Dayanıklı Çocuk Yetiştirmek / Uzman Aile ve Ebeveyn Danışmanı Büşra Bayramoğlu
Ebeveynlerden sıklıkla “Benim çocuğum çok çabuk kırılıyor.” cümlesini duyuyoruz. Bazen de aynı evde büyüyen iki çocuk için “Biri bana, diğeri babasına çekmiş.” denilip mesele orada kapatılıyor. Bir çocuğun kırılganlığında mizacın payını ebeveyn olarak nerede kabullenmeli, nerede müdahale etmeliyiz?
Önce “kırılganlık” dediğimiz şeyi biraz açmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bazen çocuğun hassasiyetini, temkinli oluşunu ya da bir meseleyi diğer çocuklardan daha uzun süre taşımasını da kırılganlık olarak okuyabiliyoruz.
Oysa çocuk dünyaya yalnızca bizim şekillendireceğimiz boş bir alan olarak gelmiyor; kendine ait bir mizaçla geliyor. Aynı evde büyüyen kardeşlerin birbirinden bu kadar farklı olabilmesi bunun en gündelik örneklerinden biri.
Bu yüzden ebeveynin görevinin çocuğun mizacını değiştirmek olduğunu düşünmüyorum. Hassas bir çocuğu daha az hassas, çekingen bir çocuğu daha dışa dönük yapmaya çalıştığımızda ona güç kazandırmaktan çok, olduğu hâlin yeterli olmadığı duygusunu verebiliriz.
Ama mizacı kabul etmek, hayatı bütünüyle o mizaca göre düzenlemek de değil. Çocuk incinmesin diye her çatışmadan uzaklaştırmak, zorlanmasın diye onun yerine konuşmak, yeni bir ortama girmekte tereddüt ettiğinde hemen vazgeçmek zamanla deneyim alanını daraltabilir.
Benim için ölçülerden biri şu: Bu özellik çocuğun hayatını yaşamaya engel oluyor mu? Arkadaşlık kurmasını, okula katılmasını, yeni bir şey denemesini, yaşına uygun biçimde bizden ayrışmasını belirgin biçimde güçleştiriyorsa orada desteğe ihtiyaç vardır.
Ebeveynlikte ince çizgilerden biri tam burada: Çocuğu olduğu hâliyle kabul etmek, ama onu olduğu yerde bırakmamak.
Bizim kuşağımız sokakta düşe kalka büyürken bugün çocuklarımızı parkta bile gözümüzün önünden ayırmıyor, “Aman dikkat et, düşersin.” diyerek aslında kendi endişemizi dindirmeye çalışıyoruz. Sabahları kriz çıkmasın diye çantasını bizim topladığımız bu aşırı korumacı düzenden çıkıp çocuğa daha sağlam bir güven alanı açmak isteyen ailelere ne tavsiye edersiniz?
Bugün ebeveynlikte zorlandığımız yerlerden birinin çocuğun zorlanmasına tahammül edememek olduğunu düşünüyorum.
Çocuk düşmeden “Dikkat et.” diyoruz, bir şeyi dökmeden “Ben yapayım.” diye atılıyoruz, sabah gecikmeden çantasını biz hazırlıyoruz. Bunların çoğunu sevgiden yapıyoruz. Fakat sürekli yardım ettiğimizde çocuğun kendi yapabildiklerini görmesine daha az fırsat kalıyor.
Çocuğun kendine güvenebilmesi için yalnızca bizim ona güvenmemiz yetmiyor. Kendisinin de “Ben bunu yapabildim.” diyebileceği deneyimlere ihtiyacı var.
Bu yüzden büyük değişikliklerden önce gündelik hayatın küçük ayrıntılarına bakmayı önemsiyorum. Bağcığını bağlaması uzun sürsün. Çantasını kendisi hazırlasın ve bazen bir şey unutabilsin. Güvenli bir ortamda biraz bizden uzaklaşabilsin. Yapabileceği bir işi yavaş yaptığı için elinden almayalım.
Güvenli alanı, çocuğun önündeki bütün güçlüklerin kaldırıldığı bir yer olarak görmüyorum. Deneyebildiği, yanılabildiği, gerektiğinde yardım isteyebildiği ve bütün bunlar olurken arkasında güvenilir bir yetişkin bulunduğunu bildiği yer olarak görüyorum.
Böyle anlarda kendime de ebeveynlere de aynı soruyu hatırlatıyorum:
“Şu anda gerçekten çocuğun yardıma mı ihtiyacı var, yoksa onun zorlanmasını görmek bize mi zor geliyor?”
Çocuk üzüldüğünde dondurma, ağladığında hemen bir oyuncak sunarak telafiyi hep elimizin altında tutuyoruz. Bir yandan da “Ağlama, bir şey olmadı.” diyerek olumsuz duyguyu hızla geçiştirme eğilimindeyiz. Çocuğun kendi hayal kırıklığını yaşayabilmesi için kriz anlarında ebeveynin duruşu ne olmalı?
Çocuğumuz üzüldüğünde bir an önce iyi olsun istiyoruz. Dondurması düştüyse yenisini alıyoruz, oyuncağı kırıldıysa dikkatini başka yere çekiyoruz, istediği olmadığında hemen başka bir seçenek sunuyoruz. Bazen de “Bunda üzülecek ne var?” diyerek duyguyu küçültüyoruz.
Yani çoğu zaman duygunun kendisine pek yer bırakmadan onu düzeltmeye çalışıyoruz.
Oysa hayal kırıklığı çocuklukta mümkün olduğunca uzak tutulması gereken bir deneyim değil. Hayatın küçük ölçülerde karşısına çıkaracağı ve zamanla taşımayı öğreneceği şeylerden biri.
Her üzüntünün ardından bir telafi gelmek zorunda değil. Bazen “Çok istemiştin, olmayınca üzüldün.” demek ve yanında kalmak yeterli.
Çocuk böyle zamanlarda önemli bir şey öğreniyor: “İstediğim olmayabilir. Buna çok üzülebilirim. Bu duygu bir süre benimle kalabilir. Ve sonra hayat devam eder.”
Çocuğun ağlaması her zaman yetişkinin bir şeyi yanlış yaptığı anlamına gelmiyor. Bazen bizim yapmamız gereken, o duyguyu bir an önce ortadan kaldırmak değil; çocuğun o duyguyla kalabileceği kadar güvenli bir yerde durmak.
Evde bir kriz çıktığında çocuğu odasına gönderip meseleyi kendi aramızda halletmeyi ya da hastalık, kayıp gibi ağır konularda “Büyüyünce anlarsın.” diyerek susmayı seçiyoruz. Çocukları hayatın gerçeklerinden tamamen izole etmek yerine, onları ruhsal kapasitelerine uygun biçimde bu süreçlere dâhil etmenin ölçüsünü neye göre belirleyebiliriz?
Ben burada “yaşına uygun hakikat” fikrini önemsiyorum.
Çocukların her şeyi bilmesi gerekmiyor. Ailenin ekonomik kaygısının bütün ayrıntılarını, bir hastalığın tüm ihtimallerini ya da yetişkinler arasındaki meseleleri onların omuzlarına bırakamayız.
Ama çocukların hiçbir şey fark etmediğini düşünmek de gerçekçi değil. Evdeki sessizliği, anne babanın yüzündeki değişikliği, fısıltıları, günlük düzenin neden değiştiğini çoğu zaman görüyorlar. Böyle bir durumda sürekli “Bir şey yok.” demek, çocuğun gördüğüyle kendisine söylenen arasında bir boşluk oluşturabiliyor.
Ben ölçüyü iki soruyla düşünmeyi seviyorum: Çocuğun şu anda neyi bilmeye ihtiyacı var? Ve bunun ne kadarını taşıyabilir?
Ailede maddi bir güçlük varsa geçim kaygısını çocuğa vermek gerekmiyor ama bazı şeyleri bir süre erteleyeceğimizi bilmesi mümkün. Bir hastalık varsa bütün ihtimalleri değil, günlük hayatında neyin değişeceğini bilmeye ihtiyacı olabilir.
Çocuğu hayata hazırlamak, yetişkinlerin yükünü ona vermek değildir. Ama hayatın içinde olup biten her şeyi ondan saklamak da korumak değildir.
Bazen korumak, gerçeği çocuğun taşıyabileceği büyüklüğe getirebilmektir.
Karne notları, kurs seçimleri ve karşılaştırmalarla yorulan çocuklar, okulda dışlanma gibi sosyal krizlerle de karşı karşıya kalabiliyor. Çocuğu okulda sorun yaşadığında hemen öğretmeni arayan ya da “Sen de karşılık ver.” diyen iki farklı ebeveyn refleksi görüyoruz. Çocuğun hem başarı baskısı hem de akran çatışmaları karşısında güçlenmesi için ebeveynlere ne önerirsiniz?
Çocuk okuldan gelip “Arkadaşım bana bunu yaptı.” dediğinde yetişkinin zihni çok hızlı çalışıyor. Öğretmeni aramak, diğer çocuğun ailesiyle konuşmak ya da “Sen de kendini ezdirme.” demek isteyebiliyoruz. Çünkü çocuğumuzun incinmesi bizim de canımızı acıtıyor.
Ama her güçlükte çocuktan önce harekete geçtiğimizde, onun kendi çözüm yollarını deneyeceği alanı da daraltabiliyoruz.
Önce gerçekten dinlemek önemli: “Ne oldu?”, “Sen ne yaptın?”, “Sence şimdi ne yapabilirsin?”, “Benden ne bekliyorsun?” Bunlar çok basit sorular, ama çocuğa iki şeyi aynı anda söylüyor: Yanındayım ve sana güveniyorum.
Elbette zorbalık, güvenlik riski ya da çocuğun tek başına taşıyamayacağı bir durum varsa yetişkin müdahale eder. Burada çocuğu yalnız bırakmaktan değil, yapabileceği yerde onun yerine geçmemekten söz ediyorum.
Başarı konusunda da benzer bir hassasiyet var. Bir notun, sınavın ya da başarısızlığın çocuğun kendisi hakkında verilmiş bir hükme dönüşmemesi gerekiyor. “Bu kez olmadı.” ile “Ben başarısızım.” aynı şey değil.
Çocuğun çabası, merakı, yeniden denemesi, yardım istemesi de görülmeli.
Ve evde bildiği çok temel bir şey olmalı: “Sonuçlar değişebilir; buradaki yerin değişmez.”
Eskiden çocukların geniş aileleri, mahalle kültürü ve tutunacak pek çok manevi dalı varken, bugün çocuklar apartman dairelerinde çok daha izole büyüyor. Günümüz çocuklarına dayanışmayı ve aidiyet hissini yeniden kazandırmak isteyen aileler hangi alternatiflere yönelebilir?
Geçmişte çocukların hayatında kendiliğinden oluşan bazı ilişkiler vardı. Mahallede tanınmak, komşunun kapısını çalabilmek, akrabaların hayatına daha çok ortak olmak, farklı yaşlardan insanlarla aynı sofraya oturmak…
Bugün bunların bir kısmı günlük hayatımızdan çekildi. Ama buradan “Eskiden her şey daha güzeldi.” sonucuna varmayı da doğru bulmuyorum. Geçmişin mahallesini bugünün şartlarında aynen geri getiremeyiz.
Fakat o mahallenin çocuğa verdiği önemli bir şeyi yeniden kurabiliriz: Tanınmak ve bir yere ait olduğunu bilmek.
Bunun için çok kalabalık çevrelere de ihtiyacımız yok. Düzenli görüştüğümüz birkaç aile, yalnızca özel günlerde hatırlamadığımız akrabalar, selamlaştığımız komşular, farklı kuşaklarla aynı sofraya oturmak…
Çünkü aidiyet çocuk için büyük ve soyut bir kavram değil. Bir eve girdiğinde nerede oturacağını bilmek, bir büyüğün onu adıyla karşılaması, sofrada ona da bir iş düşmesi, gelmediğinde yokluğunun fark edilmesi kadar gündelik bir şey.
Bugün yeniden mahalle kuramayabiliriz. Ama çocuklarımızın etrafında küçük halkalar kurabiliriz.
Ben ailelerin zaman zaman şunu düşünmesini isterim:
“Çocuğumun hayatında anne babası dışında onu gerçekten tanıyan kaç insan var?”
Günümüzde çocukların “Canım sıkılıyor.” demesine fırsat vermeden hemen bir etkinlik bulma veya bir ekran açma telaşına giriyoruz. Can sıkıntısının ve kendi kendine kalabilmenin, çocuğun içsel gücünü inşa etmesindeki rolünü düşündüğümüzde bu boşluklar onun dünyasında hangi becerilerin kapısını aralar?
“Canım sıkılıyor.” cümlesini duyduğumuzda çoğu zaman kendimizi görev başında hissediyoruz. Bir oyun önerelim, etkinlik çıkaralım, olmadı ekran açalım.
Sanki çocuğun canının sıkılması, bizim yeterince iyi vakit planlayamadığımız anlamına geliyormuş gibi.
Oysa o boşluğu hemen doldurmadığımızda çocuk önce gerçekten sıkılıyor. Biraz dolaşıyor. Etrafına bakıyor. Yarım bıraktığı bir şeye dönüyor. Bir kutudan oyun çıkarıyor. Bazen de hiçbir şey yapmıyor.
Tam orada önemli bir alan açılıyor: “Şimdi ne yapacağım?”
Çocuğun yaratıcılığı, kendi kendini meşgul edebilmesi, bir fikir üretmesi ve onu sürdürebilmesi için biraz boşluğa da ihtiyacı var.
Bugün çocukların zamanını çok iyi niyetlerle fazlasıyla doldurabiliyoruz. Okul, kurs, etkinlik, oyun… Bazen çocukların sıkılmasına bile fırsat bırakmıyoruz.
Oysa çocuklukta her dakikanın verimli, öğretici ya da eğlenceli olması gerekmiyor.
Bazı fikirlerin ortaya çıkması için önce yapılacak hiçbir şeyin olmaması gerekiyor.
Çocukları motive etme niyetiyle çoğu zaman “Çok zekisin.” gibi yetenek odaklı etiketler kullanıyor ya da kardeşler, akranlar arasında masum sandığımız kıyaslamalara giriyoruz. Zekâya vurgu yapan övgülerin ve kıyas tuzaklarının çocuğun mücadele azmini kırmaması için kullanabileceğimiz yapıcı ve destekleyici dili bizimle paylaşır mısınız?
Çocuklarımızı desteklemek isterken farkında olmadan onları sürekli değerlendiren kişiye dönüşebiliyoruz.
“Çok zekisin.”
“Sen zaten çok beceriklisin.”
“Bak, kardeşin hemen yaptı.”
Hepsi çok tanıdık ve çoğu iyi niyetli cümleler.
Ama çocuk kendisini sürekli bizim değerlendirmemiz üzerinden görmeye başladığında “zeki”, “başarılı”, “uslu” olmak korunması gereken bir kimliğe dönüşebiliyor. O zaman zor bir şeyle karşılaşmak yalnızca zorlanmak olmuyor; “Ya yapamazsam?” kaygısını da beraberinde getiriyor.
Bu yüzden çocuğun kim olduğuna hükmeden bir dilden çok, ne yaptığına dikkat eden bir dili önemsiyorum. “Çok zekisin.” yerine “Burada başka bir yol denedin.”, “Sen çok başarılısın.” yerine “Zorlandığın hâlde tekrar denedin.”
Ama her davranışı övgüye çevirmek zorunda da değiliz.
Bazen “Aferin” yerine merak etmek daha kıymetli: “Bunu nasıl düşündün?”, “En zor kısmı neydi?”, “Bir daha yapsan neyi değiştirirdin?”
Çünkü çocukların yalnızca bizim onlar hakkında ne düşündüğümüzü duymaya değil, kendi yaptıkları üzerine düşünmeye de ihtiyaçları var.
Çocuğa güçlü olmayı anlatırken kendi kriz anlarımızda verdiğimiz tepkiler gözden kaçıyor. Trafikte sinirleniyor, evde bardak kırılınca sesimizi yükseltiyoruz; çocuk bütün bunları izliyor. Ebeveynin kendi zorluklarını çocuğun önünde taşıma biçimi konusunda ne söylersiniz?
Çocuklara öfkeyi, sabrı, hata yapmayı anlatıyoruz; ama onlar bunların ne olduğunu en çok bizim zorlandığımız zamanlarda görüyorlar.
Evden çıkarken geciktiğimizde, bir şey planladığımız gibi gitmediğinde, yorulduğumuzda, öfkelendiğimizde ne yaptığımızı izliyorlar.
Bu yüzden çocuğun önünde her zaman sakin ve kontrollü görünmeye çalışmayı gerçekçi bulmuyorum. Çocuğun hiç öfkelenmeyen bir ebeveyne değil, öfkelendiğinde ne yapacağını bilen bir ebeveyne ihtiyacı var.
Bazen sesimiz yükselir, sabrımız tükenir, istemediğimiz bir cümle söyleriz. Mesele bunun hiç olmaması değil, sonrasında ne yaptığımız.
“Az önce çok öfkelendim ve seninle sert konuştum. Öfkelenmem mümkün, ama sana böyle konuşmam doğru değildi.”
Bu cümle çocuğa, öfke kontrolü üzerine uzun bir konuşmadan daha fazla şey öğretebilir. İnsan hata yapabilir, hatasını fark edebilir, sorumluluğunu alabilir ve ilişkiye geri dönebilir.
Çocuğun önünde yorulmak, üzülmek, bazen “Şu anda zorlanıyorum.” demek de sorun değil. Buradaki sınır, kendi duygumuzun sorumluluğunu çocuğa vermemek. “Senin yüzünden böyle oldum.” ile “Şu an çok yoruldum, biraz sakinleşmeye ihtiyacım var.” arasında büyük bir fark var.
Çocuklar güçlü olmayı bazen bizim düştüğümüz yerden nasıl kalktığımızı izleyerek öğreniyorlar.
Sofra kurmak, yatağını toplamak gibi sıradan rutinleri bile çocuğa kıyamadığımız için biz üstleniyoruz. Çocuğun evdeki bu küçük sorumlulukları almasıyla, ileride hayatın getirdiği zorluklara göğüs germesi arasındaki bağı değerlendirir misiniz?
Bazen çocuklarımızın hayatını kolaylaştırmayı onlara iyi bakmayı birbirine çok yaklaştırıyoruz. Sabah acele etmeyelim diye çantasını biz hazırlıyoruz, oyununa devam etsin diye tabağını biz kaldırıyoruz, yapması uzun sürecek diye bir işi elinden alıp tamamlıyoruz.
Bunların hiçbiri tek başına büyük bir mesele değil. Ama çocukluk zaten biraz da böyle küçük şeylerin birikiminden oluşuyor.
Bir çocuk sofraya kaşık koyduğunda yalnızca ev işi yapmış olmuyor. Döktüğü suyu sildiğinde, kendi eşyasının takibini yaptığında kendisiyle ilgili bir bilgi de ediniyor:
“Ben yapabiliyorum. Bu evde bana da ihtiyaç var. Burada benim de bir payım var.”
Bu yüzden çocuğun yaşına uygun sorumlulukları yalnızca ileride düzenli ya da becerikli bir yetişkin olsun diye değil, çocuğun kendi yeterliliğini yaşayabileceği alanlar olarak görüyorum.
Hayatın büyük zorlukları geldiğinde dayanıklılık bir anda ortaya çıkmıyor. Bir işi bitirmek, zorlanınca yeniden denemek, hataysıyla ilgilenmek, gerektiğinde yardım istemek… Bunların hepsi çok sıradan günlerde öğreniliyor.
Bence ebeveynlikte zaman zaman şu soruyu sormak gerekiyor:
“Bunu onun için yapmam gerçekten gerekli mi, yoksa yapabileceği bir şeyi onun yerine mi yapıyorum?”
Çocukları hayata hazırlamak, hayatın yükünü erkenden omuzlarına bırakmak değil. Ama bütün yükleri önlerinden kaldırmak da değil.
Bazen yardım etmenin en iyi biçimi, biraz geri çekilip çocuğa yapabileceği kadar yer bırakmaktır.
