Teknolojik gelişmeler, insanın ontolojik bağlamının mekânla ilişkisi bakımından dünyaya bakışında düşünce boyutunda ne tür değişikliklere yol açtı? Bunu bir “başlangıç” olarak değerlendirmenizin nedeni nedir?
Felsefenin konuları ne ile ilişkili olursa olsun bir şekilde insana değinen tarafı bulunmaktadır. Nitekim bu açıdan felsefenin ana konusu insan olmaktadır. Onun dünya içinde oluşu, doğaya karşı varoluşu, başkası ile karşılaşması, varolduğu dünyada tecrübe kazanması, bunu bilgi haline getirmesi ve bu bilgi ile yaşamını yeniden kurmaya çalışması, kendi varlığını düşünmesi gibi birçok husus felsefenin konusu olmaktadır. Felsefe her bir sorun için ayrı başlıklar oluşturmaktadır. Temelde ise iki başlık altına almaktadır: Ontoloji ve epistemoloji. Ontoloji insanın varoluşu ve varlık ile ilişkili olmakta, insanın dünya içindeki mahiyetinden, niçin bu dünyada oluşuna, evrendeki çokluğa dair sorular sormakta; epistemoloji ise insanın düşünebilme ve bilgi edinme yetileri ile ilgilenmektedir. Tarihsel olarak bu soruların örnekleri ve içeriği değişip dönüşmektedir. Bu bağlamda günümüz teknoloji çağında anlamı da ilkçağlarda olup biten açıklamalardan farklılıklar taşımaktadır. İnsanın ele alınma biçimi dönüşmüş olsa da temelde onun iki farklı yönü öne çıkarılarak soruşturmalara başlanmıştır. İnsanın bir bedeni olması ve onun uzamlı yapısı ilk biçim iken düşünme edimi ile ilişkili akıllı yapısı ikinci biçim olmaktadır. Bu ayrımın kökenleri Platon’a kadar gitmekte iken etkisi günümüze değin sürmüştür. İnsanın bedensel yapısı ile düşünsel yapısı arasında ilişki kurmak, bu yapıların anlamının ve değerinin boyutu ise çağlara göre değişmiştir. Yaşam içinde kalma çabasında olan insan için yer yer bedensel fiziksel özellikler daha önemsenirken, teknoloji ve bilim çağında ise düşünsel, akıllı yapısı önemsenmektedir. Bu açıdan Batı düşünce tarihinin önemsediği husus insanın düşünsel yapısıdır diyebiliriz. İnsanın düşünebilmesinin olanağı, nasıl düşündüğü, aklın ve zihnin işlevi gibi sorunları teknolojinin yardımı ile sürekli ele almakta ve daha etkin bir düşünmenin çabası içine girmektedir.
Batı düşüncesinin önemli düşünürlerinden Kant’a göre insanın dünya içerisinde var oluşunun, düşünebilmesinin ve bilebilmesinin kaynağı iki şekildedir. Birincisi pratik edimlerimize yani deneyimlerimize bağlı olmaktadır. Dış dünyayı duyumsayıp, algılayarak başlayan süreç. İnsanın dışsallığı da denecek bu bilgi edinim süreci yine bir şekilde zihinsel bir işleme tabi olmakta ve tecrübenin kendisi bilgi haline gelmektedir. İkinci olanak ise deneyimde olmayan ama bizde var olan zaman, mekân ve Tanrı algısı gibi deneyimde karşılığı olmayan apriori görüler algılardır. Yani aslında bu özel olanak sadece insana ait, insan fıtratında bulunan özel bir imkândır. İnsana bahşedilmiş bu özel olanak sayesinde, o hayvandan ve diğer canlılardan farklı bir noktada bulunmakta ve düşünmektedir. Bu olanaklar sayesinde düşünebilmeyi, düşündüğü şeyi anlamlı bir şey haline getirebilmeyi, başkasına aktarabilmeyi ve yansıtabilmeyi becerebilen bir canlı türüdür. İnsanın tüm düşünme biçimlerinde bu içsel algılar bir şekilde bulunmaktadır. Bu algılar olmaksızın insani bir düşünmeden de bahsedememekteyiz. O halde Kant’ın haklı olarak işaret ettiği üzere insan zaman ve mekâna bağlı olarak bilgi edinmekte, düşünmektedir. Edindiği tüm bu bilgilerin anlamlı bir bütün olmasını ve hepsinden üstte bulunan bir yaratıcının varlığı ile de edinilen bilgilerin temellenmesinin imkânı doğmaktadır. Düşünmenin oluşması ve olgunlaşmasının imkânı böylece ontoloji ve epistemolojinin bütünlüğünü gerektirmektedir. Oysa yine başta dediğimiz gibi bu bütünlüğe rağmen özne olarak insan değeri düşünmeye vermekte, fiziksel olanı düşünmenin ve aklın tahakkümüne bırakmaktadır. Burada ifade etmeye çalıştığımız aklı ve düşünmeyi bırakmak anlamına gelmeyip aksine düşünmenin ve aklın tek taraflı öne çıkarılmasının olumsuz sonuçları olduğu üzerine durmaktır. Yoksa akıl ve düşünme merkezli evren kavrayışında insan, elbette dünyevi şeyleri önemsemekte hatta bu maksatla dünyada daha fazla kalabilmenin çabası içine girmektedir. Dolayısıyla işaret etmeye çalıştığımız düşünmenin ve aklın kullanım biçimi ve varlık’ı, varoluşu anlamaya anlamlandırmaya çalışan bir araç olduğunu unutup onun egemenlik güç istenci için kullanılmasıdır.
