliği olduğunu iddia eder ve bu nedenle değişime kapalı olur. Oysa özüne güvenen biri hareket hâlindedir ve bu sayede gelişime açıktır. Bildiklerimizden çok bilmediklerimiz var. Aksi halde kibir kendini “tamamlanmış” hissettirebilir insana. Oysa hayat gibi insan da hep bir oluş hâlinde. Bir yanda katılık, diğerinde ise merak vardır. Psikolojik olarak kibir, çoğu zaman incinmiş öz saygının telafisi olarak bir savunma biçimi halini alır. İnsan, değersizlik korkusunu bastırmak için kusursuz bir benlik imgesi üretir. Bu imge, görünüşte güçlüdür ama gerçekte değişime ve belirsizliğe karşı kırılgandır. Bu nedenle kibirli bireyler en küçük eleştiriye bile tahammül edemez. Gerçek öz güven ise kırılabilir olmaktan korkmaz. Çünkü bilir ki kırılmak, yeniden şekil almadan önceki bir haldir. Bu nedenle kendini bilmenin ilk adımı, bilmediğini itiraf edebilme cesaretiyle başlar.
Bazı insanlar “Ben kimim?” sorusunu hayatlarında pek sormazken, bazıları bu soruyu kendine sıkça soruyor. Kendini sorgulama ihtiyacı nereden doğuyor? Bu soruyla karşılaşmak insan olmanın kaçınılmaz bir parçası mı, yoksa bazıları gerçekten hiç karşılaşmadan yaşayabiliyor mu?
Kendini sorgulama ihtiyacı çoğu zaman zorluk vakitlerinden doğmakta. Belki bir kayıp, bir hayal kırıklığı, bir başarının ardından gelen tatminsizlik. Bu anlar, ezberlerimizin ve beklentilerimizin alışıldık sınırlarını sarsar. İnsan, “ben” dediği şeyin aslında ne kadar geçici olduğunu fark eder böyle zamanlarda. O fark ediş anında ise koca bir boşluk belirir. Kimi bu boşluktan korkar, hızla eski düzenine döner. Kimi ise o boşluğa bakar, işte orada, bir dönüşüm başlar. Geçici olmayanı aramaya başlar zihin.
Bazı insanlar hayatlarını bu soruyla hiç karşılaşmadan tamamlayabilir. Rutinler, roller, dışsal kimlikler yeterli gelmiş olabilir. Ama bu durum bir yanıyla farkındalığın yokluğu anlamına gelir. Farkında olmadan yaşamak belki zor sorular sormaktan, hayatta derin anlamlar aramaktan ya da acıdan korur belki; ama derin bir yaşamdan da uzaklaştırır. “Ben kimim?” sorusu aslında insan olmanın kaçınılmaz bir parçasıdır. Çünkü insan yalnızca yaşamakla yetinmez, yaşadığını anlamlandırmak da ister.
İnsanlar kendilerini tanımlarken ‘iyi anne’, ‘başarılı profesyonel’, ‘güvenilir arkadaş’ gibi rollerden bahsediyorlar. Peki bu roller çıkarıldığında geriye ne kalıyor? Rollerimiz biz miyiz, yoksa takındığımız maskeler mi? Ve bu rollerin altındaki özümüze nasıl ulaşabiliriz?
Çocukluktan yetişkinliğe doğru yaş ilerledikçe çoğu zaman kendimizi rollerin içinde buluruz. İyi bir anne olmak, müşfik bir baba olmak, iyi bir kul olmak, mesleğimizde yetkinleşmek, güvenilir bir dost olmak gibi. Bu tanımlar, toplumsal hayatın dilidir. Bizleri bir yere yerleştirir, anlam verir, aidiyet kazandırır. Ama bu rollerin altına gizlenmiş daha derin bir kimlik vardır. O da öz benliğimiz. O benlik, alkış beklemez, tanım istemez, açıklama yapmaz. Sadece var olur.
Psikolojide “sahici benlik” (authentic self) dediğimiz bu alan, sosyal maskelerin ardında kalmış en yalın hâlimizdir. Carl Rogers’a göre insanın bütünlüğe ulaşması, dışsal rollerle içsel deneyim arasında bir uyum kurabilmesine bağlıdır. Eğer rol, özle uyum içindeyse sahiciliği besler. Lakin özle çatışıyorsa, insanı içten içe yorar. O zaman roller maskelere dönüşür. Bu yorgunluk, bazen nedensiz bir boşluk hissi olarak, bazen de “Kendim gibi değilim.” cümlesinde açığa çıkar.
Peki roller çıkarıldığında geriye ne kalır? Sanırım kendimizle konuşma tarzımız açığa çıkar. O ses, çoğu zaman çocukluğun derinlerinden gelir. Korkmadan merak eden, sorgulamadan da sevebilen, sadece var olmanın neşesini bilen o halimizden parçalar taşıyorsa zihnimizdeki konuşma sesimiz de varlığın neşesini taşır. Lakin rollerimiz maskelere dönüştüyse iç sesimiz sürekli dışsal onaylara bağımlı hale gelir. Her onay merkezi için ayrı ve belki de birbiriyle tutarsız ve çelişen durumlarda kendimizi bulabiliriz.
Oysa özümüze ulaşmak, içimizdeki rolleri şefkatle tanımakla mümkündür. Çünkü her rolün bir hikâyesi vardır: Belki sevilmek, belki ait hissetmek gibi. Kendimize dürüstçe baktığımızda, bu hikâyelerin bizi korumaya çalışan iyi niyetli yanlarını da görebiliriz. Öze yaklaşmak, rolleri inkâr etmekle değil, onların ötesine bakmayı öğrenmekle mümkün olabilir. O zaman insan ne yalnız rollerinden ibaret kalır ne de onlardan tamamen sıyrılır. Sadece rolleriyle uyum içinde yaşar.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi

