Ana sayfa - Arşiv - Osmanlı Ve Küresel Güç Olmak / Yavuz Bahadıroğlu

Osmanlı Ve Küresel Güç Olmak / Yavuz Bahadıroğlu


Osmanlı gibi büyük bir medeniyete sahip olmanın, bugün küresel bir güç olmaya azmetmemizdeki etkisi nedir?

İstanbul’un fethi hakkında hadis olduğuna inanmasalardı Osmanlılar -kimisi işte zayıf hadistir, hadis değildir diyenler de var, Osmanlı’yı alakadar etmez fethi gerçekleştiremezdiler. Osmanlı’ya göre hadistir ve gerçektir, bu önemlidir. Buna bel bağlamıştır, buna inanmıştır ve o Peygamber aşkına yürümüştür, bu önemli. Etkisi bir devlete vücud veren bir etkidir, bir medeniyete vücud veren bir etkidir. Yani hadis Osmanlı medeniyetinin özüdür, Peygamber sözüdür. Hâlâ da bizim için öyledir. Burada yaşanan o sünnet ritüeli, sünnet düğününden alınız teravih kılmalara, enderun usulü teravih kılmalara kadar ruhumuza nüfuz etmiştir. Tabi bu çerçevede hayat algılandığı zaman, sünnetin ayrıntısına kadar girildiğini görüyorsunuz.

Küresel güç olmak konusunda; yavaş yavaş Osmanlı haritasını aramaya başladığımızı görüyorum. Bu konuda telkinlerde de bulunuyoruz bizi yönetenlere. Çünkü Osmanlı’nın çekildiği yerde 30’dan fazla devlet var. Şu an hepsinde kan ve barut var. Huzur yok, huzursuzluk var. Yaser Arafat bunu söylüyor ve Lübnan’ın Dürzi lideri Velit Canbolat bunu söylüyor, Ortadoğu’daki liderleri bunu söylüyor… “Hepimiz Osmalıyız.” deyiverdi Velit Canbolat, Dürzi’dir. Biz kızdığımıza dürzi deriz ya, o bir inanç sistemidir. Biz Osmanlı’yı çok özlüyoruz demişti, bizim gazetelere de geçmişti 2-3 sene önce. Efendim Bayan Golde Meir, İsrail eski başbakanı; “Öldür öldür nereye kadar, Filistin’i bombala bombala bir gün artık bıkkınlık getiriyor. Osmanlı burayı bir çavuş 15 yeniçeriyle 400 sene yönetti, kurtla kuzuyu yürüttü. Biz kırk senedir geldik kan gövdeyi götürüyor. Onlarda olup da bizde olmayan şey ne!” deyip de sorgulamak zorunda kalmış kendini. Evet sizde olmayan bir şey var, insana saygınız yok. Osmanlı’nın kurduğu medeniyet ahsen-i takvim sırrına mazhar, insan algısına dayanıyor. Hangi inançtan olduğunu sormuyor. Fatih’in fermanı var, hani biz övünüyoruz ya Aile Hekimliği diye, Fatih 550 sene evvel kurmuş bunu. Bunları söyleyince buradan hareketle, devleti yönetenlerin mutlaka tarih danışmanları olmalı diyorum. Çünkü bazı şeyler var ki bugün bilinmiyor, buna benzer bir sürü şey var. İnsanın huzuruna ve saadetine yönelik devlet bir takım tedbirler alıyor dönem dönem. İnsanlar arasında da hiç bir ayrım yapmıyor. Hatta insana o kadar saygı duyuyor ki Hristiyan’a, Musevi’ye kendi hukuklarını uygulayacak kadar özgür davranıyor. İsterseniz şeriat mahkemesi , isterseniz papaz; hangisini isterseniz… % 90’ı şeriat mahkemesini istiyordu, çünkü adildi. Fatih’in fermanında diyor ki: “İnsanlara Allah’ın soracağı soruları sormayacaksınız. Kulun kula soracağı soruları sorun. Aç mısın, susuz musun, geçinebiliyor musun, evin var mı, hasta mısın, sağlıklı mısın, evinde hasta var mı?” Bu aile hekimliğinde, her sokağa ayda bir doktor giriyor. Tabi o kadar büyük değil İstanbul o zaman. Mesela kapıyı çalacaksınız, çıkana “Hangi dindensin?” demeyeceksin. Sana ne, onu ancak Allah sorar. Kılığın kıyafetin, sana ne? Nasıl giyiniyorsun? Başın örtülü mü açık mı? Seni ilgilendirmez. Senin soracağın soru; “Evinizde hasta var mı?” varsa imkanı orada tedavi edeceksiniz, yoksa benim vakfettiğim hastaneye getireceksiniz. O kadar ayrıntılı plan var ki. Bu bizim filmlerde ve bazı tarih kitaplarında, mektep kitaplarında özellikle “Cani kadın, cadı” ilan edilen Hürrem Sultan, Haseki Hastanesini vakfettiğinde, doktorların güler yüzlü olmasını şart koşuyor. Hastalara lisan-ı münasiple hastalıklarının açıklanmasını, böyle tepeden iner gibi “sen kansersin, ölüme mahkumsun” denmemesini istiyorlar. Şimdilerde ise tam tersini yapıyorlar, bana yaptılar. Efendim böyle kurşun atar gibi olmaz, yahu biz şarklıyız. Böyle Amerikan sistemini burada uygularsanız, adam hastalıktan değil senin sözlerinden ölür. Daha başka doktorların inançlı olmasını, sağlam Müslüman olmasını şart koşuyor. Hastaların sömürülmemesi açısından… Bu kadar ayrıntıya girmiş. Hem Haseki Hastanesinde tedavi olacaksın hem Hürrem Sultan’ı cadı ilan edeceksin. El insaf ya! Bu hanımefendi her sene Mekke ve Medine’nin muhtaçlarına dağıtılmak üzere 6000 altın lira gönderiyor. Sürre alayı gönderiyor Osmanlı oraya, alâyı vâlâ ile Mekke Medine’ye para gönderiyor. Orada Peygamber torunları yoksul kalmasın, mahrum kalmasın, namerde muhtaç olmasın diye. Bu sünnet medeniyetidir işte. Bunu idrak edemediğiniz zaman tarih olmaz, ortada tarih felsefesi diye bir şey kalmaz. Bizim eksiğimiz o. Bizde tarih felsefesi yok, durmadan zafer anlatıyoruz. Zaferin nesini anlatacaksınız; gelmiş geçmiş, olmuş bitmiş. O bakımdan özellikle Osmanlı tarihçilerinin biraz edepli olmaları gerekiyor. Biraz sünneti, farzı bilmeleri gerekiyor, biraz o tarz hayatı… Biraz da edebiyattan nasiptar olmaları gerekiyor. Çünkü bakıyorsunuz adam Kanuni’nin şiirini alıyor; orada kevser şarabım diyor; aha bak şarap(!) dedi diyor. Sen benim cennetimsin diyor, yani birlikte cennette olacağız anlamında. Öbür taraftan “nam-ü selman” dedi, bak Hürrem kafirmiş, Hürrem Müslüman olmamış şeklinde bin bir türlü iftira. Birader nam-ü selman sadece Müslüman olmayan anlamına gelmiyor. Bu şiir… Kanuni, en fazla gazel yazan şairidir divan edebiyatının. Padişah olarak tarihe geçmeseydi, bu vasfıyla tarihe geçecekti ve çok iyi de yazıyor. Nam-ü selman “teslim olmayan” anlamına da geliyor, “asi” anlamına da geliyor, hırçın kadın anlamına da geliyor. Bu her kadında var, yerine ve zamanına göre. Böyle cinas yapıyor, cilve yapıyor, yani karı koca bunlar. Ne bilsin ki Yavuz Bahadıroğlu bunları arşivden çıkaracak da millete ifşa edecek. Kendi karısına yazdığı şiirler halbuki, biz yazmıyoruz. O bakımdan bu işin felsefesini bilmemiz gerekiyor. Biraz ona kafa patlatmak, bir de özünü bilmemiz gerekiyor. Evvela özü sünnettir, sünnete uzak olan tarihi yorumlayamaz; yoksa zaferleri anlatıp orada kalırlar işte. Osmanlı devletinde, Osmanlı coğrafyasının en geniş zamanı, etki alanlarıyla birlikte 20 milyon kilometre kareden fazladır. Bu, 30 tane Türkiye anlamına geliyor. Müthiş bir iletişim kurmuşlar, ben hayran kalıyorum öğrendikçe… Kanuni’nin Rodos’ta donanmada yazdığı mektup, bir hafta sonra Topkapı sarayındadır . Bu kadar olur. O dönemin iletişimsizliğinde düşünün bunu. Şimdilerde mektup yok ama mektuplaşma zamanında bana 3 ay sonra gelen mektuplar oluyordu…

Devamı Gönül Dergisi 2.Sayımızda

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.