Nitekim insan akıl ile doğaya ve yaşama egemen olabileceğini düşünmekte, aklın en önemli nesnesi olan bilime ve bilgiye, ontolojik bir varoluş kavrayışından daha fazla değer vermektedir. Düşünmenin ve aklın önemsendiği bir ilerleyiş, fiziksel olan üzerinde tahakküm kurulan bir dünya görüşünü açığa çıkarmaktadır. Batı düşünce tarihi bu şekilde bir ilerleyişin birçok örneğini bize sunmaktadır. Teoman Duralı hocanın da işaret ettiği İngiliz Yahudi medeniyeti günümüze değin sadece egemenlik arzusu için birçok katliam yapmış, yok etmiş, doğanın dengesini bozmuştur ve hala da bu arzusu için çabalamaktadır. Bununla birlikte düşünmenin tarihsel gelişimi bir şekilde doğaya, başkasına ve varoluşsal ilişkilere bağımlı olmuştur. İnsanın egemenlik ve güç istencini engelleyen fiziksel ve bedensel sınırlılık bir şekilde, özne olarak insanın önünde onu durduran bir güç olarak varlığını korumuştur. Oysa teknoloji çağı olan günümüzde özne olarak insan kendisi için sınırlılık, eksiklik ve bağımlılık anlamı taşıyan bu olanaklarına savaş açmış durumdadır. Bu savaşın alanı varoluşun gerçekleştiği dünya olmakta ve insanın fiziksel bağımlılığının bu dünya ile azalmasını sağlayacak bir arzu ile yapılmaktadır. Zira insan egemenlik ve güç istemi ile doğaya egemen olabileceğinin farkında iken, onun ontolojik yapısı bunun aksi bir gerçekliği insanın karşısına çıkarmaktadır. Özne ontolojik bir yapıya bağlı olarak dünyadadır. Bir doğum ile başlayan başlangıcı ve ölümle sonuçlanan bir sonu bulunmaktadır. Başlangıç ve son arasında da yaşlanmakta, istediği şekilde doğaya egemen olamamaktadır. Bunun yanında tek önemli silahı akıl ve bilgi olmaktadır. Bu sebeple aklın sınırlanmasına sebep olacak şeylerden ya kurtulması ya da bu etkinin, etkileşimin azaltılması gerekmektedir. Ontolojik olarak varoluş bir dünyada gerçekleşmektedir. Yani insan hazır bulduğu, içinde anlam kazandığı, tecrübe edindiği bir dünyanın içine düşmekte, doğmaktadır. Bu hazır bulduğu alana mekân diyebiliriz. İnsanın doğumla bir mekânın içine düştüğü ve bu mekânın daha önceden hazırlanmış kurulmuş ve ona sunulduğu da göz önüne getirildiğinde kurucu bir mekân olduğu söylenebilir.
Mekân, insanı kuran ve biçimlendiren yapısı gereği hem bizde içkin hem de bizden, bizim kendi deneyimlerimizle elde edemediğimiz, bize bir şekilde verilmiş bir olanak olduğu için aşkın bir durumdur. Mekânın bizim gücümüz, dinamiğimiz, egemenliğimiz altında olmayan bir tarafı olduğu buradan aşikâr bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Mekân bizim düşünce yapımızı kuran, bizden daha güçlü bir varlığın bize bahşettiği içsel bir algı duyum meselesidir. Dolayısıyla biz bu fıtrata sahip olarak dünyada var oluyoruz. Bu fıtrata sahip olarak çevremizi, doğayı, ailemizi, geleneğimizi ve kültürümüzü anlamlandırıyor, anlıyor, olgunlaştırıyoruz ve bunla bir medeniyet kuruyoruz. İşte Türkiye vatandaşı olmak, Müslüman olmak, Erzurumlu olmak, şu coğrafyada doğmak gibi. Bu açıdan farklı her toplumun bir düşünme tasavvuru, bir mekân tasavvuru vardır ki, bu tasavvurla dünyayı anlıyor ve anlamlandırıyordur. Bu şekilde mekânın evveliyatı olsa dahi, mekân öylece duran statik bir yapı değil aksine dinamik dönüşen bir yapıdır. İnsan elindeki bilgi ve teknoloji gücü ile bu mekânı dönüştürüp, farklı yapılara anlamlara benzetebilmektedir. İlkçağda yaşayan insanların mekân anlayışı ve kavrayışı ile Ortaçağın kavrayışı, anlayışı farklı, modern çağın mekân kavrayışı farklıdır. Ki günümüzde bu mekân kavrayışı daha da farklı olmaktadır. Teknolojik gelişmeler ile beraber bu mekân dönüştürülmekte ve insanın kullanabileceği bir alan haline getirilmektedir. Nitekim bu durum karşımıza, kurucu bir mekân içine doğmanın kabul edilmesi gereken bir gerçek olması ile beraber özne olarak insanın teknoloji sayesinde, içinde dünyaya geldiği bu kurucu mekânı kendisinin kurduğu bir mekân haline getirebileceği gerçeğini çıkarmaktadır. Teknoloji çağı, sanal çağ, dijital çağ dediğimiz günümüz zamanlarında Metaverse, Transhümanizm gibi çalışmaların altında yatan sebeplerden biri budur. İnsan kendisine bahşedilmiş, bu fıtrat ile yaratılmış olduğu bir olanağı, kendi egemenliği altına almaya çalışmaktadır. Teknolojinin düşünce bağlamında mekâna dair tasavvuru işte bu noktada insana çok büyük bir güç vermektedir. Bunun ne derece bir gerçeklik kazanacağı, insanın mekânı ne derece dönüştüreceği bir tartışma konusu olsa da teknoloji çağında mekân insanın elinde bir oyuncak gibi dönüştürülmektedir. Bu dönüşüme egemen olma arzusunda olan özne olarak insan için mekân, adeta nesnesinden bağımsız bir programlama dili haline gelmekte, yapay zekanın hâkim olduğu ve programcı olarak kendisinin kurucu olduğu, ona bu yaşamı bahşeden üstün varlığın bazı olanaklarına sahip olabileceği bir izlenim vermektedir. Bu açıdan teknolojinin mekânı dönüştürmeye başladığı ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla buna ben insanın kendisini yeniden kurabileceğini düşündüğü ve buna inandığı bir zaman olduğu için başlangıç demekteyim. Bu zamana kadar mekân, teknolojinin insana sunduğu imkânları ve insanın bu imkânlar nezdinde dünya görüşünü geliştirdiği, düşünce biçimini şekillendirdiği ve insanın mekâna bağımlı olduğu bir yapıyı kurucu mekân olarak elinde tutmakta idi. Mekân insanın önünde olan, insandan daha üstün olan, aşkın olan boyutunu insana dayatıyordu. İnsan bir şekilde bu mekânın bir parçası olarak var olmakta idi. Düşünce tarihimizde coğrafya kaderdir gibi bir ifade vardır. Bu söz ile işaret edildiği üzere, biz, bizi kuran bizim onun üzerinde egemen olamadığımız bir mekân, bir coğrafya içine doğuyorduk, ama artık insan bunu değiştirmeye başlamıştır. Bunu bu düşünce mekânını coğrafyayı teknoloji eli ile istediği gibi dönüştürüp, değiştirip hatta yok edebileceğinin farkına varmıştır. Bu anlamda bu bir başlangıçtır. İnsan artık kendi doğasına, kendi mekânının kurucu yapısına egemen olacağının farkına varmıştır, bu anlamda bir başlangıç meselesidir. Bu başlangıçta insan kendisini yeniden kurabileceğini düşünmektedir. Kendisinin kurulduğu ve kurulması ile beraber kendisinin varlığının aslında kurucu bir yaratıcının bahşetmesi, istemesi ile varolan bir varlığın kendi başlangıcını yeniden kurması bir başlangıç meselesidir, sıfırlanma meselesidir. Büyük çoğunlukla insanın kendi ontolojik yapısında yapılmaya çalışılan bir dönüşüm ve değişiklik sonucu insan, mekânın getirdiği sınırlı ve belirli bir varlık olmanın üstünde bir varolan olma yolunda ilerlemeye çalışmaktadır. Başlangıç olmasının bir sebebi de bu olmaktadır.
Bu değişim isteği farklı bir sonuç beklentisi taşıyor. İnsana dair bu anlam ve değer yitiminde, sebep ne olabilir sizce?
Birçok düşünür için değişim, felsefenin temel problemlerinden biridir. Değişim ile felsefenin gündemine dünya içinde olma, varoluş, çokluk, evrendeki sonsuzluk ve hareket gibi kavramlar girmektedir. Aynı şekilde zaman ve mekân bağlamında konuya yaklaşmış olursak bundan bin yıl önceki insan ve düşünme biçimleri ile şimdiki insan ve düşünme biçimleri, yerleşim yerleri, yurtlanma biçimleri bir ve aynı değildir. Varlık, yaşam, oluş, dünya içinde olma, yemek yeme, alışkanlıklar, temel ihtiyaçların giderilmesi, sosyal toplumsal yaşamın düzenlenmesi gibi ana konular, problemler aynı olsa bile bunun anlaşılma biçimi ve bunun yaşanma biçimi zamana ve mekâna göre değişmektedir, ki tarihsel açıdan günümüzde ciddi bir şekilde dönüşmektedir. İnsanlık büyük savaşların, anlatıların, ideolojilerin olduğu yüzyıllar ile karşılaşmıştır. Bu değişimin en kötü tarafı da, bu dönüştürme olgusunun büyük kısmı bizzat insanın kendisinin eseri olmasıdır. İnsanın kendi türü ve diğer canlılar ile birlikte kendi varoluşunun gerçekleştiği dünyanın yine bizzat kendi bilinçli isteği ile ciddi şekilde yıkıma doğru tek yönlü ilerleyişi günümüzde daha da hızlanmaktadır. Bu ilerleyişi gerek zamana ve mekâna bağlı olan doğada, gerekse de insanın yok edici arzularının karşılığını bulduğu günümüzde fazlası ile görmekte olduğumuz bir gerçeklik gibi bizde hissedilmektedir. Bu sebeple değişimin açıkçası sürekli bir şekilde var olduğu anlamı zorunlu bir çıkarım olmaktadır. Felsefe kendisine konu aldığı problemlerde de bu gerçekliği kabul etmeye meyillidir. Nitekim İlkçağ medeniyetlerinden günümüze, değişim kendisini bir şekilde tezahür ettirmiştir. Bu anlamda insanın arzusu da öne çıkmaktadır. Bu değişimin önünde durmak, değişimi engellemek, değişime karşın varolanın muhafazasını korumak arzusu, insanın özlü amaçlarından biridir. Çünkü insan kendisini bir şeye ve bir yere ait kılmaya, orada var olmaya orada yaşamaya çalışan bir varolandır. O yaşam alanında bir yandan sürekli ilerlemeye çalışmış diğer yandan da bu yaşam alanını güvenli hale getirmeye çalışmaktadır. Bu ilerleyişte insanın en temel güdülerinin yaşam alanında karşılığını görürüz. İnsan barınmak, korunmak, yaşam içinde refah seviyesini arttırmak istemektedir. Güvenlik ihtiyacını giderebilmek yani korkusunu giderebilmek için güvenli alanlar, bilindik, tanındık, aşina alanlar, ilişkiler kurmaya çalışmaktadır. Dikkat edin insanlar bir yerden bir yere giderken, iş yaparken bildiği yolları tercih edip bilmediği yolları tercih etmez. Bu insanın temel güdüsü, yaratılışı, varoluşu ile alakalı bir durumdur. Bunun dışında evrenin kendisi de düzenli olma çabasındadır. “Başlangıçta kaos vardı sonra yerini düzene bıraktı.” gibi, evren kaostan kurtulup belli bir düzene doğru var olmak ister. Yine de değişim ve dönüşüm varlığını yaşam içinde bir şekilde tarihsel olarak korur. Bu doğal olarak insanda bir karmaşa ve karmaşaya tepki olarak kaygı, anksiyete üretir. Bir tepki durumunda olarak insan değişim ve dönüşüm içerisinde değişmeden ve dönüşmeden kalıp bu değişim ve dönüşüme egemen olmaya çalışır. Onu kendi isteği ile kendi istediği şeye doğru yani bir şey için bir şeye doğru dönüştürmeye, ona hâkim olmaya çalışır ki, bu, mekânın ne olduğu anlamına işaret eder. İnsan mekânı, kurucu mekânı bu biçimde anlamaya çalışır. Aşina olduğu tanıdığı anlamlı hale getirdiği biçimselleştirdiği bir yapı olarak kendisinde konumlandırır. Bu düşünüş biçimidir. Düşünmenin matematiksel, fonksiyonel, işlevsel yapıları olsa da özünde bütün karmaşa ve çeşitliliğin belli anlam yapıları halinde, belli bir düzen içinde belli bir bilgi içinde kavrama çabasıdır. İnsan, her şeyin bilgisinin kendisini dahilinde olduğu ya da bu içine düştüğü onu çevreleyen dünyayı var olanlarının çokluğunu anlaşılır bir yapı haline getirip, mantıksal ilkeler içinde akılsal, akılla ilişkilendirebilecek bir sonuca taşımaya çalışır. İçinde var olduğu kurucu mekâna gerek uyum sağlama gerekse de bu mekânı kendisi için dönüştürme isteği, varlığını bir şekilde sürdürmeye devam eder. Çünkü bu değiştirme sayesinde insan yaşadığı mekânı kendisine ait kılmaya, kendisi için “daha iyi” bir yer haline getirip, sınırlandırmaktadır. Önce bir alanı, toprak parçasını, ırmağı rehabilite etmeye çalışır. Onun kenarlarını biçimselleştirmeye, üzerine beton dökmeye, yıkıcı olan taraflarını törpülemeye, onu ıslah etmeye çalışır. Zararlı otları oradan söküp kendince yararlı olarak gördüğü otlar ekerek bahçe haline getirmeye çalışır. Sınırlarını belirleyip, yaşanabilen bir ev haline getirmeye çalışır. Dikkat edilirse dönüştürme arzusunda bu yerleri, bir şey için, kendi refahı için daha “yararlı” hale getirme çabası vardır. Bu şekilde dönüşüm ve değişim ile hareket eden insan son kertede dönüşümün altında yatan şeyi, yani batı felsefesinin temelinde olan egemenlik arzusunu açığa çıkarır. İnsan doğayı ve çeşitliliği genel olarak başkası olarak tecrübe ettiği varolanı “öteki” yapıp, ona egemen olmaya çalışır. Günümüzde insan kendisini de dönüştürülebileceğinin farkındadır. Kendisine de egemen olmak arzusundadır. Kendi varlığının başlangıcını yeniden kurabileceğini ve değişime müdahale ederek kendi varlığını tekrardan kurabileceğini düşünmektedir. DNA çalışmaları, estetik müdahaleler, kök hücre tedavileri, yapay zekâ ile organlarını yeniden elde etme çabaları, insanın kendi türüne ve varoluşuna egemen olma arzusu ile ilerlemektedir. Ontolojik bir baskıdan arındırılmış ya da dönüştürülmüş bir bedeni elde edebileceğini düşünmektedir. Lakin bu tür düşünme biçimi bize öğretilen, içine düştüğümüz düşünme mekânının ürettiği bir şeydir. Yani Batı felsefesinin düşünme biçimi, ilerleme anlayışının bir ürünüdür. Batı düşünme biçiminin şekillendirdiği kurucu mekânda insan başkası ile onun “öteki” olduğunu düşündüğü bir çatışma içinde sürekli bir şeyleri dönüştürmeye, egemen olmaya ve egemen olduğu şeyleri kendince daha “mükemmel” bir şey haline getirmeye çabalamaktadır. Yani birlikte olmanın anlamını ya da bir yerde var olmanın ve varolduğu bu yerin kendisine emanet edildiğini görmez. Bu şekilde olumsuz bir anlayış insanda kendi varlığının başlangıcına egemen olacağı düşüncesini oluşturmaktadır. Başlangıç problemi ile hareket eden insan birlikte yaşamanın, var olmanın ve varlığın emanet alındığı kavrayışını ve değerini kaybeder. Artık onun için karşılaştığı şey dönüştürebileceği, yok edebileceği, içine kendince belli bir değer katabileceği bir nesne haline gelir. Günümüzde güzellik ve estetik anlayışımız bu açıdan tamamen nesneleşmiş, cerrahi operasyonlar ile sürekli dönüştürülen, protez haline getirilmiş bir bedeni kendisi için nesne haline getirmiştir. Bu düşünce biçimi içine doğan insan, bu varlığın, doğanın bize emanet olarak verildiğini görmüyor, yaşamı istediği gibi dönüştürmeye ve ona müdahale etmeye çalışmaktadır. Teknolojik gelişmelerin de yardımı ile varoluşun ve başlangıcın üzerinde egemen olacağını düşünmektedir. Bu olumsuz düşünme biçiminin altında, Batı felsefi düşünme biçimi, insan ve evren anlayışı bulunmaktadır. Temelinde de birlikte yaşama ve emanet alma durumunu görmeme, her yaşamın kendince bir dünya görüşünün olduğunun farkına varamama bulunmaktadır. İnsan, mevcut yaşamsal pratikleri ile bir şeyleri sürekli iyi diye adlandırdığı düzenlediği, yönettiği egemen olduğu bir mekânın içine koyduğunun farkında değildir. Oysa insan mevcut yaşamda başkası ile var olabileceğinin, mutlu olabileceğinin, başkasını anlayabileceğinin farkında değil. Kendisini daha iyi bir şekilde açığa çıkarmak, yaşam alanını daha mükemmel hale getirmek için bir öteki algısı üreterek ve bu ötekini yok ederek kendisini ilerletmeye çabalamaktadır. Bu anlamda batı düşünme biçiminin olgunlaştırdığı kurucu mekânda insan, kendisini, başkasını öteki yaparak kuran bir varlık türü olmaya çalışmaktadır. Başkasını kötü, zarar veren, kirleten, zehirleyen bir varlık olarak gören bakış açısı olan bu tutumda, ilk kurucu biçimselleştirmeyi “bakmak” dediğimiz tek taraflı bir yöntem ile sağlamaktadır. İnsanı ve varolanları tüketim nesnesi ve doğayı peyzaj mühendisliğinin uygulama alanı haline getiren “bakmak” tutumundan ancak “görmek” diyeceğimiz bir çabayı ve yöntemi kendisine referans alırsa olumlu bir dönüş sağlanabilir diye düşünmekteyim. Bakmak tutumunda, bakılan şey yani başkası, bakan için var olan, değiştirilip dönüştürülebilen bir eşya anlamı vardır. Oysa görmek dediğimiz yöntemde başkasına bakmanın yanında, başkasının kendisini açığa çıkarması, kendisini sunması anlamı bulunmaktadır. Baktığımız zaman insan merkezli bir tutum sergilenmekte ve insan iradesinin zorunlu üstünlüğünün olduğu bir anlam açığa çıkmaktadır. Ama görmek bir şeyin orada var olduğunu bize zorunlu şekilde dayatır. Bir şeyin emanet olarak orada var olduğu anlamını dayatır. Bir şeyi görmek bizim irademizin dışında vardır demektir. Onunla birlikte varız demektir. Oysa bir şeye baktığımız zaman aslında o şeyin orada varolup olmaması bizim bakışımıza bağlı anlamına gelir. Bu batı felsefesinde “varolmak algılanmaktır” sözüne denk gelmektedir. Yani bir şeye birine bakarsın o zaman var olur gibi bir anlam zorunlu olarak tüm varoluşu insanın özel edimlerine bağlar. Oysa batı düşünce biçiminin aksine bizim düşünme şeklimizde, Anadolu medeniyetinde böyle bir durum yoktur. İslam medeniyeti her zaman görmeyi, karşıdakinin kendisini açmasını önemser ve başkasının bir öteki olarak tanımlanmasına karşı çıkar, onun öylece kendisini sunması gerektiğini savunur. Böylece varolmanın algılanmaya bağlandığı düşünmenin tek yönlü ve egemenlik içeren bakışını engeller. Varolanın bir yaratıcı tarafından benim dışımda benim algımın dışında var olduğunu gösterir. Ben akıl yolu ile bu varolanı keşfeder, duygularımla tepki oluşturur ve onunla ilişki içine girerim. Böylece içsel algım, duygusal algım ve dışsal algım bir bütün olarak insanı ve varoluşu keşfeder, onun ontolojik ve epistemolojik boyutunu