Çocuk Söyleneni Değil, Gördüğünü Öğrenir / Uzman Klinik Psikolog Ayşe Yılmaz
Çocuklara inancı anlatırken korkutmanın, örneğin “Böyle yaparsan Allah seni yakar.” demenin kaygılı bir yapı oluşturduğunu vurguluyorsunuz. Henüz somut düşünen bir çocukta, güven duygusunu zedelemeden sevgi odaklı bir inanç gelişimi için nasıl bir yol haritası çizilmeli?
Çocuklara din eğitimi verirken dikkat edilmesi gereken en önemli konulardan biri, güvenli bağlanmayı gözetmektir. Annemizle, babamızla kurduğumuz bağ güvenli, kaygılı ya da kaçıngan olabilir; kişilik yapımız da buna göre şekillenir. Bu ilişkileri içselleştirir, zamanla onlara dönüşür ve hayatı da o pencereden algılarız. Allah algısı bile bu şekilde oluşabiliyor.
Ebeveyn çocuğuna güven verebiliyorsa çocuk, Allah ile kurduğu ilişkide de güvenle bağlanır. Sevgi verebilen bir ebeveynin çocuğunun zihninde Allah tasavvuru da sevgi üzerine kurulur. Ebeveyn korkutan biriyse ya da Allah’ı korkulacak, cezalandıran biri olarak öğretiyorsa, çocuğun zihnindeki Allah figürü de korkulan bir figüre dönüşür. Babanın bir otorite figürü olması gerekir; ancak baba aşırı otoriter, kontrolcü ve yargılayıcıysa ya da anne böyle bir rol üstlenmişse çocuk, Allah’ı da yargılayıcı, cezalandırıcı ve korkulan bir figür olarak algılayabilir.
Din eğitimini çocuğun yaşına ve bilişsel seviyesine göre vermek de önemli. Allah algısı ve manevi konular soyuttur; somut düşünen çocuk bu kavramları anlamakta zorlanabilir ya da çarpık algılayabilir. Bu yüzden küçük yaştaki bir çocuğa Allah, bütün esmasıyla değil; seven, koruyan, destekleyen yönüyle anlatılabilir. Cennet ve cehennem kavramları erken yaşta öğretilmez. Allah’ın hesap soran yönü, Kahhâr gibi isimleri çocuğun yaşına ve zihinsel seviyesine göre adım adım öğretilmelidir.
Erken yaşlar, sözle değil; duyguyla öğrenme dönemidir. Anne ve babanın korkutan değil; koruyan, destekleyen, güven ve şefkat veren bir tutumla Allah’ı anlatması, çocukta önce “Allah beni koruyan, kollayandır.” algısını yerleştirir. Yaşı ilerledikçe Allah’ın zulmedenler için Kahhâr, başkalarının hakkını yiyenler için Âdil olduğu da anlatılabilir. Böylece çocuk, Allah’ın hem rahmetini hem adaletini birlikte tanır.
İnsan, bağ kurduğu kişiye dönüşür. Sevdiğimiz ya da korktuğumuz kişiye dönüşürüz. Korkuyla tanışan çocuk ya korkan tarafta kalır ya da korkusunu başkasına yükleyen tarafa geçer. Bu yüzden ebeveyn, önce çocuğun kendisiyle sevgi ve şefkat üzerinden bağ kurmasını sağlamalı; ardından Allah ile bağ kurdururken O’nun koruması, ikramı ve nimetleri altında olduğumuzu hissettirmelidir. Bize varlığımızı veren O (c.c) olduğu için bu bağın şükran ve sevgi üzerinden kurulması öncelenmelidir.
Duygusal bağ kurulduktan sonra sorumluluk devreye girer. Arzularımız, korkularımız ne kadar çok olursa olsun doğru yerde durabilmek, iradenin gelişmesiyle ilgilidir. Örneğin; iki yaşındaki bir çocuğun susuzluğu hemen giderilmelidir. Ama yaşı ilerledikçe “Bardağı bir yıkayayım, yemeği ocağa koyayım, sana hemen su vereceğim.” gibi kısa beklemeler yaşatılabilir. Her ihtiyacın anında karşılanamayacağını öğretmek ve yaşına uygun küçük sorumluluklar vermek, çocuğun iradesini de Allah ile bağını da sağlıklı hâle getirir.
Çocukların ölüm veya cinsellik gibi konularda aniden sorduğu “zor” sorular, ebeveynlerin genellikle hazırlıksız yakalanıp paniklediği anlar oluyor. Bu gibi anlarda ebeveyn, çocuğun dünyasında yara açmayacak, güven verici bir diyaloğu nasıl başlatabilir? Size en sık danışılan birkaç soru üzerinden anlatır mısınız?
Bu konularda da yaş çok belirleyici; çocukla, yaşına ve zihinsel kapasitesine uygun bir şekilde iletişim kurmak gerekir. Çocuklar merakla hayatı keşfetmek ister; önce “Ne?”, sonra “Nasıl?”, ardından “Neden?” diye sorarlar. Bu soruları cevapsız bırakmak ya da yanlış cevaplar vermek, gelişimde bazı takılmalara yol açabiliyor.
Çocuğun cinsellikle ilgili sorusunda kastettiği, bizim anladığımızla aynı değildir. Çocuklar daha masum, daha saf bir yerden soruyor; yetişkin algısıyla verilen cevap onlara ağır gelebilir. Ama çocuğun “Keşke bu soruyu sormasaydım.” duygusuna kapılmaması da gerekir. Ebeveyn “Bu soruyu bana sorman çok güzel.” diyerek hem çocuğun merakını destekler hem de herkese soramayacağı soruları kendisine rahatça danışabileceği bir güven kurar.
Bir şeyin ne söylendiğinden çok nasıl söylendiği önemlidir. Paniğinizi çocuğa yansıtırsanız o bunu “Demek ki burada kötü bir şey var.” diye yorumlar. Nasıl cevap vereceğinizi bilemediğiniz durumlarda “Bunu bir düşüneyim, ben de araştırayım, sonra seninle konuşalım.” diyebilirsiniz. Önemli olan, cevabı kendi yetişkin algımıza göre değil, çocuğun algısına uygun bir yerden vermektir.
Çocuğun asıl neyi öğrenmek istediğini anlamak için “Sen ne düşünüyorsun?” diye fikrini almak da gerekir. “Anne, biz nasıl doğuyoruz?” ya da “Baba, erkeklerin pipisi var, kızların neden yok?” gibi sorular geldiğinde durumu normalleştirip basit, kısa ve net cevaplar vermeli, fazla detaylı açıklamalardan kaçınmalı. Çocuk Psikolojisini Anlama Kılavuzu isimli kitabımda bu sorulara verilebilecek cevaplara dair örnekler var; piyasada bu konuda başka güzel kitaplar da bulunuyor.
“Ben nasıl doğdum?” sorusuna “Seni leylekler getirdi.” demek, ileride çocukta kandırıldığı duygusunu uyandırır. Bunun yerine şöyle basit bir cevap yeterli olur: “Anne ve baba çocuk sahibi olmaya karar verir. Annenin vücudunda bebeğin büyüdüğü bir organ vardır; anne hamile kalır ve bebek orada büyür.” Çocuk sormaya devam ederse yine sade kalmalı: “Babanın sperm hücresi ile annenin yumurta hücresi birleşir ve bebek oluşur. Bebek orada dokuz ay büyür, sonra doğar.”
Ölüm konusunda ise dikkat edilmesi gereken şey, ölüm ile Allah’ı birlikte kodlamamak. Ölüm soğuk, olumsuz bir imge oluşturan bir kavramdır; küçük yaşta ikisi birlikte kodlanırsa çocuk, ölüm denince Allah’tan korkmaya başlayabilir. Bunun yerine şöyle anlatılabilir: “Toprağa tohum ekeriz; tohum büyüyüp çiçeğe dönüşür, sonra solar. İnsanlar da böyledir. Her canlının doğduğu, yaşadığı ve öldüğü bir zaman vardır.” Ölen kişi için “Melek oldu.” ya da “Cennete gitti.” gibi cevaplar vermiyoruz; dinle ilgili olumsuz eşleştirmelerden kaçınmaya çalışıyoruz.
Günümüz ebeveynleri çocuklarının öz güvenli olmasını istiyor ancak çoğu zaman tüm sorunları onlar adına çözüyor. Bu aşırı korumacı tavrın öz güven üzerindeki görünmez etkilerini ve ebeveynlerin çocuklarına nasıl alan açabileceğini konuşabilir miyiz?
Çocuklarımızı öz güvenli yetiştirmekle onları korumak arasında çok ince bir sınır var. İki uçtan da sakınmak gerekiyor: Bir yanda öz güvenli olsun derken bencil, narsistik bir yapının oluşması; diğer yanda zarar görmesin diye aşırı korumacı bir tutum.
Korumamız gereken şeyler var ama bunu kaygıyla yapmamalıyız. İçimizde çözülmemiş bir kaygı varsa bu kaygı, çocuğa karşı müdahaleci, kontrolcü ya da aşırı koruyucu davranmamıza yol açabiliyor. Böyle bir tutumla karşılaşan çocuk işgal edilmiş hisseder; ya öfkeli ya da kaygılı olur. Bizim kaygımız onun kaygısı hâline gelir.
Kendimizde uçta olan şeyi çocuğumuzda, eşimizde, ilişkilerimizde görürüz; çünkü gözlerimiz ötekini görmeye yöneliktir. Çocuktaki öfke, kaygı ya da inatçılık gibi sorunlar, aslında bizim de o konuda bir meselemiz olduğunu haber verir. Ebeveyn kendi üzerine çalıştığında, çocuk da kendi üzerine çalışmış olur.
“Özellikle ne yapmasınlar?” diye sorarsanız: Mükemmeliyetçi ebeveyn olmasınlar; rahat ebeveyn olsunlar derim. Çünkü mükemmeliyetçi ebeveynlerin çocukları yetersizlik ya da değersizlik duygusu yaşayabiliyor. Annelerimizde bilinç arttıkça yetersizlik duygusu da artıyor; kendi göremedikleri ebeveynliği çocuklarına vermeye çalışırken tükeniyorlar. Oysa çocuk zaten hayatı keşfediyor, karıştırıyor, öğreniyor. Yeter ki ebeveyn kendi kaygılarıyla onun önünü tıkamasın.
Yapmamız gereken, “Ben senin yanındayım evladım.” duygusunu verebilmek; “Öğrenebilirsin, keşfedebilirsin, yapabilirsin.” diyerek destekleyici olmak ve küçük hatalar yaparak da öğrenebileceğini çocuğa öğretmek.
İmkânı çok olan ya da bu imkânı oluşturmak için kendini sorumlu hisseden ebeveynler, tabiri caizse çocuğa balık tutmayı öğretmek yerine o kadar çok balık sundu ki bu çağın çocukları oturduğu yerden “Ben hak ediyorum.” demeye başladı. Bu tarz bir ebeveynlik, çocuğun gelişimini engeller. İdeal ebeveynlik; çocuğa yaşına uygun sorumluluklar vermek, duygularını görebilmek, sevildiğini ve anlaşıldığını hissettirebilmektir. Terapilerde çocukların da yetişkinlerin de içinden çıkamadığı şey şu: “Ailemden sevgi alamadım, ailem beni görmedi, duymadı.”
Kendi değerleri, inançları ve hayata dair hedefleri olan idealist bir çocuk yetiştirmek pek çok ebeveynin arzusu. Anne babalar bunun için ev içinde nasıl bir zemin hazırlamalı?
Bunun için aile ortamı son derece önemli. Çünkü çocuk, söylenenden çok gördüğünü öğrenir. Çocuğa teoride saygıyı öğretiyoruz ama o, birbirine saygı göstermeyen bir anne baba görüyor; bu durumda öğrettiğimiz şey havada kalıyor. Çocuk, ebeveyninin söylediğini değil, yaptığını yapar. Ebeveyn, çocuğunun nasıl olmasını istiyorsa önce kendisi öyle olmalı; akıl ve nasihat veren rolünden çıkıp hâl diliyle rol model olmalı.
Şöyle düşünün: Sinirlisiniz, çocuk da size sinirli davranıyor. Siz de “Büyüğüne sinirli davranma!” diye tepki veriyorsunuz. Bunun hiçbir faydası olmaz. Öfke kontrolünü, duygularınızı düzenlemeyi öğreneceksiniz; sizi sinirlendiren şey neyse onu dönüştürmek için kendi içinizde çalışacaksınız. Biz çocuklarına yatırım yapan bir toplumuz ama kendimizi ihmal edince olmuyor. Önce kendimizi dönüştüreceğiz.
Çocuğu yetiştiren üç şey vardır: Anne-çocuk ilişkisi, baba-çocuk ilişkisi ve anne ile babanın birbiriyle ilişkisi. Anne, çocuk için duygudur; bu yüzden iyi bir duygu durumunda olabilmek için kendine yatırım yapmalıdır. 0–3 yaş bir duygu dönemi olduğu için bu yaşlarda anne-çocuk ilişkisi çok önemlidir; ama bence çocuğu en çok etkileyen, anne babanın birbiriyle ilişkisidir. Çocuk, bir başkasıyla nasıl ilişki kurulacağını orada öğrenir. Anne babanın çocuk eğitiminde tutarlı ve ortak bir tutum sergilemesi de çok önemli. Akıl vermeler ancak bunlar yapıldıktan sonra işe yarıyor.
Bir diğer önemli konu, çocuğun cevabı kendi içinde bulabilmesini sağlamak. Bu da akıl vererek değil, sorular sorarak olur. “Ben bu mesleği yapmak istiyorum.” diyen kararlı bir çocuk, ne okuması, hangi dersleri çalışması gerektiğinin cevabını zaten kendi içinde verir. Ebeveyn de şu tür sorularla bu cevabı çocuğun içinden çıkarmaya çalışmalı: “Hem kendin için hem de başkalarına katkı sunmak için kendini nerede görmek istersin? Ne yapmak sana iyi gelir? Hayalin, hedefin nedir?”
Başkalarının acısını hissedebilen, merhametli çocuklar yetiştirmek büyük önem taşıyor. Bir çocuğun kalbine merhamet tohumlarını öğüt vermeden ekebilmek için anne babalar günlük yaşamlarında nasıl bir model oluşturmalı?
Çocuğa vicdan, merhamet, empati gibi duyguları sözle öğretemezsiniz. Bunlar erken dönemde, sözsüz iletişim dediğimiz 0–3 yaş döneminde şekillenir. Bu dönemde çocuğa bakan kişinin duygusu neyse çocuğun duygusu da odur. Anne doğum sonrası depresyondaysa çocuğun duyguları donuklaşabilir; anne çok kaygılıysa çocuk da kaygılı bir yapı geliştirir.
Diyelim ki anne kediden korkuyor. Kedi yaklaştığında çocuk annesinin gözlerine bakar: “Burada korkulacak bir şey var, annemin gözleri kaygı dolu.” Böylece zihninde “Kedi eşittir korkulacak şey.” diye bir kod oluşur. Empati, merhamet, sevgi ve vicdan da aynı şekilde, çocuğa bakan kişinin duyguları ayna nöronlarla kopyalanarak içselleştirilir. Hipokampüs beş yaşından sonra gelişmeye başladığı, amigdala ise erken dönemde öğrendiklerimizi duygu olarak depoladığı için bu dönem belirleyicidir.
Çift terapilerinde “Dışarıda ne kadar iyi bir insan ama evde eşine nasıl zulmediyor.” dediğimiz durumun kökeninde de aslında erken dönemde maruz kalınan olumsuz duygular vardır.
Bu yüzden merhametli, sevgi dolu bireyler yetiştirmenin en önemli koşulu, annenin bu dönemde iyi hissetmesidir. Ama bu söz annelerde yeni bir kaygı oluşturmasın. Anne zorlanıyorsa eşinden, dostundan, komşusundan yardım alsın. “İyi anne olayım.” değil, “Rahat anne olayım.” desin. Rahat bir anneyle büyüyen çocuk, düşse de kalksa da bir şekilde rahat olmayı başarır.
Aşırı mükemmeliyetçi bir danışanım ikinci çocuğuna hamile kaldığında “Hocam, bir kitap tavsiye edin, birinci çocuğuma yaptığım hataları ona yapmayayım.” demişti. Ben de “Hiçbir şey bilmeyin, sadece rahat bir anne olun. Çocuğunuzla vakit geçirmenin tadını çıkarın.” dedim. Çünkü sözel olmayan dönemde yaşananlar sözle iyileşmez; iyi anne olmak için çok şey bilmek gerekmiyor.
Elbette hepimizin gergin olduğu zamanlar olur. Böyle anlarda “Biraz gerginim, bir sakinleşeyim, sonra konuşalım.” demek işe yarar. Çocuk bunu da görür ve öfkeyle, stresle nasıl baş edildiğini öğrenir.
Biz maalesef ebeveynliği daha çok sözle yapmaya çalışıyoruz. Oysa sıralama şöyle olmalı: Önce hissetmek, sonra yapmak, sonra söylemek. Çocuk, anne babasının elindeki çöp için çöp kutusu aradığını görür; ancak ondan sonra “Gel yavrum, bu çöpü atalım.” demek anlam kazanır. Maneviyat için çocuğu camilere, teravihe götürün; orada oyun oynasa, ortalığı karıştırsa bile o atmosferi içselleştirmesi onun için manevi bir gelişimdir. Sokakta bir kediyi sevdiğinde de merhameti öğrenir.
Çocuk okuldan arkadaşıyla kavga etmiş olarak geldiğinde “Bak, sen de ona böyle yapmışsın.” gibi tepeden akıl vermek yerine onu dinlemek gerekir:
– Sen orada ne hissettin?
– Çok kızdım.
– Bayağı kızmışsın. Peki sence arkadaşın ne hissetmiştir?
– Ben ona bağırınca bence o da korktu. Korktuğu için o da gelip beni sinirlendirdi demek ki.
Böylece çocuğun duygularına ad koymasına yardım ediyoruz. Ama güzel duygular verilmeden yıllarca merhameti, empatiyi anlatsanız da bunun bir etkisi olmaz. Duygu ayna nöronlarla öğretilir; sonra konuşularak adı konur.
Sözel ifade becerisi tam gelişmemiş çocukların “davranışlarıyla konuştuğunu” ifade ediyorsunuz. İnatçılık veya tırnak yeme gibi davranışların altındaki gizli mesajı okumak için anne babalara neler tavsiye edersiniz?
Çocuk hırçın, inatçı davranışlar sergilediğinde ebeveynin ona ne yapıp ne yapmayacağını söylemesi yerine önce kendisinin sakinleşmesi gerekir. Örneğin, çocuk öfke nöbeti geçiriyorsa ebeveyn “Gel bir sarılayım.” deyip ona sarılabilir; sakinleştikten sonra “Ne oldu? Şöyle mi yapalım?” diye konuşabilir. Aynalama denen tekniği kullanarak çocuğun “Görüldüm, anlaşıldım.” duygusunu yaşamasını sağlayabilir.
Çocuk, davranışlarıyla taşıyamadığı bir yükü, bir ihtiyacı, bir beklentiyi gösteriyor. Ebeveyn bunların hepsine yetişmek zorunda değil; ama görmek zorunda. Çocuğu susturmak için istediğini alırsak sürekli isteyen, bir türlü doymayan bir çocuk yetiştiririz. Çocuğu doyuran şey görülmek ve sevilmektir.
Bu yüzden şöyle diyebiliriz: “Sen bunu almak istiyorsun. Evet, rengi de çok güzel. Ama şimdi alamayız. Bir sonraki ay alalım mı?” Oyuncakçıda ısrar eden çocuğu da “Bunu alamayız ama gel bakabiliriz. Başka renkleri var mıymış?” diyerek almaktan çok keşfetmeye yönlendirebiliriz. Amaç çocuğun her istediğini yapmak değil; isteklerini görmek ama gerçekliği de adım adım göstermektir.
Üç yaşından küçük çocukları, zor anlarını görüp rahatlatarak ve dikkatlerini başka bir yöne çekerek toparlarız. Üç yaşından sonra ise sözel dönem başladığı için kendini ifade etmesini sağlamak ve işin mantığını anlatmak gerekir. Bunu kurallarla değil; çocuğun duygusunu görerek, sevildiğini ve güvende olduğunu hissettirerek yapmalıyız; ama sağlıklı sınırlarla yapmalıyız.
Bunu duygu yüklemeden yapmak da önemli. Çok yorulduğumuzda, evin işleri omzumuzdayken farkında olmadan bu yükü çocuğa aktarabiliyoruz. “Ben biraz yoruldum, önce bir sakinleşeyim; sonra seninle konuşalım, olur mu?” diyerek hem sağlıklı bir konuşma kurulabilir hem de sınırlar sağlıklı bir şekilde dile getirilebilir.
