Sinema ve Din / Yrd. Doç. Dr. Bilal Yorulmaz

50-sinema-dinSinema ve Din konusu sizde şöyle bir heyecan uyandırıyor mu? Yani “Sinemanın fonksiyonel bir değeri var, ama benim de bir misyonum var.” gibi. Mutlaka izlediğiniz filmlerde ana başlıklar vardır konular itibariyle. Sizde yeni bir başlığı kışkırtan bir şey oldu mu? Bu konuda da bazı sinema yapıtlarına ihtiyaç var. Buna çalışmak lazım, bunun ekonomik alt yapısı vs. gibi düşünceler oluştu mu?
Tabi oluyor, ama ilk başta aslında şuna odaklanıyorsunuz. Bir film nasıl okunur? Film izlerken, aslında biz izliyoruz. İzlemek nedir? Bir yolu takip etmektir. Film koşturuyor, biz peşinden gidiyoruz; değerlendirmiyoruz, eleştirmiyoruz, pasifiz. Ama okumak nedir? Aktif bir eylemdir. Biz okurken aktifiz. Okuyoruz kitabı, değerlendiriyoruz, eleştiriyoruz; yeri geliyor, aklımıza yatmıyor, başka bir kaynaktan kontrol ediyoruz. Okumakta biz aktifiz, ama izlemekte pasifiz. İşte, bir Müslüman’ın filmi okuması gerekiyor, aktif olması gerekiyor, değerlendirmesi gerekiyor, oradaki zararlı mesajları görmesi gerekiyor.

Filmi izlediğimiz zaman nasıl okumalıyız, baktığımızda nasıl okuyalım, nasıl değerlendirelim? Bazı filmlerde, dinî isimleri alaya alma durumu var. Bu gizli bir tavırdır aslında. Mesela, “Şaban” ismi gibi. Şaban ismini siz alaya aldığınız zaman, dinî referanslı bir ismi, aslında o alana giren bütün her şeyi alaya alıyorsunuz. Mesela, Mustafa’yla kimsenin alay etmesine gerek yok, Muhammet’le kimse dalga geçemez Türkiye’de. Siz, Şaban’ı, Recep’i yerin dibine soktuğunuz zaman, aslında bu kategoriye giren bütün isimlere karşı tavır alıyorsunuz.

Müslümanların terörle ilişkilendirildiği, cinsellik ve şiddet içeren bilinçaltı mesajların verildiği filmler var. Alt metinler var mesela; bu apayrı bir konu. Alt metin, edebiyattaki istiare sanatı gibi. İstiarede aslında bir şey söylüyoruz, fakat farklı bir şeyi kastediyoruz. Mesela “Yuvayı dişi kuş yapar.” dediğim zaman, gerçekten bir kuştan bahsetmiyorum, ev hanımını kastediyorum. Bunun benzeri bazı filmlerde sinemada da vardır, derinliği olan filmlerde, hepsinde değil. Türk sinemasında çok azdır, genelde Hollywood’da oluyor.

Matrix filminden örnek verecek olursak Matrix dinî bir filmdir, Matrix aslında Hazreti İsa’nın hayatının yeniden anlatımıdır. Baştan sona dinî bir filmdir. Bilimkurgu, aksiyon tarafı işin boyasıdır. Neo karakterinin babası yok. Neo, robotlar tarafından üretilmiş. Anne karnına benzer, ana rahmine benzer bir tüpün içerisinde yaşıyor; yani anne figürü var, ana rahmi var. Babası olmayan ve insanlığın kurtarıcısı olan bir karakterden bahsediyoruz. Bunlar hep İncil’den, Kitab-ı Mukaddes’ten derlenen hikâyeler. Hadi, bunları biz yorumluyoruz diyelim; çok açık, birinci filmin sonunda Neo ölüyor, öldükten sonra daha güçlü bir şekilde tekrar diriliyor. Yani film çok açık bir şekilde Hristiyan inancına göre, İncil’e göre Hazreti İsa’nın hayatını anlatıyor.

Bizim cephemizde bir eğitim unsuru olarak sinemanın ön plana çıkması durumunda, biz sinemayı nasıl değerlendiririz?

Sinema şimdi büyük bir yaygın eğitim aracı; yani kullansak da kullanmasak da bu bir yaygın eğitim aracı. İnsanlar sinemayla, televizyonla eğitiliyor. Evinde eğer televizyon varsa, artık senin çocuğunun öğretmeni oluyor. Dolayısıyla bunun bir eğitim aracı olarak kullanılması durumu da söz konusu.

Bir de sinemayı din eğitiminde nasıl kullanacağımız boyutu var. Burada iki şey var; bir örgün eğitimde, bir yaygın eğitimde. Örgün eğitimde, okulda nasıl kullanılabileceğinden bahsediyoruz.

Mesela Çağrı filmini ele alalım; Müslümanlar zaten bu filme gönül vererek izliyor, bilgi almak istiyor, heyecanlanıyor, coşuyor, üzülüyor. Ama Çağrı’yı bir gayrimüslime izlettiğiniz zaman adam diyor ki: “Arkadaş! Propaganda bu, yani Müslümanların propagandasını yapıyor.” Bir gayrimüslim, bir Hristiyan üzerinde Çağrı’nın çok fazla bir etkisi olmaz; çünkü adam bunun bir propaganda olduğunu düşünecek.

Aynı şeyi tersten düşünelim. Çile filmi, Hazreti İsa’nın filmini izlediğimiz zaman biz Hristiyan oluyor muyuz? İzlerken, hep şöyle bir gardımızı alarak izliyoruz. Diyoruz ki: “Arkadaş! Bu Hristiyanlığa göre bir film, yani bizim değerlerimizle örtüşmüyor.” Ama Matrix’te bunu yapmıyoruz. O yüzden alt metin olan filmler daha tehlikelidir. Doğrudan Hazreti İsa’nın hayatını anlatan filmlerde biz bunu yaparız. Dolayısıyla o taraftan düşünürsek mesela Matrix iyi misyonerlik filmidir, Hristiyan olmayanları Hristiyanlığa yaklaştırmak için iyi bir filmdir; ama Hazreti İsa’nın Çile’si böyle değildir. Çünkü onu izlerken ben, gardımı alarak izlerim.

Aynı şekilde, bir de bizim yaptığımız filmlerde eğer biz gayrimüslim olan bir insanı İslam’a alıştırmak istiyorsak açıktan mesaj verilmemeli, doğrudan anlatım yapılmamalı; yani propaganda yapar gibi, gözüne sokar gibi mesaj verilmemeli.

Bir de evrensel değerler üzerinden İslamî mesajları iletmek… Doğruluk, adalet, bunlar İslam’ın değerleri ve evrensel değerler. Siz eğer bunlar üzerinden İslamî değerleri anlatırsanız kimse itiraz etmez.

Örgün eğitimde / din eğitiminde sinemanın rolüne dair neler söylemek istersiniz?

Mutlaka filmlerin bizim açımızdan, yani bir din eğitimi malzemesi olarak kullanılacak boyutu da var. Bunu örgün eğitimde de kullanabiliriz. İki şekilde. Birincisi, bir filmin tamamını izleterek; ama filmi okuyarak, okumalar yaparak. Okulda Peygamber Efendimiz’in hayatı ünitesini bitirdik, Son Peygamber diye bir çizgi film var; konuyu toparlamak için onu baştan sona izletebiliriz. İkinci kısmı da baştanbaşa film izletmek gerçekten çok zor; hem de dinî hassasiyetlere uygun, kaliteli film bulmak gerçekten çok zor. “İzlenesi Filmler” isminde bir kitap çalışmam var. Yaklaşık 1.000 tane filmi taradım, 30 tane film çıktı sadece, 30 film tavsiye edebildim. Madem bu kadar sınırlıyız, o zaman kliplerle eğitime döneceğiz; yani her filmden küçük küçük parçalar, 1-2 dakikalık. Filmin kısa bir bölümünde adalet o kadar güzel anlatılıyordur ki onu kullanalım sadece. Başka bir beş dakikalık bölümünde sevgiyi çok güzel anlatıyordur, yardımseverliği çok güzel anlatıyordur, o zaman onu kullanırız. Öğretmenlere tavsiye ettiğim bir şey de bu. Klipler üzerinden gidin küçük küçük… Bazen kısa filmler olabilir, bazen de bir filmin küçük bir parçasını alarak, o bölümü kullanma şeklinde bir yaklaşım içinde olunabilir. Bu şekilde, din eğitiminde de çok sağlıklı bir araç olarak kullanılabileceğini düşünüyoruz. Sinema ateş gibi; yemek de yaparsınız, evi de yakarsınız. Sinema bir araç. Bütün kameralar objektiftir, ama bir insanın elindeyken hiçbir kamera objektif olamaz.

Söylediklerinizde hem bir farkındalık oluşturma hem de bir süzgeçle konuya bakmak gerektiği hususunda uyarıcı taraflar var. Peki, ileriye yönelik temiz bir sayfa açmak gerekirse işin ekonomi boyutu var, kültür boyutu var… Türkiye ölçeğinde, en azından bu coğrafyadaki insanları harekete geçirecek bir mantıktan hareketle neler yapılabilir?

Ekonomi kısmı aslında bir bahaneydi. “Müslümanlarda para olmadığı için film yapamıyoruz.” diye bahaneler uyduruyorduk kendimize. Asıl eksik olan sanattı bizde aslında, sanatçıydı… Bunlar olmadığı zaman film çekilmez. Yoksa milyonlarca dolara ihtiyacınız yok. Çok düşük bütçelerle harika filmler çekebilirsiniz; yeter ki sanatçı olsun elinizde. Çok düşük bütçelerle ama harika filmler çekilebiliyor. Sanatçı yetiştirmemiz gerekiyor bizim.

Hangi tarz yapımları tavsiye edersiniz; film mi, dizi mi, belgesel mi?

Her türe ihtiyacımız var bizim, hepsi lazım bize; yani kısa film çekecek, kısa filmden uzun metraja geçecek. Dizi çekecek olan insan da lazım, klip çekecek olan insan da lazım bize. Bunun için insan yetiştirmemiz, oyuncu, kameraman, kurgucu, senarist ve yönetmen yetiştirmemiz gerekiyor. Yoksa taşıma suyla değirmen dönmüyor. Parasını verdiğin zaman film yaptırılmıyor. Bununla alâkalı da şu an çalışmalar var çok şükür. Bu çalışmalar yavaş yavaş bir noktaya kadar gelecektir; ama daha destek olmak lazım, gençleri yönlendirmek lazım. Mesela, liseden, üniversiteden itibaren bu alana, yeteneği olan çocukları keşfedip yönlendirmek lazım.

Sinemanın etkinliğine dair bir kıyaslama yapabilir miyiz?

Bir kitap basıyorsun, en fazla basan kitap 400 bin basıyor, o da roman. Bir gazetenin 200 bin, 300 bin tirajı var. Yani bütün bunlara baktığımız zaman, aslında çok düşük rakamlara ulaşıyor. Ancak bir filme baktığımızda milyonlarca kişi izliyor. Filmin sinema gösteriminden sonra DVD’si çıkıyor, internetten indiriliyor. Televizyona düşünce zaten 70 milyon kişi izliyor. Bu, çok büyük bir güç. Yani yapımcı ne mesaj vermek istiyorsa 70 milyon insana ulaştırabilmiş oluyor. Ama sen kitapla ne kadar kişiye ulaşabiliyorsun?

Kâbe’ye gidip hakikati haykıran sahabeden farkı yok bugün sinemaya dalan adamın. Çok güzel şeyler yapılabilir yani…

İşin bir teknik, bir de akademik boyutu var. Yani aslında akademisyenlere, ilahiyatçılara işler düşüyor. Sadece bu iş, eline kamerayı alıp bir şeyin önüne koymak değil. Bir de bunun yolunu yordamını, usulünü, nasıl olacağını, nasıl olamayacağını, İslamî ölçülerini vesaireyi de akademisyenlerin koyması gerekiyor.

Diyelim ki Peygamber Efendimiz’le (s.a.v.) ilgili bir film çekiyorsun. Peygamberimiz’i gösterecek misin, hangi sahabeleri göstereceksin, gösterebilir misin, gösteremez misin, bunu kim söyleyecek? Sinema okulu söyleyemez bunu; ilahiyatçı söyleyecek, bunu akademisyen söyleyecek. Demesi lazım ki: “Arkadaş! Bak, bu filmi çekeceksen sen, sadece şu hassasiyetleri gösterip çekebilirsin.” Diyelim ki kelâmî bir problem; kaderi, sinemada anlatırken nasıl anlatacaksın, Allah’ı tasvir ederken nasıl anlatacaksın? Bunların hepsinde, aslında farklı disiplinlerin, insanların önünü açması gerekiyor.

Yapımların klasik kültürel bilgi üzerinden yapılması yetmeyecektir. Daha farklı, ârifane, derinlikli yapımlar lazım. Artı, bir de onu sanat olarak sinemaya kurgulamak farklı bir olay. Bu alanda da ana başlık olarak hangi konuları anlamlı buluyorsunuz?

“Biz yıllardır şu konulara eğildik de şunları ihmal ettik.” diyebileceğimiz bir şey yok ki… Hiçbir şey yapmamışız, yani her şey şu anda ortada. Mesela, imanî konulara değinilmesi gerekir mi; değinilmesi gerekir. İman sorunu olan bir sürü insan var ortalıkta; yani Allah inancıyla ilgili zayıflıkları olan, kader inancıyla ilgili zayıflıkları olan bir sürü insan var. Ahlak açısından çok problemi olan insanlar var. Hırsız var, adaletsiz var, merhametsiz var, nankör var, inkâr eden var. Bunlara değinmek gerekir. Edeple ilgili, ahlakla ilgili, imanla ilgili aslında şu anda birçok şey çok bâkir, yani hiçbir şey çalışılmamış yeterince. Dolayısıyla hem tebliğ olarak hem irşat filmi olarak yapacağımız çok şey var, kat edeceğimiz çok mesafe var. Çok zengin bir arka planımız da var; yani anlatılacak tarihi hikâyeler vb. birçok şey var. Malzeme olarak mesela Hollywood bazen çok malzeme sıkıntısı çeker, bunalır, sonra başka yere gider; bizde o da yok, yani çok açık bir alan aslında. Dolayısıyla konu olarak çok geniş bir alana sahibiz; yeter ki sanatçı olsun ve o sanatçı hedefi takip etsin.

Alt metni olan filmler aslında bu tarz sıkışmalardan da kaynaklanıyor. Hazreti İsa’nın hayatıyla ilgili sinema tarihinde 200 civarı film çekilmiş şu ana kadar. Peygamberimiz’le ilgili 5-6 tane yapım var; en meşhuru “Çağrı”. Bunun gibi 5-6 tane böyle çok meşhur olmayan birkaç yapım daha var. Mesela, Hazreti İsa filmlerini artık gençler izlemiyorlar Amerika’da. Amerika’dayken “Tanrının Oğlu” diye bir filmi izledim sinemada. Sinemada benden başka üç-beş kişi vardı, koca salon bomboştu. Onlar da yaşlı insanlardı, genç hiç kimse yoktu. Böyle olduğu için adam Matrix’e kaçıyor; çünkü Matrix’i koyduğu zaman binlerce genç geliyor, yüz binlerce genç geliyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir