Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Otobiyografik Bellek, Algılanan Stres ve Cinsiyet Farklılıkları / Klinik Psikolog Feyza Betül Tunceroğlu

Bu Yazıyı Paylaşın:
Otobiyografik Bellek, Algılanan Stres ve Cinsiyet Farklılıkları / Klinik Psikolog Feyza Betül Tunceroğlu

Hepimiz günlük hayatta çeşitli zorluklarla karşılaşıyoruz. Çalışmanızda stres anlarında geçmiş anılarımıza başvurmamızla ilgili çok ilginç tespitler var. İnsanların stres yaşadıklarında otobiyografik belleklerini -yani kendi yaşam öykülerini- duygularını düzenlemek veya geçmişten ders çıkarmak için bir araç hâline getirme sürecinden bahseder misiniz?

Günlük hayatta hafızayı çoğu zaman geçmişte kalmış olayların saklandığı bir depo ya da tozlu bir arşiv gibi düşünüyoruz. Oysa otobiyografik bellek, özellikle stresli zamanlarda devreye giren oldukça canlı ve işlevsel bir sistem. Araştırmamın bulguları da bunu destekliyor: Kişilerin algıladığı stres ve rahatsızlık arttıkça, geçmiş yaşam deneyimlerine daha sık başvurduklarını görüyoruz. Aslında bu, geçmişi rastgele düşünmekten ibaret değil. Richard Lazarus ve Susan Folkman’ın (1984) Bilişsel-Transaksiyonel Stres Modeli’ne göre zihin, bir tehdit ya da huzursuzluk hissettiğinde mevcut durumla baş edebilmek için geçmiş deneyimlerini taramaya başlıyor. Martin Conway ve Christopher Pleydell-Pearce’in (2000) Kendilik Bellek Sistemi kuramında bahsettikleri “çalışan benlik” mekanizması da tam bu noktada devreye giriyor; o anki ihtiyaçlarımıza en uygun anıları seçip bilince taşıyor. İnsanların zorlandıkları anlarda otobiyografik belleklerini bir alet çantası gibi kullandıklarını söyleyebiliriz. Bazen geçmişte kendilerini iyi hissettikleri anıları hatırlayarak duygularını dengelemeye çalışıyorlar (Speer & Delgado, 2017). Bazen “Ben buna benzer bir durumu daha önce nasıl aşmıştım?” diye düşünüp geçmiş deneyimlerinden yol haritası çıkarıyorlar (Bluck vd., 2005; Conway & Pleydell-Pearce, 2000). Bazen de daha önce üstesinden geldikleri zorlukları hatırlayarak “Ben bunu başarabilen biriyim.” duygusunu yeniden kazanıyor ve benlik bütünlüklerini koruyorlar (Wilson & Ross, 2003). Kısacası, stres anlarında geçmişe dönmek sadece geçmişte oyalanmak ya da kaçmak değil. Tam tersine, zihnin, kendi yaşam öyküsünden güç alarak duygusal dengesini yeniden kurmaya ve içinde bulunduğu sorunla daha sağlıklı baş etmeye çalışmasının doğal bir yolu olduğunu söyleyebilirim.

Tezde ilgimi çeken bir “geri çevirme etkisi” (undoing effect) kavramı var. Stresli olduğumuzda sadece zihnen değil, bedenen de yıpranıyoruz. Olumlu bir anıyı hatırlamak gerçekten de bedenimizdeki o stres alarmını kapatıp bizi iyileştirebiliyor mu? Hafızamızı kendi kendimize bir “sakinleştirici” gibi nasıl kullanabiliriz?

“Geri çevirme etkisi” (undoing effect), temelini Barbara Fredrickson ve arkadaşlarının (2000) çalışmalarından alan oldukça güçlü bir duygu düzenleme mekanizması. Araştırmalar, stres sonrası olumlu bir uyaranla karşılaşan bireylerde kalp atışı ve kan basıncı gibi fizyolojik stres göstergelerinin daha hızlı normale döndüğünü göstermekte (Fredrickson vd., 2000). Bu bulguyu otobiyografik bellek bağlamında ele aldığımızda da benzer bir tablo ile karşılaşıyoruz: Akut stres yaşayan kişilerden olumlu bir otobiyografik anıyı zihinlerinde canlandırmaları istendiğinde, yalnızca yükselen kortizol düzeyleri gibi fizyolojik stres belirteçleri hızla düşmekle kalmıyor; aynı zamanda yaşadıkları negatif duygudurum da belirgin biçimde geriliyor (Speer & Delgado, 2017). fMRI görüntülemeleri de olumlu anılar sırasında ödül sistemiyle ilişkili beyin devrelerinin aktive olduğunu göstermektedir (Speer & Delgado, 2017). Dolayısıyla, olumlu bir anıyı bilinçli biçimde çağırmak, hem bilişsel hem biyolojik düzeyde olumlu işlevler üstlenebilir. Öte yandan benim çalışma bulgularıma göre, anının içeriğinden bağımsız olarak birey kendisini yetersiz hissettiğinde belleğin işlevselliği zayıflıyor. Bunun olası açıklamalarından biri, öz-sevecenlik ve bilinçlilik düzeyi düştükçe duygu düzenlemenin de zorlaşması (Yılmaz & Cenkseven, 2020) olabilir. Nitekim artan stres düzeylerinde öz-yeterlilikle ilişkili kişisel anılara ulaşmak güçleşiyor ve bu anıların zihinsel canlılığı da belirgin biçimde azalıyor (Rohde vd., 2024). Bir diğer ifadeyle bu zihinsel etki, ancak kişi kendi baş etme kapasitesine inandığı, öz-yeterliğini koruyabildiği ve Lazarus ve Folkman’ın (1984) Bilişsel-Değerlendirme Modeli uyarınca ikincil değerlendirme sürecinde kaynaklarını yeterli gördüğü ölçüde işlevsel hâle gelebiliyor.

Geçmişle yüzleşme dediğimizde genellikle aklımıza sıradan anılarımız gelmiyor. Stres seviyemiz arttığında neden yediğimiz bir yemeğin anısı değil de bizi derinden etkileyen, sarsıcı ya da iz bırakan yoğun anılar zihnimizde canlanıveriyor?

Bu durum aslında bellek süreçlerinin duygusal nörobiyolojisiyle doğrudan ilişkili. Zihnimizin günlük hayatta yaşadığımız sıradan olayları silikleştirmesi son derece adaptif bir unutma mekanizmasıdır; aksi hâlde beyin muazzam bir bilgi yükü altında ezilirdi. Ancak yoğun duygusal uyarılma içeren, travmatik, sarsıcı veya dönüştürücü olaylar yaşandığında durum değişir. Nörobiyolojik açıdan, duygusal uyarılma anında amigdala aşırı aktif hâle gelir ve hipokampüsla etkileşerek olayın bellek izinin derin, kalıcı ve canlı bir şekilde kodlanmasını sağlar. Literatürde “flaş bellek” olarak da bilinen bu mekanizma, olayın yaşandığı anın olağanüstü bir netlikle depolanmasına yol açar (Ormrod, 2016; Reisberg, 2021). Bilişsel psikolojide von Restorff etkisi ya da izolasyon etkisi (MacLeod, 2020) olarak adlandırılan ilke gereği, sıradan yaşantılardan belirgin biçimde ayrışan olaylar zihinde daha baskın hâle gelir. Stres yükseldiğinde zihin, yüksek duygusal yüke sahip anıları öncelikli olarak aktive eder. Çalışmamda da algılanan stres ile “geçmişle yüzleşme” işlevi arasında pozitif ilişki buldum. Yani zihin, mevcut tehdidi anlamlandırabilmek için geçmişteki yoğun kriz anılarını referans noktası olarak kullanıyor diyebiliriz.

Stres altındayken geçmişi hatırlamakta zorlandığımız ya da olayları birbirine kattığımız anlar oluyor. Çalışmanızda stresin anıların detaylarını silikleştirip onları “aşırı genelleştirdiğinden” bahsediyorsunuz. Hatıralarımızın bu şekilde detaylarını kaybedip genelleşmesi durumunu, bulgularınız ışığında nasıl yorumlarsınız?

Stresin anı ayrıntılarını her zaman ve kaçınılmaz biçimde genelleştirdiğini değil, belirli koşullarda bu yönde bir eğilim yaratabileceğini söylemek daha uygun olacaktır. Nitekim literatürde stresin belleğe etkisi tek yönlü değil: Shields ve arkadaşlarının (2017) sınıflandırdığı teorilerden pekiştirme modeli kodlamadan hemen sonra yaşanan stresin hafızayı güçlendirip unutmayı yavaşlatabileceğini öne sürerken, yönetici kontrol teorisi kodlama ve geri çağırma sırasındaki stresin yönetici işlevleri bozabileceğini belirtmektedir. Üstelik Neisser ve Harsch’ın (1992) tanımladığı “Neisser paradoksu”, stresli ve duygusal olarak yoğun olayların bazen tam tersi bir sonuç doğurduğunu, yani kişilerin bu anıları çok canlı ve ayrıntılı hatırladıklarına inandıklarını, ancak bu hatırlamanın sıklıkla hatalı ya da çarpıtılmış olabileceğini göstermektedir; bu da genelleşmenin stresin tek olası sonucu olmadığını, bazen de yanıltıcı bir “netlik hissiyle” birlikte ayrıntı çarpıtmasının ortaya çıkabildiğini düşündürmektedir. Çalışmalar bu eğilimin herkeste aynı derecede görülmediğini de ortaya koymaktadır: düşük öz-yeterlik algısı bireyi genelleştirilmiş anılara yönelterek bu süreci güçlendirirken (Schoofs vd., 2013; Trives vd., 2012), yaş (Piolino vd., 2006) ve cinsiyet (Warne vd., 2019) gibi faktörler de bu ilişkinin şiddetini değiştirebilmektedir. Ayrıca genelleşmenin, depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) literatüründe olduğu gibi (Williams & Scott, 1988; Schönfeld ve Ehlers, 2017), acı veren ayrıntılarla yeniden yüzleşmemek için zihnin bilinçsizce başvurduğu işlevsel bir kaçınma stratejisi olabileceği de düşünülmelidir. Dolayısıyla stres altında anıların detaylarını kaybedip genelleşmesi evrensel bir kural değil; bilişsel, öz-yeterliğe dayalı, kaçınma mekanizmalarına ve bireysel farklılıklara bağlı etkenlerin bir araya geldiği bazı kişi ve koşullarda belirginleşen, hatta bazen tam tersi yönde (aşırı canlı ama çarpıtılmış hatırlama) seyredebilen olası bir örüntü olarak yorumlanmalıdır.

Araştırmanızın dikkat çekici bulgularından biri kadınlar ve erkekler arasındaki farklar. Kadınların hem algılanan stres düzeylerinin daha yüksek olduğunu hem de geçmişle yüzleşme veya anıları ipuçlarıyla hatırlama gibi bellek işlevlerini daha yoğun kullandığını tespit etmişsiniz. Ortaya çıkan bu tabloyu ve arkasındaki dinamikleri sizin bakış açınızdan dinleyebilir miyiz?

Çalışmamda kadınlar, hem algılanan stres toplam puanında hem de stresin rahatsızlık boyutunda erkeklerden anlamlı derecede yüksek puan almıştır. Bellek tarafında ise kadınlar geçmişle yüzleşme, ipucu temelli hatırlama ve benlik işlevlerinde erkeklerden daha yüksek puanlar alıyor. Duygudurum düzenleme, geçmişten ders alma ve yetersiz öz-yeterlikte ise anlamlı bir cinsiyet farkı bulunmuyor. Bu tabloyu biyolojik, gelişimsel ve sosyo-kültürel dinamiklerin bir bileşimi olarak okumak gerekir. Gelişimsel boyuta bakarsak, Cervantes ve Callanan (1998) ile Grysman ve Hudson’ın (2013) araştırmaları, çocukluk döneminde annelerin kız çocuklarıyla konuşurken duygusal detaylara çok daha fazla yer verdiklerini; erkek çocuklarıyla ise daha çok nedensellik ve somut olgular üzerinden iletişim kurduklarını göstermektedir. Bu durum, kadınların büyüdüklerinde geçmiş anılarını daha zengin yapılandırmalarına zemin hazırlayabilir. Nörobiyolojik boyutta; fMRI çalışmaları kadınların stresli ve duygusal uyaranlar karşısında amigdala ve orbitofrontal kortekste daha yüksek aktivasyon gösterdiklerini ortaya koymaktadır (Koch vd., 2007). Ayrıca moleküler düzeyde, kadınlarda stres hormonlarıyla ilişkili CRF1 reseptörlerinin geri alımının (“internalizasyon”) erkeklere göre daha yavaş olması, kadınların stresli durumlarda daha uzun süreli uyarılmışlık yaşamalarına yol açabilmektedir (Bangasser vd., 2019). Sosyal psikoloji açısından Taylor ve arkadaşlarının (2000) “İlgilen ve Arkadaş Ol” (Tend-and-Befriend) kuramı da kadınların stres anında neden benlik, yüzleşme ve ipucu temelli hatırlamaya daha çok yöneldiğini açıklayabilir. Erkekler stres karşısında daha geleneksel “savaş ya da kaç” tepkisi verip eylem odaklı veya dikkat dağıtıcı yollara saparken; kadınların ilişkisel bağlarını, benlik sürekliliklerini ve geçmiş anlatılarını aktif tutarak içsel ve dışsal bir destek ağı örmeyi tercih ettikleri görülmektedir.

Stres anlarında hafızanın işlevlerini konuşurken, ‘yetersiz öz-yeterlik’ kavramı oldukça dikkat çekiyor. Kişinin sorunlarla baş edemeyeceğini hissettiği bu durumlarda otobiyografik bellek kullanımının azalmasını nasıl yorumlarsınız? Ayrıca tam bu noktada, kadınlar ve erkekler anılarına başvurmak yerine zihinsel veya davranışsal olarak ne tür farklı yollara yöneliyorlar?

Araştırmamda dikkat çekici bir ayrışma göze çarpıyor: Stresin “rahatsızlık” boyutu her iki cinsiyette de otobiyografik bellek kullanımını artırırken; “yetersiz öz-yeterlik” duygusu genel ölçek düzeyinde yalnızca kadınlarda anlamlı negatif bir ilişki sunuyor. Ancak alt boyutlara inildiğinde bu negatif kırılmanın erkek katılımcılarda da ortaya çıktığı görülüyor. Kişi “Ben zaten baş edemem.” duygusuna kapıldığında, geçmiş anılarına başvurmak ona güç vermek yerine kendi yetersizlikleriyle yüzleşmeye dönüşüyor ve bellek, işlevsel bir kaynak olmaktan çıkıyor. Rohde ve arkadaşlarının (2024) bulguları da bunu destekler nitelikte: Yüksek stres ve düşük öz-yeterlik anında, geçmişteki başarı ve yetkinlik anıları hem daha zor hatırlanıyor hem de canlılığını yitiriyor. Bu eğilimin kadınlarda daha net görünür hâle gelmesi ise baş etme tarzlarındaki farklılıkla açıklanabilir: Kadınlar olumsuz duygulanım anında ruminatif bellek süreçleriyle daha yoğun biçimde meşgul olmaya yatkındır (Nolen-Hoeksema, 2012). Ruminasyonda birey zihinsel olarak geçmişle temas kursa da bu temas, belleğin duygu düzenleme ve benliği yapılandırma gibi yapıcı ve işlevsel bir kaynağa dönüşmesini engellemektedir. Erkekler ise negatif duygular yaşadıklarında bu süreçleri genelde bellek üzerinden işlemek yerine doğrudan dikkat dağıtıcı veya dışsallaştırıcı davranışlara yöneldikleri (Nolen-Hoeksema, 2012) için, bellek üzerindeki bu baskı kadınlardaki kadar pürüzsüz bir biçimde yüzeye çıkmayabilir.

Demografik verilere baktığımızda, yaş aldıkça stres algımızda ve otobiyografik bellek kullanımımızda belli bir seyir izlendiği görülüyor. Yıllar geçtikçe anılarımızla ve stresle kurduğumuz bu ilişkinin boyut değiştirmesi bize insanın psikolojik gelişimi hakkında ne söylüyor?

Bulgular, hem kadınlarda hem erkeklerde yaş ilerledikçe algılanan stresin azaldığını gösteriyor; özellikle genç kadınlar diğer yaş gruplarına göre daha yüksek stres bildiriyor. Bu, Whitbourne’un (1985) adaptasyon perspektifiyle örtüşüyor: Yaş aldıkça kişi başa çıkma becerilerini geliştiriyor, psikososyal kaynaklarını güçlendiriyor ve yaşamın zorluklarına karşı daha dirençli hâle geliyor. Bellek tarafında ise ilginç bir asimetri var: Erkeklerde yaşla otobiyografik bellek işlevleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmazken, kadınlarda -özellikle genç yetişkinlik (18-33) ile ileri yaş (50-65) grupları arasında- yaş ilerledikçe bu işlevlerin kullanımında zayıf ama anlamlı bir azalma görülüyor. Bu durum, genç yetişkinlerin otobiyografik anılarını davranışlarını yönlendirme ve sosyal bağ kurma amacıyla daha aktif kullanması (Bluck ve Alea, 2009; Vranic vd., 2018) ve literatürdeki, anıların yaşla birlikte özgüllüğünü yitirip daha genel ve semantik bir hâl aldığı yönündeki bulguyla uyumludur (Piolino vd., 2006). Nitekim genç yetişkinler anılarını olayın geçtiği yer, zaman ve hissettikleri duygularla anlatırken, ileri yaştaki bireyler daha genel bir çerçeve çizmeyi tercih ediyor (Levine vd., 2002). Warne ve arkadaşlarının (2019) çalışması da bu genelleme eğiliminin kadınlarda belirgin olabileceğini gösteriyor. Bütün bunlar bize, insanın olgunlaşma sürecinde stresle “daha az mücadele ederek, daha çok anlayarak” ilerlediğini, ama bu sürecin bellek kullanımı açısından kadın ve erkeklerde farklı biçimde seyrettiğini gösteriyor.

Çalışmanızın demografik sonuçlarında, bekâr bireylerin stres algısının daha yüksek olduğu ve özellikle bekâr kadınların geçmiş anılarına daha sık başvurduğu görülüyor. İnsanların hayatlarındaki bu kalıcı sosyal bağların varlığı ya da yokluğu, hafızayı işlevsel olarak kullanma pratiklerine sizce nasıl yansıyor?

Bekâr bireyler -hem kadın hem erkek- evli olanlara kıyasla daha yüksek stres algısı bildirdiler. Bu, Cohen ve Wills’in (1985) stres tamponlama hipoteziyle açıklanabilir: Evlilik ilişkisi kişiye yalnızca duygusal destek değil, günlük stres kaynaklarına karşı psikolojik bir tampon da sağlıyor. Eşin varlığı, stres karşısında genel olarak destekleyici bir rol üstleniyor diyebiliriz. Bellek tarafında ise özellikle bekâr kadınların, evli, dul ya da boşanmış kadınlara kıyasla otobiyografik bellek işlevlerini daha yoğun kullandığı görülüyor. Kalıcı bir sosyal destek sisteminden daha sınırlı yararlanan bekâr kadınlar, anlam üretme, kendini yatıştırma ya da problem çözme amacıyla geçmiş yaşantılarına daha sık başvurabiliyor. Yani bellek, bir bakıma sosyal desteğin yerini dolduran içsel bir kaynağa dönüşüyor. Erkeklerde bu farkın görülmemesi ise onların bu tür bir duygusal durum karşısında geçmişe dönmek yerine dikkat dağıtıcı ve ödül arayan davranışlara yönelme eğilimiyle (Nolen-Hoeksema, 2012) ilişkilendirilebilir.

