Yeni Afrika Talanı / Dr. Salim Avcı

Sahra-Altı Afrika ülkelerinde neo-kolonyalizm olarak ele aldığınız konunun kolonyalizm (sömürgecilik) geçmişine dair tarihsel sürecinde neler dikkati çekiyor? Neden Afrika? Kısaca ne verdiler, ne aldılar? Sömürüyü nasıl başardılar?
15. yüzyıldaki coğrafi keşifler kapsamında Avrupalı gezginler ve tüccarlar Afrika’yla ilişkilerin temelini atmıştı. Bilindiği üzere coğrafi keşiflerin itici gücü Haçlı Seferleri’ydi. Doğu medeniyetlerindeki bilimsel ve kültürel gelişmişliğe şahit olan Batılılar; kâğıt, top, barut ve pusula gibi icatları öğrenmiş ve yeni dünyaların keşfinde kullanmışlardır. Bu süreçte 400 yıl boyunca Avrupa ve Afrika arasında ticarete dayalı ilişkiler tesis edildi. Avrupalı misyonerler, gezginler ve tüccarlar bu 400 yıl boyunca Afrika’nın iç bölgelerinde faaliyet gösterdiler. Henry Stanley adlı bir gazetecinin Kongo Nehri’ndeki gezi ve keşiflerinin Belçika Kralı II. Leopold’un dikkatini çekmesinin ardından Afrika’nın kaderini değiştiren olaylar vuku bulmaya başladı. II. Leopold Kongo Nehri’nde büyük arazilere sahip olunca Fransa da nehrin kuzeyinde hâkimiyet tesis etti. İngiltere, İtalya, Portekiz ve İspanya’nın da bu akıma kapılmasıyla bir anda Orta Afrika’da kıyasıya bir rekabet meydana geldi. Elbette ki bu rekabetin sonucunda anlaşmazlıklar çıktı. 1884’teki Berlin Konferansı’nda esasen Orta Afrika’da nüfuz alanlarının belirlenmesi amaçlanmıştı. Ancak, konferans Afrika’nın bölüşülmesine sahne oldu. Sanayi Devrimi’nden sonra kömür ve demir gibi madenlere ihtiyacı artan ve yeni pazarlar arayan Avrupalı devletler konferansta “Afrika’nın Talanı”na imza attılar. İngiliz Başbakan Edward Gladstone bu talanı çarpıcı bir şekilde özetlemiştir: “Bizim haritalarını çizdiğimiz, daha önce beyaz adamın ayak basmadığı topraklar da yer almaktaydı. Dağları, nehirleri ve gölleri kendi aramızda paylaşıyorduk. Bizim önümüzdeki tek engel bu coğrafi oluşumların nerede olduğunu tam olarak bilmememizdi.” Konferans’tan sonra Avrupalı devletler Afrika’nın neredeyse tamamını kontrol etmeye başladılar. “Beyaz Adamın Yükü” sloganıyla Afrika’ya medeniyet getireceklerini iddia eden sömürgeci devletlerin tek derdi ucuz hammadde ve işgücünün teminiydi. Buhar gücüyle gemiler ve silah teknolojisinin gelişmesiyle Afrikalı yerli halklar kısa sürede kontrol altına alındılar. Toprakları ellerinden alınan yerliler hayatlarını idame ettirebilmek için kötü şartlarda çalışmak zorunda bırakıldılar. 1960’lı yıllara kadar “klasik sömürgecilik” olarak adlandırılan bu süreç, Afrika’nın geçmişinde derin izler bırakmış ve bugünkü geri kalmışlığında rol oynamıştır.
Özellikle Afrika ülkelerindeki darbelerde, kolonyalist politikaların rolü nedir? Askerî müdahale, daha çok nereden gelmiştir?
Bağımsızlıklarının ardından Afrika’da sonu gelmeyen istikrarsızlıkların sembolü haline gelen askerî darbeler sömürgecilik geçmişinin bir sonucu olmuştur. İlk olarak kolonyal dönemde kurulan otoriter ve baskıcı yönetim, bağımsızlıktan sonra yerel yöneticiler tarafından devralınmıştır. Dolayısıyla yönetime yerli figürlerin gelmesi halk açısından baskı ve zulmün devam etmesine engel olmamıştır. İkinci olarak Berlin Konferansı’nda gelişigüzel sınırlar, bağımsızlıklarının ardından Sahra-Altı Afrika ülkelerinde sınır anlaşmazlıklarına yol açmıştır. Afrika gibi çok sayıda etnik grubun yaşadığı bir bölgede toprak anlaşmazlıkları sonu gelmeyen bir iç çatışma ortamı yaratmıştır. Üçüncü olarak, askerî darbeler çoğu zaman Avrupalı devletlerin müdahalesini beraberinde getirmiştir. Bu müdahaleler sayesinde Avrupalı devletlerin desteği ile iktidara gelen kişilerin güvenliği ve devamlılığı sağlanmıştır. Örneğin Moritanya’dan Çad’a kadar uzanan frankofon ülkelerdeki üsleri sayesinde Fransa, bugüne değin Sahra-Altı Afrika’da 130 kez askerî müdahalede bulunmuştur.
2003 yılından itibaren Sahra-Altı Afrika’da operasyonlar, ortak askerî müdahale kapasitesi geliştirmesi sayesinde Avrupa Birliği çatısı altında düzenlenmiştir. Bu operasyonların ardından zayıflayan devletlerde “kapasite inşası” gerekçesiyle siyasî açıdan da müdahale etme imkânı elde edilmiştir. Müdahalelerin ardından “başarısız devletler” olarak da adlandırılan bu ülkelerin yeniden inşası esnasında söz konusu çatışmaların ekonomik ve sosyal nedenleri dikkate alınmayarak, belli başlı siyasî reformların yapılması şart koşulmaktadır. Hem askerî hem de siyasî müdahalede bulunulması, eski sömürgeci devletlerin neo-kolonyal politikalarının önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.
Neo-kolonyal politikaların araçları ve sonuçlarına dair neler söylenebilir? Neo-kolonyalizm olarak değerlendirilen, sizin de “Yeni Afrika Talanı” olarak adlandırdığınız bu dönemi nasıl tanımlayabiliriz?
Neo-kolonyalizm, eski sömürge devletlerinde kolonyal mirasın devam etmesini ifade eder. Kolonyalizme göre daha arka planda işleyen ve gözlemlenemeyen bir olgudur. Tarihsel başlangıç süreci Afrikalı ülkelerin bağımsız olmalarına dayanır. 1960’larda yaşanan bağımsızlık dalgası sonrasında Afrika’nın yeni bir sayfa açtığı zannedilmişken tam bir hüsran yaşanmıştır. Zengin yer altı ve yer üstü kaynaklara sahip Afrika’da bugüne değin 130 askerî darbe gerçekleşmiştir. Yani kıtada sömürge devletlerinin kurduğu düzenin yerini istikrar ve refahın almayacağı aşikâr olmuştur. Bu durumun ortaya çıkmasında birbiriyle ilişkili birtakım faktörler etkili oldular. İlk olarak post-kolonyal ülkelerdeki yönetimler, iktidarlarını devam ettirebilmek için eski sömürgeci devletlerin desteğine ihtiyaç duydular. Neo-kolonyalizm teorisyenlerinden Johan Galtung bu durumu çevre-merkez ülkelerinin elitleri arasında bir çıkar ortaklığı olarak adlandırır. Bunun karşılığında Avrupalı devletler imtiyazlarının ve vesayetlerinin devamını şart koştular. Askerî üsler, yer altı ve üstü zenginliklerinde ayrıcalıklar, şirketlere tanınan vergi muafiyetleri belli başlı kazançlardı. İkinci mekanizma, bağımsız olmalarının hemen ardından Afrikalı devletlerin boynuna birer “pranga” olarak geçirilen ekonomik ve ticarî anlaşmalardır. Sahra-Altı Afrika ekonomilerini sadece hammadde üretmeleri için teşvik eden serbest ticaret anlaşmaları yüzünden katma değer ürünler açısından Avrupa’ya bağımlılık devam etmiştir. Üçüncü ve bir o kadar önemli bir etken, Berlin Konferansı’nda gelişigüzel çizilen sınırların Afrika’nın etnik ve kültürel gerçeklerini dikkate almamış olmasıdır. Bağımsızlığın ardından yaşanan etnik, dinî ve kültürel iç çatışmaların kaynağının tohumları bir asır önce ekilmişti.
Neo-kolonyalizmin Sahra-Altı Afrika’daki çarpıcı sonuçlarını ekonomik verilerle de okumak mümkündür. Dünya Bankası’na göre Sahra-Altı Afrika’da ekilebilir arazinin %65’i ve harcanabilir gelirin %70’i çok uluslu şirketler ve yabancıların elindedir. Sermayeyi kontrol eden yabancı şirketler ise Sahra-Altı ülkelerinin katma değeri yüksek ürünler üretebilmelerini sağlayacak yatırımları yapmaktan imtina etmektedirler. Sadece hammadde üreten ekonomilere sahip bu ülkelerden Nijerya ham petrol varilini sadece 9 $’a ihraç etmekte; karat değeri 900 $ olan pırlantanın işlenmemiş halini Afrikalı ülkeler 40 $’a satmaktadır. Dolayısıyla “Yeni Afrika Talanı” olarak adlandırdığımız bu süreç, daha sistematik olduğu kadar arka planda işlediği için daha tehlikelidir.
Çalışmanızda konunun yoğun bir biçimde Avrupa Birliği ile irtibatlandırıldığını görüyoruz. BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) ülkelerinin varlığı, Avrupa Birliğine kıyasla, Sahra-Altı Afrika’da kolonyalizm açısından bir değişiklik oluşturdu mu? Yoksa bütün yaşananlar, Afrika’nın bağrında bir bakıma ideolojik kamplaşmalardı diyebilir miyiz?
BRICS ülkeleri 2001’den itibaren Batı bloğunun karşısında yerini almaya başlamıştı. Ekonomileri büyüme trendine girdikten sonra hammadde temin etmek ve yeni pazarlar bulmak için BRICS ülkelerinin yönü Afrika’ya çevrildi. Zira 2000’li yıllardan itibaren Afrikalı ülkeler nispeten istikrara kavuşmuş ve 2000-2008 yılları arasında %24 ekonomik büyüme elde ederek yeni küresel oyuncuların da dikkatini çekmeye başlamıştı. Batılı ülkelerden farklı olarak BRICS ülkeleri, yatırım ve yardımları karşılığında herhangi bir reform şartı koşmamaktadır. Ayrıca, BRICS ülkeleri Afrika ile benzer tarihi sömürge geçmişine sahiptir. Afrikalı ülkeler nezdinde imajının olumlu olması sayesinde kısa sürede BRICS ülkeleri kıtada Batılı ülkelerle rekabet edecek konuma yükseldiler. Örneğin Çin, 2015 yılından itibaren Afrika’yla ticaret hacmi en fazla olan ülke; Hindistan ise aynı tarihten itibaren kıtada 5. büyük ticarî partner olmuştur.
Çin başta olmak üzere BRICS’in 21. yüzyılda Sahra-Altı Afrika’da artan nüfuzu, AB’nin kıtada birtakım önlemler almasına yol açmıştır. 2006 yılında Çin’in kısa sürede Sahra-Altı Afrika’daki en büyük yatırımcılardan birinin haline gelmesinin ardından AB, bölgedeki ülkeleri ikili serbest ticaret anlaşmaları imzalamaları için baskı altına almıştır. AB ikinci olarak 2008 yılında “Hammadde Girişimini” başlatarak uluslararası ticarette hammadde ithalatının önündeki gümrük vergisi uygulamaların kaldırılması için girişimlerde bulunmuştur. Bu doğrultuda AB’nin şikâyeti ile Dünya Ticaret Örgütü, 2011 ve 2014 yılında Çin’e gümrük vergileri nedeniyle yaptırımlar uygulamıştır.
AB’nin 2006’dan itibaren Çin başta olmak üzere BRICS’e karşı uyguladığı hamleleri, tarafların ideolojik çekişmesi olarak yorumlayanlar da vardır. Buna göre Sahra-Altı Afrika’daki mücadele, AB’nin bayraktarlığını yaptığı neo-liberalizm ve Çin’in savunduğu neo-merkantilizm arasında bir mücadeledir. Neo-merkantilizmi kısaca açıklamak gerekirse; serbest piyasa ve özel mülkiyetin benimsenmesiyle beraber bu sistemde bireysel çıkarlar yerine devletin ve ulusal çıkarların belirleyiciliği söz konusudur. Böylece Çin “Washington Konsensüsü” yerine “Pekin Konsensüsünü” önererek sadece Afrika’da değil tüm dünyada Batı’nın kontrol ettiği ekonomik düzene meydan okumaktadır.
Medeniyet olgusuyla yüceltilen bir dünyada, gelecekte, sömürülemeyen bir Afrika hayalinden bahsedebilmek mümkün mü? Bu konuda neler söylenebilir?
Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından ABD’nin tek süper güç haline gelmesi ve ardından neo-liberalizmin dünyada genel-geçer ekonomi modeli haline gelmesinin Afrika açısından birtakım sonuçları olmuştur. “Washington Konsensüsü” olarak da adlandırılan yeni ekonomik düzende her ülkenin dış ticaretini serbestleştirmesi beklenmekte ve dikte edilmektedir. Ayrıca, 1975 ve 1990 yılları arasında Sahra-Altı Afrika ülkelerine AB’nin tanıdığı tek taraflı pazar ayrıcalıkları bu konjonktürde ortadan kaldırıldılar. Söz konusu ayrıcalıklar Afrikalı ülkelerin ihraç ettiği hammaddeler için geçerliydi. Dahası, bu ülkelerin katma değer üretememelerini teşvik ettiği için tek taraflı ayrıcalıkların uzun vadede Afrikalı ülkelerin geri kalmasında rolü de vardı. En nihayetinde Afrikalı ülkeler, geri kalmış ekonomileri ile dünya ekonomisine eklemlenme durumunda kaldılar.
Yeni küresel ekonomi düzeni bu açıdan Afrika ülkeleri için fırsattan çok riskler barındırmaktadır. AB bu süreçte Dünya Ticaret Örgütü’nün kuralları ve argümanlarını hararetli bir şekilde savunarak Afrika başta olmak üzere diğer az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin gümrük vergisi uygulamalarının önüne geçmektedir. Böyle bir ortamda Sahra-Altı ülkelerindeki tarım ve imalat sektörleri, katma değeri yüksek Avrupalı ürünlerle rekabet edemez haldedir. Dolayısıyla yeni ekonomik düzen dünyada zengin ve fakir ülkelerin arasındaki uçurumu genişletmektedir.
Ancak madalyonun diğer yüzünden bakıldığında Afrika için gelecek tamamen riskler değil fırsatlar da barındırmaktadır. BRICS ülkelerinin Batılı ülkelere karşı kıtada dengeleyici güç olmalarından dolayı Afrikalı ülkeler manevra kabiliyeti elde edebilmektedirler. Artık AB, kıtanın geleceğini tek taraflı dizayn edebilecek konumda değildir. Artık Sahra-Altı Afrikalı devletlerinin de kendi kaderlerini belirlemek için ellerinde güçlü araçlar mevcuttur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.