kurar. Nitekim anlam ve değer de bu işaret edilen birlikte yaşam içinde olgunlaşmış olur. Oysa batı düşünme biçiminin ve dönüşüm arzusunun, bu dönüşüm arzusunda kendisini üste çıkarıp üstün bir varlık olma arzusunu oluşturmuş olduğu kurucu bir mekân düşüncesinde birlikte yaşamanın anlam ve değeri oluşmaz. Aksine bir şeyin anlam ve değeri bu değeri atfedenin işine yaradığı ölçüde anlam kazanır. İşte altının değeri, batı düşüncesinin egemenliğine ya da batı nezdinde egemen olan efendinin, yok etme arzusu ile hareket eden insanın işine yaradığı ölçüde bir anlam ve değeri vardır. Yaramıyorsa da değeri yoktur. Ortadoğu’daki insanın bir değeri yoktur. Köle olarak adlandırdıkları kişilerin, en altta olan madun kimliklerin, uzak doğuda Filistin’de ölenlerin değeri yoktur. Göçmenlerin, çocukların bir değeri yoktur. Ama altının, paranın, yapay zekanın değeri vardır. Ya da onun işine gelecek şeylerin değeri vardır. Dikkat edilirse bu değer görecelidir. Kişinin ya da karşılaşılan şeyin kendisinden kaynaklı bir değer değildir. Doğanın harikalığının, varoluşun mükemmelliğinin bir değeri yoktur. Efendi olan, yok etmek isteyen özne olarak insanın dayattığı bir değer sadece vardır. Dolayısıyla bu görecelidir. O değerin nesnesi yok olduğu zaman, ya da efendi tarafından egemen olunduğu zaman el altında haline gelip bir anda önemsizleşedebilir. Özne olarak insanın kendi varlığını ve güç arzusunu temellendirebileceği, koruyabileceği ve devamlılığını sağlayabileceği şekilde bir dünya düzeninin oluşturulup, olgunlaştırılması önceliği, bu öznenin günümüzde kendisine asli olarak aldığı bir sorumluluk haline gelmektedir. Bu öncelik için mekânın da yapısının istenilen hedefe yönelik dönüştürülmesi gerekmektedir. Yukarıda ifade ettiğim gibi bu dönüşüm için başkasının öteki haline getirilmesi, yok edilmesi ya da dönüştürülmesi gerekmektedir. Özne olarak insanın kendi varlığına dönüşü ve bir problem olarak varoluşunu yeniden ele almasına olanak sağlayan günümüz teknolojik gelişmeler, tarihsel olarak örtük bir problem olmuş hususu gün yüzüne çıkarmıştır. Özne kendi varlığının başlangıcını, kendi geleceğini, kaderini kendi eline almak istemekte ve tamamen bu sürece egemen olmak istemektedir. Bu şekilde bir düşünmenin temelleri eskiye dayanmakta olup, hayat bulabileceğine dair düşünmenin tarihi ise oldukça yenidir. Teknolojinin sağladığı olanaklar dahilinde üstün insan, Transhümanizm, yeni insan, yeni mekân, yeni yaşam, sanal yaşam gibi yeni problemler ortaya çıkmış, bu problemlere uygun çözüm çabaları, deney ortamları özne tarafından büyük bütçeler ile desteklenmektedir. Bu geleceğe dair bir beklenti olup, insanın kendi geleceğine tamamen egemen olma arzusunun sonucudur. Böylece ontolojik bir varoluş içinde olan insan, tüm dikkatini ölümlü olmasına, geleceğe egemen olmasına, kırılgan, eksik ve bağımlı bir bedeni nasıl olumsuz olarak düşündüğü niteliklerinden ayırabileceğini düşünmektedir. Nitekim bu düşünme biçimi tüm anlam ve değeri de, kendi arzularına, isteklerine karşılık verecek şeylere vermekte, bu sürece engel olabileceğini ya da önemsiz olduğunu düşündüğü şeylere ise vermemektedir. Oysa anlam ve değer bütünlük içinde ve bir emanet alma kavrayışında olgunlaşması gereken bir husus olup, bu yeni düzen kavrayışında yok olmaktadır.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi
