Zillet, Onur ve Cinsellik / Dr. Alper Yücel Zorlu

Cinsellik, “erkeklik ve dişilik olarak canlı varlıkların cinsel özelliklerinin tümü” şeklinde tanımlanıyor. Prof. Dr. Bengi Semerci cinselliğe dair düşüncelerini şöyle ifade ediyor:
“Cinsellik dendiği zaman ilk akla gelen, anatomik cinsiyetimizdir. Oysa biyolojik olarak cinsel organlar ve hormonlarla belirlenen cinsiyet, cinselliğin sadece bir parçasıdır. Cinsel organlar ve hormonlarla ilişkili olan üreme, cinselliğin diğer bir parçasını oluşturur.
Çocukluk döneminde gelişmeye başlayan cinsel kimlik, cinselliğin önemli bir bölümüdür. Ayrıca, cinselliğin amaçlarından biri haz almaktır. Bedensel temasın getirdiği haz duygusu da, cinselliğin içindedir. Cinsellik, kişinin fiziksel yapısını, kendisi ile ilgili olan yargılarını, seçimlerini, diğerleri ile ilgili olarak neler düşündüğünü ve tüm bunların yaşadığı çevre içerisinde ne anlama geldiğini kapsamaktadır. Yani, cinsellik kişinin kadın ya da erkek olmasından ve seksten daha çok şeyi ifade eder. Dünya Sağlık Örgütü cinselliği, fiziksel, duygusal ve ilişkilere yönelik bir kavram olarak ele alır. Çünkü cinsel sağlık, sadece cinsel sorunların ya da cinsel yolla bulaşan hastalıkların olmaması değildir. Bunları da içermekle beraber, aynı zamanda cinselliğe olumlu yaklaşımı, doğru ve güvenli eşle deneyimi, cinsel ayrımcılığı, baskıyı ve şiddeti de içerir. Cinselliğin sosyal ve manevi tarafları da göz önüne alınmalıdır. İçinde yaşanılan toplumun kadınlığa ve erkekliğe nasıl baktığı, onlara verdiği cinsel roller, aile kurumuna yaklaşımı, cinsel eğitim yolları, hatta yarattıkları filmler, müzikler ve diziler, cinselliğin sosyal yönünü oluşturur.”
“Çocuklar için cinsellik hakkında bilgi edinmek önemlidir. Çocukların, kendilerini sağlıklı olarak tanımlayabilmek için, kız ya da erkek olmanın değerli olduğunu bilmeye ihtiyaçları vardır. Ebeveynler çocuklarıyla vücutları ve cinsellikleri hakkında duygu ve davranışlarını konuştukları zaman çocuklar, cinselliğin ebeveynleri ile konuşulabilecek bir konu olduğunu öğrenirler. Cinselliğe ilişkin çocuklarınıza verdiğiniz bilgiler onların kendilerini iyi, sağlıklı ve normal hissetmelerine ya da utanıp, suçlu ve kötü hissetmelerine neden olabilir.
Çoğu kez çocuklarla cinsellik konusunda konuşmadığımızı ve onları yönlendirmediğimizi düşünürüz. Oysa fark etmeden söylediklerimiz ya da yaptıklarımız, cinselliğe bakışımızı ve değerlerimizi onlara yansıtır. Bazı çocuklar ebeveynlerinin ya da diğer erişkinlerin, farklı cinsiyeti aşağıladıklarını ya da dalga geçtiklerini görürler. Bu bile çocuğun kendini kız ya da erkek olduğu için mutsuz hissetmesine ya da karşı cinsten korkmasına, nefret etmesine neden olabilir.”
Cinselliğe yüklenen sıradan anlamlarla “insanın hakikati” ve cinsellik arasında kurulan mana yüklü anlayışlar ve hatta arayışlar, günümüz insanının zihinsel, fiziksel ve bedensel duruşunu çok etkilemektedir. Öyle ki, insanın kendine ve başkalarına bakışında cinselliğe dair algılarımız büyük önem arzetmektedir. O nedenle cinselliğe yüklediğimiz anlamları gözden geçirmek, insan olma ve insan kalma yolunda ciddi bir değerlendirmeyi de fazlasıyla hak ediyor.
“Başkalarını cinsel manada süzüvermek” kasıtlı ve ısrarcı bir anlam taşıyorsa bu aslında aşılmaması gereken bir sınırı ihlal ettiğimiz anlamına gelmektedir. İnsanın cinsel kimliğinden soyutlanması mümkün olmadığına göre bu ne anlama geliyor? Bazen “Ârifin cinsiyeti olmaz” şeklinde ifade edilen bazı sözlerin insanın derinlerinde bir yerlerde daha aşkın bir hakikatle bağı olduğunu anlatan ve çok derin anlamlar taşıyan sözler olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Cinsellik gibi, aslında çok mahrem bir alanın “insana dair bir onur” ve “izzet-i nefs” unsuru olduğunu bu vesileyle görmemiz gerekiyor. “İzzet-i nefs” yani insanın kendine, sınırlarını bilmek ve bazı kötü şeyleri yakıştırmamak adına değer vermesi… İnsanın kendine, kendi hakikatine ve özüne verdiği değer, en önemlisi de öz benlik saygısı, cinsel eylemlerini de çok özel ve çok özgün, aynen güzel ahlak gibi üstün ve nitelikli bir değer ve eylem olarak algılamamız gerektiğini gösteriyor. Bu durum, bir yönüyle nesil emniyeti, nesil kalitesi, nesillerle aktarılan her şey anlamında da ciddi bir öneme de sahip. Çünkü kültürel kodlardan, fenotip dediğimiz fizik ve şekil özelliklerimize, en önemlisi karakter, huy ve mizaca kadar pek çok konu cinselliğin açtığı yolda insana bahşedilen özel donanım ve nitelikler olarak karşımıza çıkıyor. Nasıl ki, ölmeden başka bir âleme geçmek mümkün değilse, cinsellik olmadan ne doğum ne yeni bir canlı ve bu canlıya ait yukarıdaki özellikler asla hayat bulamıyor. O halde, cinselliğin çok özel bir donanım ve özel bir eylem olduğu çok açık…
Hatta bazı mutasavvıfların “Cimada tevhid sırrı vardır.” sözüyle, cinsel eylemlerimizin insanı iyi bir kul olmaya vesile kılan ontolojik bir hakikate insanı taşıdığını görebiliyoruz. Mecazi aşk ile ilahi aşk arasında cimayı bir köprü gibi gören bu anlayış, “tevhid sırrı” gibi yüksek bir hakikatin insanın sadece kalbine ve zihnine değil bedenine de cinsel bir unsur olarak işlendiğini gösteriyor desek asla abartmış olmayız. Çünkü cinsellikte sadece bedenî olarak değil ruhî bir inşirah ve rahatlama olduğunu yaşayan herkes gayet iyi bilir. Ve bu, gerçekten de çok insanî bir durumdur. İnsanın birbirini her bakımdan tamamlayan iki cins olarak yaratılmış olması bu durumu doğal bir kabul haline getirmiştir. Anlaşıldığı üzere, cinsellik, huzurun ve mutluluğun birlikte devşirildiği, yemek ve içmek kadar doğal, kıymetli bir insanlık olgusudur. İki ayrı cins olarak yaratılan insanın “eşref-i mahlûkat” yani, varlıkların en şereflisi olmasında cinsellik gibi bir gerçeğin keskin bir etkisi olmadığını hiç kimse, tefekkür anlamında inkâr edemez. Cinselliği bir tabu gibi görmek, cinselliğe alabildiğine hayvanî anlamlar yüklemek, zaten insanın yapısında var olanı kabulde zorlanan zihinlerin yanlış düşünceleri, insana dair yanlış kurgularıdır.
Cinsellik bu kadar özel ve insan da kendi bedeni hakkında mahremiyet anlamında özgün duygulara sahipse, cinselliğin, insanla bitişik çok özel ve öznel bir yapımız olduğunu artık görmemiz gerekiyor. Bu anlamda, cinselliğe yüklediğimiz anlamları daha insanî ve aslına uygun bir çerçeveye oturtmak, kendimize ve karşı cinse bakışımızda bu hassasiyetleri layıkıyla değerlendirmek, duygu ve düşünce dünyamızda kıymetli bir donanımı hayata geçirmek demektir. Hayata geçirmek yani insana hakettiği değeri, onun yaradılıştan gelen ve fıtrî bir çerçeveyle çizilmiş cinsel kimliğine bir saygı ve sevgi ekseninde vermek… Sadece erkek ya da sadece kadın bir zihinle değil, birbirine insana saygı anlamında empati yapan sevgi dolu bir ilişki, insan olarak daha saygın bir yerde durmamızı sağlayabilir. Hem erkek hem kadın için söylemek gerekirse, insanı sadece ihtiyaç giderici, tamamıyla pragmatik ve bencil bir cinsellikle karşı karşıya bırakmak cinselliği temelde mekanik yani duygulardan soyutlanmış bir alana taşımak olur ki, bunun da ne kadar insanî (!) olduğunu takdir edersiniz… Bu duyguların böylesine yanlış salınımı sadece dünya değil ahiret güzelliklerine de yanlış bakmamıza yol açar diye düşünüyorum.
LGBT konusuna cinsellik ve onur anlamında bakılmasını gayet anlamlı bulduğumu burada ifade etmek isterim. Günümüzde cinsel kimlik karmaşası yaşayan bireylerin cinsel özgürlük çığlıkları atarak sosyal medyada yayın yapmaları, bir onur vesilesi değil, insanlık adına tam bir zillet durumunun ifadesidir. İnsana dair fıtri ve doğal cinsellik unsurlarını saptırmak ve sapkınlık vesilesi kılmaktır. Ne felsefede ne dinde ne toplumsal ahlakta yeri olmayan doğallığı kendinden menkul sıra dışı bir sapkınlık örneğidir. Mesela kendi müstakbel nesline empati yapan birisinin asla gelecek nesillerinde kabul edemeyeceği bir sapkın tasarlama, geçmiş nesillerin de asla görmek istemeyeceği, tercih statüsüne dahi giremeyecek zihinsel ruhi ve bedeni bir sapmadır. Bu anlamda ancak patolojik tanımına uyan bir durumdur. Yardımcı olmak adına “fabrika ayarlarına” döndürücü, merhametli bir terapi esas alınabilir. LGBT konusuna iğrenç ve küresel oyuncak olmaktan öte bir anlam da yüklenemez. İnsan psikolojisine ters, bedenine ve ruhuna, aklına ziyan bir durumdur. Bu durumu sosyal medyada topluma zarar veren bir müstehcenlik olarak adeta propagandaya çevirmek de ayrı bir aymazlık olsa gerek. Sosyal öğrenme ve özendirme hangi konuda yok ki, LGBT’de olmasın… Böyle uydurma bir savunma olabilir mi? Sosyal öğrenme ve özendirme, her konuda gayet mümkündür. Sadece cinsiyet karmaşası değil, yanlış cinsel ilişkilerin zararlarını cinsel psikiyatri alanındaki uzmanlar gayet iyi bilirler. Sadece bir örnek olması bakımından söylemek gerekirse, günümüzde maalesef ev hanımlarında AIDS görülmekte ve bundan da aile hayatı dışında cinsel partnerler edinen erkek eşleri sorumlu bulunmaktadır.
Psikolog Prof. Dr. Ahmet Akın ise konuya şöyle yaklaşıyor:
“Toplumsal cinsiyet eşitliği projesi” toplumda cinsiyeti tüm dünyada tek, unisex yapmak. Çünkü erkek gibi davranan bir erkek, kadın gibi davranan bir kadın, aile olacaktır; aile olduğunda da, aile maliyetlidir, maliyetli bir şeyi kimse istemez. Büyük akıl, üst akıl sağlam temelleri olan aile yapısını istemiyor. Aile olunca çalışacak, çocuğunu düşünecek, geleceğini düşünecek… Çocuk gerekirse yapay yollarla, spermlerle üresin, o da bir makine olsun. Çünkü fıtratlı veya düşünen bir insan istemiyor üst akıl. Ama kendinde bunu asla yapmıyor; kendi ailesine çok önem veriyor.
Anima ve animus dediğimiz iki şey var; bunları kaşımamak lazım. Anima, erkeğin içindeki kadınsılık; animus, kadının içindeki erkeksiliktir. Ama kadının içindeki erkeksilik aileyi çevirme, toplumda aileyi ön plana çıkarma veya ailenin işlerini görme anlamında ortaya çıkmalı. Erkeğin içindeki kadınsılık da; çocuğuna şefkat, merhamet gösterme şeklinde orta çıkmalı. Tabii ki duyguları kadınlar-erkekler anlamında ayırmak doğru değil. Yani şefkat erkeğin duygusu değildir, kadının duygusudur demek doğru değil. Ama bu yönler var içimizde.
Erkeklerin çok dar, tayt gibi pantolonlar giydiklerini görüyorum. Mağazalar daha çok bu tip ürünleri satıyorlar, pahalı erkek elbiseleri çok dar şekilde tasarlanmış… Bunların da bir psikolojisi var. Şimdi, estetik adı altında, erkekler makyaj yapmaya bile başladılar.”
“Aile kurumunun kendine has biçimlenen bir yapısı var. Bugün, aileyi tehdit eden sosyal unsurlar, çeldiriciler nelerdir? İnsanların bu durumdan etkilenme biçimine dair neler söylenilebilir?” sorusunu Psikolog Prof. Dr. Ahmet Akın şöyle açıklıyor:
“Batı, yaptığı hatayı fark etti ve artık bu mantaliteyi terk ediyor. Bizde; bir şeyi alıp eleştirmeden, doğrudan, adapte olur muyuz olamaz mıyız diye bir kaygı gütmeden hemen transfer etme huyu var. Bu da anomaliyi oluşturuyor. Yani bir yandan, biz yeniçeriyiz, çok fedakâr bir toplumuz ama bir yandan da, evlilik sözleşmeleri artıyor. Burada müthiş bir çelişki var. Bir yandan, çok hasbiyiz; bir yandan da STK’ların büyük çoğunluğu kapitalist işlerle uğraşıyor.
Ailenin hızlı bir şekilde yeniden ele alınması gerekiyor. Ben annemin, babama veya bana yemek hazırladığı, çay ikram ettiği için hiç şikâyet ettiğini duymadım, bu işleri hep keyifle yapardı. Annem beş çocuğunun hepsiyle ilgilenir; sabah erken kalkar, akşam geç yatar ve ağzından şükür eksik olmazdı. Şükür, Batı’da olmayan bir kavram. Batı’da hedonizm, bohemizm, gününü gün etme, “carpe diem” vardır. Bizde şükür, tevekkül vardır. Bu kodlarla oynuyorlar. Kodlarla oynamak için kişisel gelişim kitaplarını da kullanıyorlar. Bu kitaplardaki felsefeye göre “kendini dinleyince” bir insan, artık başkasını dinleyemiyor, “kendini var et”meye çalışmaktan başkasını var edemiyor, başkasına tahammül edemiyor.
Fen ve teknik alandaki değişikliklere tamam ama sosyal ve aile anlamındaki değişime hayır. Bir İngiliz atasözü var; “Bozulmadıysa tamir etme”. Bizde aile anlamında ne bozuldu, ne kötü gidiyordu da şimdi birden herkes “Roller değişsin.” demeye başladı. Geçen biriyle konuşuyordum; dedi ki “Hocam, bu meseleleri ruh çağırır gibi anlatıyorsunuz. Yaşınız da genç ama bunlar biraz daha yaşlı söylemleri değil mi? Yani bizim de artık ailemizin revize olması, modern aile yapısına geçmesi gerekmiyor mu?” Ben de ona üzerinde çalıştığım, İsveç, Finlandiya, Danimarka ve Norveç’te Aile Bakanlıklarının aileyle ilgili yaptığı çalışmaları gösterdim. Dedim ki: “Bu ülkeler dünyanın en gelişmiş ülkelerinden mi? Evet. En bireysel ülkeleri mi? Evet. Kişisel hakların, özgürlüğün sınırlarının en geniş olduğu ülkeler mi? Evet. Bizim eski aile yapımıza dönmeye çalışıyorlar. Huzur evlerini kapatıp, büyük ebeveynli aile modeline geçmeye çalışıyorlar. Kreşlerin yaşını uzatıp, anne-çocuk bir arada kalsın diyorlar. Senin Batı’dan aldığın şey, Batı’nın şimdilerde zararlı olduğunu anladığı ve kurtulmak istediği şey…
Maalesef, Batı’da ne varsa iyidir deyip almaya çalışıyoruz. Ailede anne ve babanın bir arada olması, roller arasında bir geçişkenlik olmaması ve rollerin flu olmaması gerekiyor. Baba gibi davranan bir baba, anne gibi davranan bir anne olduğunda, çocuk da kendi cinsiyet kimliğini var edebiliyor. Erkekse babasına bakıp, kız ise annesine bakıp ona göre cinsel kimliğini tanımlıyor.” (Gönül Dergisi Nisan 2019, 92. Sayı/Röportaj)
Akademisyenlerin konuya bakışı böyle… Takdirlerinizi insan onuru lehine değerlendirmeniz aynı zamanda bu toplumun inancıdır vesselam…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.