Çalışmanızın sonuçları üzerinden ilerleyecek olursak, eğitim ve gelir düzeyi gibi sosyoekonomik faktörlerin, stres seviyemiz ve anılarımıza başvurma pratiğimiz üzerindeki etkisine dair elde ettiğiniz veriler bize ne söylüyor?

Tezimdeki bulgulardan biri eğitim düzeyinin ne stres ne de bellek işlevleri üzerinde beklenen ölçüde etkili çıkmaması. Gelir tarafında ise tablo biraz farklı: Gelir düzeyi, bellek işlevleri üzerinde anlamlı bir etki yaratmazken, algılanan stres üzerinde belirgin bir etkiye sahip. Düşük gelirli katılımcılar, orta ve yüksek gelir gruplarına kıyasla daha yüksek stres puanı bildiriyor; bu da ekonomik güvencesizliğin stresi artırdığını gösteren küresel araştırmalarla da örtüşüyor (Smith & Wesselbaum, 2025). Ancak cinsiyete göre ayrı ayrı bakıldığında bu fark istatistiksel olarak anlamlılığını kaybediyor; yani gelirin stres üzerindeki etkisi genel örneklemde görülüyor, ama kadın ve erkek alt gruplarında tek başına belirleyici değil. Kısacası: Gelir, “ne kadar stres hissettiğimizi” bir ölçüde şekillendiriyor; ama ne gelir ne de eğitim, geçmişimize nasıl ve ne sıklıkla başvurduğumuzu belirleyen temel etken değildir; bu daha çok cinsiyet, yaş ve medeni durum gibi değişkenlerle şekilleniyor.

Çalışmanızın sonuçlarını düşünürsek; sağlıklı bireyler olarak zorlu bir durumla karşılaştığımızda kendi geçmişimize ve anılarımıza nasıl bir perspektifle bakmalıyız ki, bu süreç bizi tüketmek yerine psikolojik dayanıklılık kazandırsın?

Tezin genel çerçevesinden çıkan mesaj şudur denebilir: Geçmiş, insanı tüketen bir yük değil, doğru kullanıldığında dayanıklılık sağlayan bir kaynaktır. Bulgular, bireylerin stresli bir durumda duygularını düzenlemek için geçmiş deneyimlerine başvurabildiğini, benzer olaylardan ders çıkararak daha işlevsel stratejiler geliştirebildiğini ve geçmişle yüzleşerek yaşadıklarını kendi hikâyeleri içinde anlamlandırabildiğini gösteriyor. Bunun sağlıklı işlemesi için kritik nokta, kişinin kendi baş etme kapasitesine duyduğu güvendir. Yetersiz öz-yeterlik hissi devreye girdiğinde, zihnimizin bu işlevsel bellek kullanımı ne yazık ki zayıflıyor ve geçmişimizin bize sunduğu o kıymetli kazanımlardan mahrum kalabiliyoruz. Bu yüzden, zorlu bir durumla karşılaştığımızda yapabileceğimiz en sağlıklı ve işlevsel şey; geçmişimize kendimizi yargılayarak ya da ondan kaçarak değil, kendimize şefkatle yaklaşarak bakabilmektir. “Ben benzer bir şeyi daha önce nasıl atlattım? Bu deneyim bana ne öğretti?” sorularını sorup meraklı ve sevecen bir tutumla geriye dönmeliyiz. Bu bakış açısı, kendimizi çaresiz hissetmenin önüne geçerek hem duygularımızı düzenlememize yardımcı oluyor hem de geçmişten ders çıkarıp yeniden harekete geçmemizi sağlayan yapıcı bir döngü başlatıyor. Kadınlar ve erkekler arasında bulduğumuz farklar ise insan zihninin bilişsel esnekliğini ve zenginliğini gösteren çok değerli nüanslar. Kadın ve erkeklerin stres anındaki bu farklı zihinsel eğilimlerini anlamak, terapi süreçlerinde ve önleyici ruh sağlığı çalışmalarında çok daha kişiselleştirilmiş, duyarlı bir yol haritası çizmemize yardımcı olacaktır diye umuyorum.