Yeni İnsan Metaforu ve Adalet Sorunu / Dr. Nazan Yeşilkaya

Post-Antropolojik felsefeler kavramından ne anlamalıyız?
Post-antropolojik felsefeler verili insanı konu edinirken imal edilmiş insanı da kapsayan, farklı disiplinleri içine alan, bütüncül ve kapsamlı bir çerçeveye sahip olmanın ötesinde modernizmin rasyonalizasyon anlatısına meydan okuyan düşünce hareketlerinin (antihümanizm, posthümanizm, meta-hümanizm, transhümanizm vd.) karmaşık bir tertibi olarak tanımlanabilir. Esasen Nietzsche ve Nietzsche sonrası postyapısalcı ve postmodern düşünce hattını kapsayan post-antropolojik felsefeler, “insan özne”nin eleştirisini muhteva eden, aynı zamanda yeni insan telakkilerini ve insan olmayan özneleri de merkeze alarak ekolojiden kozmolojiye, teknolojiden biyolojiye, etikten hukuka, sosyolojiden politikaya kadar geniş bir felsefî söylemi barındırmaktadır. Post-antropolojik felsefelerin odağına insan olmayan aktörler ve yapay insan söylemleri de dahil edilerek insan tanımlarına dair skala genişlemektedir.
Bunlar birer distopya ya da temelde bir paradigma değişikliği midir?
İnsan tasavvuruna dair yeni alternatif terimlerin doğmakta olduğunu göz önünde bulunduracak olursak bu bir tür paradigma değişikliği olarak değerlendirilebilir. Sözü edilen durum uygarlığımızdaki insanın yalnızca teorik değil aynı zamanda pratik yok oluşu olarak da okunabilir. Dolayısıyla post-antropolojik felsefeler temelde bir paradigma değişiminin sonucu olarak tezahür eden düşünce hareketlerinin toplamı olarak da nitelenebilir. Ancak bu düşünce hareketleri kimi teknoloji eleştirmenleri, düşünürler ve fütüristler açısından distopik öğeler barındırdığı için endişe verici olarak yorumlanırken (örneğin transhümanizm hareketi bu anlamda dikkat çeker bazı düşünürler için bir tür distopya olarak değerlendirilmektedir) kimileri için çağın gerekleri arasında ulaşılması elzem yegâne hedefler arasında gösterilmektedir.
Bugüne kadar teknolojinin sunduğu büyülü dönemleri hep beraber deneyimlemiş olsak bile içinde bulunduğumuz nokta kritik bir farklılık arz ediyor. İnsanlık büyük bir anlam krizine doğru sürükleniyor; çünkü teknoloji bizlere güç katarken bir o kadar da bizleri kendine bağlıyor ve çepeçevre sarıyor. Bir yanda mega dönüşümlerin önümüze serdiği büyüleyici gelişmelerin deva gibi yüceltilmesi diğer yanda söz konusu gelişmelerin zararlı olabileceğini haykıran yaklaşımlar ve endişeler… Esasında tüm bu paradoksal hadiseler felsefenin yaşadığı paradigma kaymasını en öz biçimde ifade eder. Teknoloji bu denli içimize yerleşirken bizi adeta insanî deneyimlerimizden uzak tutarak koparıyor, tıpkı biyolojimizin teknolojiye boyun eğdiği gibi. Dolayısıyla teknolojinin gerçekten araç olarak kalıp kalmayacağı hala meçhul. Belki de Marshall McLuhan’ın “Önce biz aletleri yaparız, sonra aletler bizi yapar.” şeklindeki meşhur ifadesinde belirttiği türden bir döneme ayak basıyoruzdur. Öte yandan bahsi geçen bu paradigma değişikliğinin beraberinde getirdiği hakların, özünde ve kapsamında belirleyici bir role sahip olduğunu da hatırlatmak gerekir.
İçeriklerinden bahsedebilir miyiz?
Post-antropolojik felsefelerin içeriğinden söz edecek olursak hukuktan siyasete, ekonomiden antropolojiye, etikten teknolojiye, bilimden biyolojiye kadar geniş bir alanı kapsadığını söyleyebiliriz. Tıpkı antropoloji disiplini gibi geleneksel araştırma nesnesi olarak insana ve insanlığa odaklanan post-antropolojinin esas ayırt edici özelliği insan dışı aktörlerin araştırmaya eklemlenmesine dayanır. Bu bakımdan post-antropolojik felsefelerin panoramasını tanımlayacak olursak bir dizi ilginç fenomeni (biyo-teknoloji, nano-teknoloji, nöro-farmakoloji, yapay zekâ teknolojileri vd.) içerdiğini ve bu içeriğe bağlı olarak yeni insan tasavvurlarının (teknolojideki devrimlerin gerek tıbbî ve askerî gerekse sanal ve biyo-teknik olsun ortaya koyduğu yeni varlığın) oldukça önemli bir kavram olan post-human adını aldığını ifade edebiliriz.
Geniş boyutları olan bu tehdidin kaynağına dair somut olarak neler söylenebilir?
İnsan sınırlarının aşılması durumuyla özgürlüğünün daha da artacağına dair umudu benimseyen transhümanizm gibi yeni yaklaşımların post-humana yönelik ne gibi tehlikelerle sonuçlanacağının kestirilebilmesi güç gözüküyor. Modern ve postmodern insan artık daha çok “teknosfer” adlı bir alanda yaşıyor der, Peter Sloterdijk. Teknolojide süper patlamaların yaşanacağı anlara çok yaklaştık. Ancak hatırlatmak gerekir ki yeterince ekonomik gücü olmayanların, teknolojinin sunduğu geniş yelpazeden mahrum kalabileceği, faydalanamayacağı yahut sahip olamayacağı aşikârdır. Zenginler süper insanlaşarak daha avantajlı konumlara ve statülere kavuşacaktır. Onların dışındaki gruplar ise bu durum karşısında ilerleme kat edemediğinden dolayı ne yazık ki yerinde sayacağa benziyor. Görülür ki etik normlar, pratik ekonomik kurallar lehine kaybolmaktadır. Bu durumun neden olacağı eşitsizlik durumunun ve adaletsizliklerin insanı nereye sürükleyeceği meçhuldür.
Bu anlamda belirtilmelidir ki teknoloji karşısında ne etik ne dinî ne de hukukî kaygılar pek de kâr etmiyor. Öyle ki teknoloji, hız kesmeden bildiğini okuyor ve insanlığı yeniden tanımlıyor. Bu durum insan ırkı adına bizleri endişeye sevk etmelidir. Bilhassa felsefenin payına düşen şey bu endişeyi duyurmak ve gerekli önlemler almak için başta hukuk olmak üzere birçok beşerî bilime çağrıda bulunmak olmalıdır. Aksi takdirde, insanlar arasındaki fark çok daha kapanmaz yarıklara sebebiyet vererek insanî ve hukukî krizlere neden olacaktır. Böylesi bir kriz yumağı, toplumu isyanlara ve huzursuzluklara doğru sürükleyerek bir kaos halini hâkim kılabilir. Teknolojinin sunacağı muazzam avantajların kitleler üzerinde neden olacağı heyecan ile ona sahip olmak için sergileyecekleri mücadelenin önüne yasa koyucunun dahi geçmesi mümkün olamayabilir çünkü bu kitleler, yasa koyucu üzerinde etkin bir baskı aracına dönüşebilir. İşaret etmek istediğimiz tüm bu olası hadiseler, bizleri distopyacı bir kefeye sokabilir. Ancak amacımız, kasvetli bir geleceğe davetiye çıkarabilecek uygulamaların ve insanlığımızı tehdit eden girişimlerin şimdiden önünü alarak olası bir distopyanın yaşanmasına düşünsel zeminde engel olmaktır.
Küresel bir çalışmaya dönüşür mü?
Zaten başta transhümanist yaklaşımların küresel bir hareket olarak gittikçe güçlenmekte olduğunu rahatlıkla dillendirebiliriz. Bu anlamda küresel dünya anlayışımızı şekillendiren değerlere, etiğe ve aidiyet duygusuna yönelik irdelemelerde bulunmaya ciddi bir gereksinim duyulmaktadır. Teknolojinin, insanı günden güne daha başarılı bir biçimde simüle etmesinin yanı sıra birtakım yeni teknoloji uygulamalarının ve araçlarının sözde insan yararına kullanıldığını iddia eden faaliyetleri arka planda askerî bir güce dönüşebilmekte ve bu durum insanlığı tehdit eden boyutlara varabilmektedir. Aldatıcı bir işleve dönebilen birtakım teknolojik ve bilimsel gelişmeler, görünürde masumiyet sergiliyor olsa da niyette ve uygulamada şeytanî tutumlar barındırabileceği de hatırda tutulmalıdır. Ancak, yine de politik anlamda olağanüstü çeşitliliğimiz içinde birleştirici yanları keşfetmemiz, insanca bir dünyaya ulaşmamız, adaleti tesis için teşvik edilmeli ve adaleti korumalı ve bunun için kendi sınırlarımızı zorlamaya istekli olmalıyız. Küresel ve yerel düzeyde adaleti sağlayabilmek, adaletsizliklere adaletle muamele etmek, ütopyacı bir yaklaşım olabilir ancak her insan mikro düzeyde kendi çapında ve kendi gücünün yettiği oranda bu ütopyayı gerçeğe dönüştürme yolunda mesafe kat edebilir.
Gerçekten, yeni bir dünyayı deneyimlediğimiz söylenebilir mi? Yoksa toplumsal ve ahlâkî çöküşe post-human bir katkı olacağını düşünür müsünüz?
Kesinlikle yeni bir dünyayı deneyimlemenin eşiğindeyiz. Ancak bu yeni dünya için toplumsal ve ahlâkî çöküş olacak demek fazla katastrofik bir yaklaşım olur. Dünyanın baskın ve kült platformu halini alan teknolojiyle beraber insanı makineden ve makineyi de insandan ayırt etmenin mümkün olamayacağı ve biyolojik insanın makine zekâsı ve ağ bağlantılarıyla bütünleşeceği zamanlara doğru yol alıyoruz. Bugünün ve geleceğin teknolojilerinin insana fayda sağladığı yönünde pek çok fikirle karşılaşıyor ve “teknolojik tekillik”in hayatımızı değiştireceğiyle alakalı son yıllarda etkin ve yoğun bir gündemle yüz yüze geliyoruz. Bütün bu söylemler bizlere bilhassa bilim ve teknolojinin insanî özelliklerimizi ne şekilde etkileyeceği konusunda birtakım argümanlar sunmakla beraber gelecekte ne tür bir şekle bürüneceğimizden, çocuklarımızın neye dönüşeceğine, yüzlerce yıl yaşayıp yaşamayacağımıza, ölüme çare bulunup bulunamayacağına, sağlıklı olup olmayacağımıza kadar geniş bir skalaya hâkim perspektifler sunuyor.
Çağdaş dönemde beliren sorunlar ahlâkî değerleri de doğrudan etkileyebilmektedir. Bu bakımdan yeni koşullara elverişli, yeni yaşam kiplerinin icat edeceği insan, mevcut form ve düzenden ayrılmaya başladığı an ahlâk ve adalet anlayışı da sekteye uğrayabilmektedir. Kanaatimizce, post-human için yaşamsal olması gereken esas parametre kendine ve dünyaya bir anlam katmak ve anlamsızlık içinde boğulmamak adına etiği ve adalet duygusunu yani insanî değerleri görmezden gelmemesidir. Bunu sağladığı müddetçe varlığını koruyabilir ve varoluşuna bir anlam kazandırabilir. Özellikle vurgulanmalıdır ki günümüz dünyasının karmaşık toplumlarında ilişkilerin ve anlamların çoğulluğunun yadsınması değil aksine belirmesine izin vermek adaletin tesisini mümkün kılabilecek ve ahlâkî çöküşün önüne set çekebilecek bir faktör olarak önemini koruyacaktır.
Bilhassa belirtilmelidir ki teknolojik ilerlemelerle toplumsal düzenin bozulması elbette yeni bir olgu değildir. Esas kaygı verici olan teknolojinin üstel ilerlerken adaletsizlikler ile toplumsal ve ahlâkî çöküşlerin adeta üstel bir artış hızı göstermesidir. Tekno-bilimin insan hayatına katkılarının ne derece büyük olduğuna dem vururken aynı zamanda insanî, hukukî ve sosyal değerler üzerindeki etkisinin de bir o kadar büyük olduğunu gözlemlemek bizleri şaşırtmamalı. Ne var ki aynı ilerici eğilim ne ahlâkî ne de sosyal kalkınmada mevcut değil; bunun en bariz örneği artan adaletsizlikler ve ahlâkî çöküşlerdir. Karşı karşıya kaldığımız asıl mesele tüm bu dönüşümlerin toplumsal düzeni ve insanî değerleri koruyup koruyamayacağı üzerinedir. Bu gibi meseleler en azından belirli periyotlarla gündeme gelen sorular olma hüviyetindedirler.
Transhümanizm, siborg teknolojileri, siborg varlıklara dönüşmek gibi insanlığa yönelik tehditler, organikten inorganiğe doğru değişen ve dönüşen “yeni insan metaforu” ve değişen paradigma, sizin deyiminizle “sentetik varoluş”, “dijital ölümsüzlük”, ciddi etik sorgulamaları da gündeme getirmektedir. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Öncelikle belirtmek isterim ki yeniliğe karşıt bir tavır sergilemenin ya da teknofobik bir söylem eşliğinde teknoloji düşmanlığı yapmanın bizler için bir yararı yoktur. Ancak teknolojinin insanı ve insanî değerleri hiçe sayan yönlerinin yüceltilmesine karşıt bir tutum içinde olmak gerekir. Emin olduğumuz husus robotik, biyonik, yapay zekâ ve genetik ilerlemelerin insana dair tasavvurlarını etkileyeceğinin kaçınılmaz olduğudur. Bu durumun neden olacağı etik ve sosyal etkilerin hafife alınmaması adına gelişen insan tasavvuru ile transhümanist düşüncede yapılan felsefî değerlendirmeler arasındaki boşluklara dikkat çekmek oldukça önemli bir vazifedir. Bunun da ötesinde günümüz insanının hazırlıksız olduğu bu yeni durumda transhümanizm düşüncesinin ve diğer tasavvurların bizleri belli erdemler açısından karşı karşıya bırakacağı sorunları masaya yatırmalıyız; çünkü insan özne artık kendi etik normlarına odaklanamamaktadır. Oysa insanların en temel haklarına müdahale eden teknolojinin herhangi bir veçhesinin hem hukukî hem de felsefî düzlemde etik ve ontolojik sorgulamaya tabi tutulması gerekmektedir. Dolayısıyla yeni durumun neden olduğu etik eksikliği konuşmalıyız. Bir diğer önemli olan husus ise kutsal addedilen insan bedeninin, radikal politikalara malzeme edilememesi gerektiğidir.
Toplumun dokusunda tehdit oluşturan unsurları, netameli teknolojik ağlar ile insan doğasına ve insanî değerlere meydan okuma ihtimali olan faktörleri dikkate alarak bize verileni ehemmiyetle değerlendirmek gerekir. Örneğin kök hücre araştırmasının yanı sıra genetiğiyle oynanmış ürünler, gen terapisi, embriyo taraması, yaşam sonu kararları, ilaç geliştirme, bilgi pazarları ve araştırma fonu öncelikleri gibi çağdaş meselelerde açıkça görülmektedir ki transhümanizmin kaçınılmaz etkilerinin olduğu, etik ve sosyal etkilerinin hafife alınmaması gerektiği göz ardı edilemeyecek kadar mühim.
Nihaî noktada, “çok da uzak olmayan bir gelecekte insanın dönüşebileceği şekli ve yeni hedeflerini konuşmak” anlamında çağdaş düşünür ve fütüristlerin düşüncelerinden de bahsedebilir miyiz?
Geleceğin toplumunda gerek ayrı bir toplumsal sınıf oluşturmaya aday siborgların gerekse androidlerin değişik modelleri yarı robot yarı insan şeklinde insanla bütünleşmiş varlıklar, genetik olarak yükseltilmiş insanlar ve normal insanlardan oluşan sınıfların varlığı göz önüne alınırsa günümüz dünyasında insan öznenin muadili varlıklar dillendirilmektedir. Özne dışındaki bu varlıkların görmezden gelinemeyeceğini kabul etmemiz gerekir ki bu eğilim post-antropolojik felsefelerin dikkat çektiği hususlar arasındadır. Bu noktada post-antropolojik felsefelerin öne çıkan söylemleri güncel felsefî tartışmaların gerisinde kalmamak adına oldukça önemlidir. İnsan zihninin sınırlarını ve kapasitesini çoktan aşmış olan bir sentetik varoluşun artık bir bedene gereksinim duymadığı ve modern küresel rasyonalite düşüncesinin sunduğu meta anlatıların yerini mini irrasyonalitelere ikame ettiği bir dönemde olduğumuzu hatırda tutacak olursak önemli bir tarihsel başkalaşımın ortasında yaşamakta olduğumuz şüpheye yer bırakmayacak şekilde aşikâr. Tıpkı Ray Kurzweil’in belirttiği gibi “Gelecek, çoğu insanın farkında olduğunun çok ötesinde şaşırtıcı olacaktır.”
Yeni alet ve araçlar, yeni çevre ve düzen, yeni algılar ve duyumlar tüm bu yeni söylemler dikkate alındığında akılda şöyle bir soru belirmektedir: Modern teknik ne tür bir insan doğurmaktadır? (Mumford, Teknik ve Uygarlık, s. 327.) Teknik alanında meydana gelen gelişmeler insanlık için umut verici olmaktan çıkıyor ve tehlikeli bir hal mi alıyor? Organik olan ile mekanik olan arasındaki karşıtlık ve ikilem nereye varıyor? Kabarmaya başlayan ahlâkî, sosyal ve politik problemler bir kenara mı bırakılıyor? Teknoloji odaklı bir dünya, insan odağının yerine mi geçiyor? İnsan merkezli değil makine merkezli bir hayata doğru evirilirken insanî değerlerimiz ve insan olma vasfı ve onuru hiçe mi sayılıyor? Dahası makinenin verimliliği insan verimliliğinin çok daha önüne mi geçti? Kısacası modernlik ve postmodernlik arasında zuhur eden krizin kaybedeni insanlık mı? Nitekim bu krizin neden olduğu ağır tahribat insanın bedeniyle, zihniyle ve yaşam tarzıyla ödenen bir bedele ve ahlâkî çöküşlere doğru evirilirken tüm bu değişimin izdüşümünde insan ve adalet sorunsalı nasıl şekilleniyor? Tüm bu sorular üzerinde titizlikle düşünülmesi gereken meselelerdir.
Çağdaş felsefe kuramcılarının odağında Batı dünyasının teknolojiye sunduğu sınırsız öncelik ile insanî gelişim adına yürütülen yeni teknoloji uygulamalarının evrenselleşerek insan doğasını değiştirmesinin, etik ve politik anlamda yeni adaletsizliklere yol açabileceği ve bu durumun her şeyin toptan bir yıkımından başka bir şey vaat etmeyeceği düşüncesi yer almaktadır. Ayrıca yeni düzenin gereksinim duyduğu günümüz adaletinin de kendisini yenilenmesi gerektiğine yönelik tartışmalar yürütülmektedir. Kuşkusuz böylesi bir döneme damgasını vuran esas unsurlardan biri de üsler halinde ilerleyen üstel teknolojinin muazzam potansiyeller sunduğu kadar çok büyük ve yeni sorumluluklar üstlenmemizi de gerektirdiğidir. Bu bakımdan teknolojinin insanlık temelini yeniden şekillendirebildiğini ve tıpkı yerküredeki hayatın her alanını etkileyebildiği gibi adalet tasavvurunu da derinden etkilediğini söylemek mümkündür.
Makineleşmiş bir toplum beliriyor, Foucault’nun da dikkat çektiği gibi beden üzerine işleyen iktidar ve yeni teknolojisi iş birliği bir tesadüf olmasa gerek. Bir disiplin toplumundan bio-politika toplumuna doğru gidişatı ortaya koyan Foucault’nun açıkça belirttiği gibi iktidarın bu yeni teknolojisi, insanların yaşamları üzerinde müdahale hakkından yola çıkarak bu yolla yaşamın kendisi, iktidarın nesnesi oluyor. Bio-politika, bu yaşamın kendisinin üzerinde, tüm toplumda gelişen ideolojisi olmayan bir kodlama biçimini meydana getiriyor. Yani yaşam pratiği egemenlik altına alınıyor.
Yine bu felsefelerin insanın ontolojik gerçeğiyle gayet uyumsuz yönleri de çok dikkat çekici. Bu felsefelerin, insan hakikatinin temelini oluşturan varoluşsal gerçeklerden insanı uzaklaştıran doğasına dair neler söylenebilir?
Ölümsüzlüğü elde etmek adına önerilen çözümlerden biri önümüzdeki otuz yıl içinde dijital ölümsüzlüğü elde etmenin, makinelere bilincimizi aktarmakla mümkün olduğu yönünde bir inanışın hâkim olmaya başladığı bir eşiği deneyimliyoruz. Böylesi bir durum etik ve ahlâkî ikilemler yaşamamıza neden olduğu gibi birçok varoluşsal soruna da kapı aralıyor. Somut ahlâkî sorunları bertaraf etmeden adalet ve insan ile ilgili sorulara yanıt sunmak her zaman mümkün olmuyor ya da mümkün olsa bile arzu edilir olmayabiliyor. Ontolojik dayanakların sarsılması ve transandantal alanda beliren yarıkla beraber modern öznenin somut varlık alanı olarak bu dünyaya mahkûm edilmesi ve akla olan derin imanı beraberinde yeni özne tasarımlarına da gebe olur. Türler arasındaki konturların bulandırılması ontolojik sınırların belirsizliğinin önemli bir kanıtıdır. Tıpkı insanın, yapay zekânın hem yapıcısı hem de rakibi olması gibi. Ayrıca kurgusal olanla gerçeklik, mit ile anlam aynı zeminde tebarüz etmekte olup bu karmaşıklık insanın anlam arayışını derinden etkileyebilmektedir. Nitekim bazı insanlar biyolojik bir insan olarak kalmayı tercih ederken bazıları doğalarına müdahale edilmesi yoluyla üstün yetilerle donatılmaya hevesli olabileceklerdir. Bu ve benzeri argümanlar post-antropolojik felsefelerin ve hukukun gündeminde yer alacak mevzular arasındadır. Çağımıza dair en kaygı verici sorunlardan biri kuşkusuz ontolojik sınırların bulanıklaşmasıyla insan tanımlarının/tasvirlerinin tehlike altında olması ve modernizmin insanı bilgi nesnesine dönüştürmesi ve insanlığı üzerinde çalışılan bir nesneye indirgemesidir.
Bu durum tam anlamıyla, varoluşsal bir sorundur diyebilir miyiz? İslam düşüncesinin insan tasavvuru yönünden de konuyu değerlendirebilir miyiz?
Çevrenin ve hayatın rutin ilerleyişinde insan, araç olarak belirlediği şeylerin dramatik değişimlerle aracı haline gelirken ahlâkî, antropolojik, sosyal ve politik zeminlere yansıyan ve insan onurunu gölgede bırakacak bu türden endişeler felsefî ve hukukî boyutta değerlendirilmeye muhtaçtır. Teknolojinin oluşturduğu sinerjiyle bu soruları değerlendirecek olursak görülen manzara o ki teknik, “Tanrı ve insan” yüceliğinin yerine geçerek yeni bir metafizik dizgenin tahtına geçerken post-human bu yeni dünyanın içine doğmaktadır.
Post-human fikriyatın ötesinde bir değerlendirmede bulunacak olursak modern düşüncenin savunageldiği insanın istisnai konumuna dair söylemler, İslam düşünce geleneğinde yerini farklı bir anlatıya bırakır. İslam düşüncesinin insan tasavvuruna yönelecek olursak öznenin değeri ve değersizliği konusunda temel söylemlere sahip olduğunu ifade edebiliriz. Bir taraftan insanın mükerrem oluşunu izzet ve şerefe mazhar kılındığını diğer taraftan aşağıların aşağısına düştüğünü (esfel-i safilin) beyan eden ayetler söz konusudur. Hem en şerefli varlık hem de en şerli varlık olabilen insan anlatısı nasıl oluyor da meleklerden üstün olabiliyorken aynı zamanda tüm varlıklar içinde en değersiz olana dönüşüp aşağı bir konuma düşüyor? Nitekim insan telakkisi Allah’ın yeryüzündeki halifesi kılınan insan-ı kâmil kavramı ile idealize edilirken esasında bu kavramla insanın mahiyeti ve yüceliği anlatılmakta olup onun sorumluluk yüklenmesine işaret ediliyor. İnsan tarihin, doğanın, geçmiş ve geleceğin sorumluluğunu üzerine alarak istisnaileşirken, sorumluluk üstlenmeyerek, söz vermeyerek ve sözünde durmayarak değersizleşiyor. Dahası, gayri istisnai olmaktan öte alçalıyor. Kur’an-ı Kerim’de sözünü ettiğimiz bu sorumluluk, emanet kavramıyla ifade edilir ve bireyin sahip olduğu her şey ona bir emanettir. Dolayısıyla insanlar emaneti sahiplenip sahiplenmemeleriyle yücelir veya alçalır.
İnsan, yüklenmiş olduğu insan olma sorumluluğundan yani iyi ve sadık bir kul, doğaya ve evrene karşı sorumlu bir birey olmasından ötürü eşref-i mahlûkat ve ahsen-i takvim üzerine yaratılmış mükerrem bir varlıkken söz konusu bu sorumlulukları yerine getirmediğinde ise “esfel-i safiline”e (aşağıların aşağısına, en kıymetsiz olana) yuvarlanarak aşağı bir derekeye düşebilmektedir. Güzel işler yapmakla mükellef olan insanın İslam düşünce çizgisinde kendi türünün dışındaki varlıklardan daha mümtaz olması esasında modern düşüncesinin aksine bu sorumlulukları yerine getirmesiyle mümkün kılınmış olup özgürlüğü de bu çerçevede tutulmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.