Teknoloji, Aile ve Sağlıklı Sınırlar / Psikolojik Danışman Yunus Kılıç
Gerçek ilişkiler emek ve zaman zaman da çatışma gerektirirken, teknoloji bize sıfır riskle, anında onaylanma ve tatmin vadediyor. İlişkilerdeki o doğal zorluklardan kaçıp teknolojinin sunduğu bu risksiz ve yapay onay alanına sığınmanın, aile üyeleri arasındaki organik bağı zayıflatan yönlerine dair neler söylemek istersiniz?
Ben bu durumu açıkçası “ısmarlanmış hayat” olarak tanımlıyorum. Bugün teknoloji beynimize haz ve tatmin konusunda en kestirme yolları sunduğu için bize de çok cazip geliyor. Ama bu emeksizlik hâli ilişkilerdeki organikliğin rengini söndürüyor. Gerçek ilişkilerde doyum ve haz çok farklıdır. Birbirimize samimiyetle edeceğimiz tek bir iltifatın zihnimizde günlerce sıcak bir misafir gibi kalması, bir anneye yemeklerinin dünyanın en iyisi olduğunu hissettirmek ya da bir çocuğa iyi bir abi/abla olduğunun gururunu yaşatmak...
Şimdi ise bu derinlik yerini:
• Short videolarındaki saniyeler içinde değişen duygulara,
• Ekrana gömülüp izole olmuş bedenlere,
• Kendi benliğini bir başkasının varlığıyla anlamlandıramayan nesillere bıraktı.
Tabiri caizse doğanın ritminden koptuk; kaplumbağa gibi aheste aheste yaşayarak hissetmeyi unutup âdeta birer “makina” olduk. Aile içinde o risksiz, hızlı onay teknolojisine her kaçtığımızda çatışarak olgunlaşma ve sabırla bağ kurma şansımızı kaybediyoruz. Teknolojinin bu yapay konforu, aile üyelerini aynı çatının altında birbirine teğet geçen yabancılara dönüştürüyor.
Evlerimizde teknolojiyle kurulan ilişkinin masum bir kullanımdan çıkıp bağımlılığa dönüştüğünü, artık o tehlikeli sınırın geçildiğini bize gösteren davranışsal ipuçları nelerdir?
Bana sorarsanız bunu fark etmek pek de zor değil. Aile içinde karşılıklı olarak telefonsuz da oturup sessiz kalabiliyorsak henüz bu sınır aşılmamıştır. Ailece aynı saatte aynı sofra etrafında toplanmak azaldıysa, çaydanlıkların etrafında sohbet edilen anlar unutulmaya yüz tuttuysa, birbirimize “Bugün neler yaptın, günün nasıl geçti?” sorusunu sesli veya sessiz şekilde soramaz hâle geldiysek ve en küçük krizde bile tahammülümüz tükendiyse o sınır aşılmıştır. Bu konuyla ilgili çok sevdiğim bir hikâye var:
İki derviş bir gün bir ağacın altında karşı karşıya otururlar. Saatlerce tek bir kelime bile etmeden, öylece sessizce birbirlerinin gözlerine, varlığına bakarlar. Gün batarken dervişlerden biri ayağa kalkar, diğeri de gülümseyerek ona eşlik eder ve “Ne güzel sohbet ettik, ruhum dinlendi.” der.
Çünkü gerçek bağ için yüksek sesler ya da sürekli bir uyaran gerekmez; yanındaki insanın varlığını gerçekten hissetmek yeterlidir. Biz bugün aynı odada, aynı koltukta yan yana oturuyoruz ama ellerimizdeki ekranlar yüzünden birbirimizin varlığını hissedemiyoruz. Ailelerin o sessiz ama derin sohbetini teknolojinin gürültüsüne kurban verdik.
Teknoloji kullanımının sorunlu hâle gelmesini bir sebep değil, bir “sonuç” olarak nitelendiriyorsunuz. Ebeveynlerin, çocukların can sıkıntısı, öfke veya hayal kırıklığı gibi zorlayıcı duyguları karşısında ekranı anı kurtaran bir “duygusal susturucu” olarak kullanmasının, çocukların gelecekteki stres yönetimi becerilerine etkilerini anlatır mısınız?
Teknoloji kullanımını tek başına bir sonuç saymak sanırım haksızlık olabilir, bunu bir sebep olarak da görmek gerekir. Günümüz ebeveynleri hayatı sürekli “çözülmesi gereken bir proje” gibi görme hatasına düşüyor. Oysa çocukların en temel ihtiyacı çözüm değil; anlaşılmak, varlığının fark edilmesi ve gözlerinin içine bakılmasıdır. Bilirsiniz, “İnsanın evi anlaşıldığı yerdir.” Bu duygusal eşlik sağlanmadığında çocuk mecburen farklı arayışlara yöneliyor. Madalyonun diğer yüzünde, çocuk ve ergenlerin sorumluluktan kaçıp hazzın kolayına yönelme eğilimi de var. Ebeveyn olarak ekranı bir “duygusal susturucu” olarak sunduğunuzda, çocuğun zorluktan kaçan bu konfor arayışıyla birleşiyor ve ortaya stres toleransı düşük bireyler çıkıyor.
“Bütün gün çocukla nasıl ilgilenelim?” diyen ebeveynlerin sitemi elbette haklı. Ancak burada mesele nicelik değil, niteliktir. Çocuğa içten, samimi ve sıcak tek bir bakış atmak, o çocuğu tüm kış ısıtmaya yeter. Çünkü ısınmak, sıcaklığı her saniye hissetmek değil; ihtiyaç duyduğunda seni ısıtacak o kaynağın varlığını içinde taşımaktır. Ekranla anı kurtarmak yerine, çocuğa o içsel kaynağı ve güveni hissettirmek yeterlidir.
Yetişkinlerin bir yandan ellerinden telefonu düşürmeyip, diğer yandan çocuklarına "Ekrandan uzak dur." telkininde bulunması evlerde sık karşılaşılan bir tablo. Ebeveynlerin kendi dijital alışkanlıklarının, çocukların adalet duygusu ve doğru tutumları içselleştirme süreçleri üzerindeki yansımalarına dair neler söylemek istersiniz?
Şimdiye dek hep çocukların konfora olan yatkınlığından bahsettik ama sanırım ebeveynlerin de bu konfora olan düşkünlüklerini ve iradelerini teknolojiye nasıl teslim ettiklerini ayrıca konuşmamız gerekiyor.
Çocuklar bu çelişkiyi hemen fark edecek kadar keskin bir akla, bunu anlamsız bulacak kadar kıvrak bir zekâya sahiptirler. Yaşamlarının en erken döneminde rol model aldıkları anne, baba veya abilerinin ekran karşısında teslim olduğunu gören bir çocuğa söylenen sözün hiçbir hükmü kalmaz.
Çünkü çocuklar bizim söylediklerimizi değil, adımlarımızı takip ederler. Söylediğimiz nasihatin çocukta bir karşılık bulması, önce bizim o nasihate ne kadar inandığımızla ve kendi hayatımızda ne kadar uyguladığımızla ilgilidir. Elinde telefonla çocuğuna “Ekrandan uzak dur.” demek, çocuğun adalet duygusunu zedeler ve aradaki güven bağını zayıflatır. Bıraktığımız ayak izleri, kurduğumuz süslü cümlelerden her zaman daha derin izler bırakır.
Sınav dönemi gibi yoğun stresli zamanlarda gençlerin teknolojiye yönelmesini basit bir bağımlılıktan ziyade bir başa çıkma stratejisi olarak ele alıyorsunuz. Peki, zihinsel bir uyuşma ve sahte rahatlama alanına sığınan gençlerin asıl duyulmayan kaygıları ve ebeveynlerin yaklaşımındaki eksiklikler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sınav hazırlığı, tek başına uzun bir maraton ve ciddi bir psikolojik dayanıklılık sürecidir. Gençler denemelerin, derslerin ve beklentilerin baskısı altında kendilerini sürece öyle kapatıyorlar ki zihnen nefes alacak molalara ihtiyaç duyuyorlar. Ne yazık ki bu molaları çoğu zaman teknolojiyle doldurma hatasına düşüyorlar.
Ancak ekrana sığınmak sağlıksız bir yoldur; ne gençleri zihnen dinlendirir ne de akşam eve dönen anne babanın yorgunluğunu giderir. Gerçek dinlenme, çalışma masasından kalkıp evin pencerelerini açmak, dışarıda temiz bir hava almak, yürüyüş yapmak ve aile üyeleriyle o anki kaygıları ve duyguları paylaşabilmektir. Anne babalara bu süreci bu açıdan ele almalarını, çocuklarının süreçteki eşlikçisi olmalarını ve onları etkileşimli dinlenme yöntemlerine yönlendirmelerini öneriyorum.
Teknolojiyi çocukların hayatından tamamen çıkarmanın, onları kendi akranlarından ve sosyal çevrelerinden izole etme riskini barındırdığına değiniyorsunuz. Çocuğu dijital dünyadan koparmak yerine, dijital dünyanın içinde iradeli bir kullanıcı yapma yolculuğunda ailenin çizebileceği en sağlıklı sınırlar neleri kapsamalı?
Çocuğu yaralanmasın diye meyve bıçağından uzak tutarsanız, belirli bir yaşa geldiğinde kendi meyvesini bile kesme becerisinden yoksun kalır. Ama o bıçağı çocuğun eline kontrollü ve aşamalı olarak verirseniz, o süreci sağlıklı biçimde öğrenir.
Teknoloji de tam olarak böyledir. Çocuğun arkadaşlarının dünyasından kopup onlara uyum sağlayamaması veya modern çağın imkânlarından mahrum kalması nasıl sağlıksızsa, teknolojiyi dengesizce kullanması da bir o kadar zararlı. İşte burada ailenin yapması gereken, yasak koymak değil; teknolojinin işlevselliği üzerine bir denge kurmak ve çocuğa rehberlik etmektir. Sınır dediğimiz şey dijital dünyayı tamamen kapatmak değil, çocuğun o alanın içinde kendi iradesini kullanabilmesine rehberlik etmektir.
Çocukları harekete geçirmek için sıklıkla başvurduğumuz “On yıl sonra rahat edersin.” gibi uzak vadeli cümlelerin günümüzde pek karşılığı olmadığını görüyoruz. Dışarıdan dayatılan bu tür hedefler yerine çocuğun emek vermeyi değerli bulmasını, kendi iç motivasyonunu keşfetmesini ve sorumluluk bilincini kazanmasını ev içinde hangi yaklaşımlarla destekleyebiliriz?
Ben her zaman çocukla birlikte bir bahçe ekmekten yanayım. Bu ister bir leğen büyüklüğünde mini bir fasulye bahçesi olsun, ister yaş grubuna uygun bir fidan ya da başka sebzeler olsun... Çocuk, o bahçeden ürün almanın yolunun emekten, sabırdan ve sebattan geçtiğini yalnızca öğrenmeyecek, bunu yaşayarak içselleştirecektir.
Burada yaş faktörü çok önemli. Küçük yaş grubundaki çocuklara “On yıl sonra rahat edersin.” gibi çok uzun vadeli hedefler koymak, onların motivasyonunu zorlar. Kısa vadeli pekiştireçlerle süreci beslemek çok daha sağlıklıdır. Anlık hazlara tek tıkla ulaşılan günümüz dünyasında, o minik ruhlardan bir anda devasa sabır beklemek onlara ağır gelebilir. O yüzden dışarıdan dayatılan soyut vaatler yerine; çocuğun kendi emeğinin sonucunu görebileceği, sabretmeyi ve sorumluluğu küçük adımlarla deneyimleyeceği alanlar açmak gerekir.
Çocukların rızası dışında dijital ayak izlerinin bizzat ebeveynler tarafından sosyal medyada oluşturulması meselesi günümüzün önemli bir tartışma konusu. Mahremiyetin şeffaflaştığı bu çağda, sınırların bizzat ebeveyn eliyle aşılması ve çocuğun bu dijital maruziyeti, onun bireyselleşme serüveninde ve benlik algısında ne tür izler bırakıyor?
Çocukların özellikle mahremiyet bilincinin şekillendiği 3-6 yaş aralığında ebeveynlerin ekstra hassas olması gerekiyor. Çocuk bir yandan kendi fiziksel sınırlarını, mahrem alanlarını, aile içi konuşmaları ve hatta akşam gün battığında evde perdeleri çekmenin ne anlama geldiğini kavramaya çalışıyor. Tam da çocuğun zihninde bu sınırları idrak etmeye ve oturtmaya çalıştığı bir dönemde; biz evimizin içini sosyal medyada perdenin bile koruyamayacağı bir vitrine dönüştürürsek ortada çok büyük bir tezat oluşur.
Bu tezat çocuğun benlik gelişiminde ciddi kırılmalara yol açıyor. Çocuk bu süreçte kendi bireysel ihtiyaçlarının ve sınırlarının adını koymayı öğrenemediğinde, zamanla toplumsal sınırlar konusunda da bir sınırsızlık anlayışı geliştiriyor. Kendi sınırını bilmeyen çocuk, başkasının sınırını da tanıyamıyor ve bu durum ilerleyen yaşlarda toplumla uyum sağlama noktasında onu ciddi bir huzursuzluk ve çatışma ortamına sevk ediyor.
Daha veciz bir biçimde söyleyecek olursam “Perdeyi çekiyoruz.” derken çocuğun en özel anlarını vitrine koymak, sadece o anki mahremiyeti değil; çocuğun ileride kuracağı tüm sağlıklı sınırları ve bireyselleşme serüvenini zedeliyor.
Sürekli ödül veren ekranlar, gençlerin beklemeye tahammülünü azaltıyor. Sadece ekran sürelerini kısıtlamak yerine gündelik yaşamın içine “yavaşlığı” ve “derinliği” yeniden entegre etmenin çocukların zihinsel dünyasında ve dayanıklılığında açacağı yeni pencereler neler olabilir?
Çocukların ve gençlerin attığı her adımı bir kazanç veya ödül beklentisiyle atmasının önüne geçmemiz gerekiyor. En basitinden, bir çocuk yemeğini sırf ekran izleme hakkı kazanmak için yememeli. Yemekle, sofrayla bir bağ kurabilmeli; bulunduğu ortamda, anın içinde kalabilmeli. İşte bu küçük temaslar, gençlerin zihnini saran o “ödül sarhoşluğunu” kıran esas hamlelerdir. Yaşamı sürekli bir şeyle ödüllendirilmesi gereken bir yarış alanı değil, bizzat içinde bulunulması gereken bir süreç olarak görmelerini sağlar.
Bu anlayış da ancak çocukların ve gençlerin doğayla bağını güçlendirip hayatlarına yavaşlığı ve dinginliği sokmakla mümkün olur. Yaşamı bu pencereden görebilen gençler, aile ilişkilerinde de arkadaşlıklarında da tolerans eşiği daha yüksek, sabırlı, çözüm üretebilen ve ruh dinginliğine sahip bireylere dönüşüyor.
