Yazıyla Terapi ve Kendimizi Keşfetmek / Uzman Klinik Psikolog Dr. Ezgi Yaz

Bir edebî tür olarak anıyı değerlendirir misiniz? Anı yazmanın psikososyal gelişim dönemleriyle nasıl bir ilişkisi vardır?
Yaradılışı gereği varoluşunu anlamlandırma gereksinimi duyan ve birtakım yollarla bu gereksinimini gidermeye çabalayan insanın, varoluşun özü olan hakikate ulaşma yolunun ilk basamağı kendisidir. Bu yüzdendir ki yolun başında kendini arayan insan; önce kendisini öğrenmeye, bilmeye ve yeniden tanımlamaya gereksinim duyar; kendisini ve yaşamını, varoluşunu anlamlandırmaya çalışır. İnsanın anlamlandırma gereksinimini giderme yollarından birisi olan yazmanın, onun doğrudan hem kendisiyle hem de yaşamıyla olan muhasebesinden teşekkül olan anı türü ile gerçekleşmesinin doğrudan bu amaca hizmet ettiğini söylemek mümkündür.
Özüne doğru çıktığı yolculukta insan, kendisini öğrenerek varoluşunu anlamlandırıp varlığını yeniden tanımlar. Bu süreç de onun ruhunu yapılandıracak mahiyettedir ki insan, öğrendikleriyle birlikte kendini inşa ederek varlığını yeniden oluşturur. Yazmak, insanın hakikate ulaşma çabasının bir tezahürüdür. Bilhassa kişinin anılarını yazmasını, onun kendisini ve yaşamını anlamlandırarak hakikate ulaşma arzusunu içinde barındıran bir merhale olarak düşünmek mümkündür. Çünkü kişinin anıları, başlı başına kendi meselesidir ve hakikate varan yoldaki çıkış noktasıdır. Buradan hareketle kişinin anılarını yazmasının onun kendisi ve yaşamı ile birlikte varoluşunu anlamlandırma çabasının dolaysız istikameti olduğu söylenebilir. Kişinin varoluşunu anlamlandırması, varlığını tanımlaması kendisini öğrenmesi ve bilmesi ile girifttir. Bu sürecin enginliği ise tartışılmaz mahiyettedir ve kişinin ömrünün sonuna dek süreklilik arz eder. Kişinin kendisine dair öğrendiği her şey onun ufkuna ve varlığına ilişkin tanımını enginleştirerek kendisini yeniden inşa etmesine olanak sağlar. Elbette kişinin varoluşunu anlamlandırabilmesi için gönül âleminde olup bitenleri, kendisini, yaşanmışlıklarını bilinç boyutu ile sorgulaması, değerlendirmesi ve tüm bunlara ilişkin yorumlar yapabilmesi gerekir. Bu da zihinsel sürecin devreye girmesini gerektirir. Kişinin varoluşunu anlamlandırma sürecinde zihinsel sürecinin devreye girmesi, onun içinde mazisine ve şimdisine tanıklık eden yapıları talan eden define avcısının yaptığına benzer bir kazı yapmasını engeller. Hatta her kalıntısına titiz bir arkeolog gibi yaklaşarak kendi içinde kazı yapmasına imkân verir. Dört temel dil becerisinin son aşaması olan yazmak aynı zamanda düşünmektir. Bilhassa anılarını yazan kişinin kendisiyle ve yaşamıyla birlikte varoluşunu anlamlandırma yolunda bilişsel ve hatta üst bilişsel sürecinin aktif olduğunu söylemek mümkündür.
Anı türüne mahsus birtakım özellikler şunlardır:
Anı yazarken özne kişinin kendisidir ve eserini doğal olarak 1. tekil şahıs ile yazar. Bu da gösterir ki kişi, kendisine mahsus duyuşu, düşünüşü ve algılayışı çerçevesinde yaşadıklarını tamamen öznel bir biçimde yazarak anlatır. Anı yazarken kişi aktiftir, yaşamının sorumluluğu ve kontrolü kendisindedir. Anının asıl konusu onu yazan kişi ve onun yaşamıdır. Yazdıkları, kendisi için anlamlı, anlatmaya değer veya anlam arayışına katkı sağlayacak olan yaşanmışlıklarından oluşur. Bu sebeple anı yazarı, tanık olduğu olayları ve kişileri kendi merceğinden yazar. Anıda söz konusu özü itibariyle kişinin ta kendisidir. Anıların yazılma süreci hem geçmişle hem şimdiyle hem de gelecekle ilgilidir. Anı yazarken söz konusu kurmaca değil, doğrudan anlatımdır.
Öleceğini bile bile yaşayan ve düşünebilme yetisi ile canlılar âlemi içinde en üstün varlık olan insanın yaradılışından beri geçmişle geleceğin esaretinden kurtularak sonsuzlukta hüküm sürme arzusu, pek çok yaşantısında kendisini göstermiş ve içinde bulunduğu çağ ile birlikte bu çabası kılık değiştirmiştir. Çeşitli kıssaların, inanışların, efsanelerin, destanların, mitlerin, mağara duvarlarına çizilen resimlerin, mimari eserlerin, mezar taşlarının, lahitlerin, sanat eserlerinin, otobiyografi ve biyografilerin, bilimsel çalışmaların, müzecilik anlayışının, kişilerin ve devletlerin tuttuğu belgelerin, fotoğrafların, ses ile video kayıtlarının, maddi-manevi miras bırakma eyleminin ve hatta günümüzde instagram, facebook, twitter kullanımının bu çabanın izlerini taşıdığını söylemek mümkündür. Bütün bu sözü edilenler tarihsel süreçleriyle beraber değerlendirildiğinde, sosyal medya kullanımı dışındakilerin bir edebî tür olarak anının doğuşunun sancıları olduğu fikri uyanmaktadır. Elbette bir edebî tür olarak anının doğuşuyla anı yazma gereksiniminin ortaya çıkışının çok çeşitli ve girift sebepleri mevcuttur.
Bir edebî tür olarak vücut bulan anı gerek işlevi gerek yazılış gayesi gerekse biçim özellikleri bakımından zamanla değişmekte ve gelişmektedir. Son zamanlarda neredeyse tamamen kişisel gereksinimlerle yazılan anılar çoğalmaya başlamıştır.
Anı yazma gereksinimini oluşturan etkenlerden bazılarının ise şunlar olduğunu söylemek mümkündür:
Kişinin,
• Anlatma, anlaşılma ve anlamlandırma gereksinimi,
• Kendisini ve yaşamını sorgulaması, yargılaması, anlamlandırmaya çabalaması,
• Kendisini ve yaşamını gözden geçirme ihtiyacı,
• Kendisiyle ve yaşamıyla yüzleşme ihtiyacı,
• Kendisini tanımaya, bilmeye, öğrenmeye çalışması,
• Merak duygusu,
• Tecrübelerini, yaşanmışlıklarından çıkardığı dersleri paylaşma ihtiyacı,
• Mutlu anlarını yeniden yaşama ve sevdiklerini hatırında/hatırlarda yaşatma arzusu,
• Kendisini ve/veya sevdiklerini ölümsüzleştirerek sonsuzlukta var etme isteği,
• Yaşanmışlıklarını sindirip içselleştirme çabası,
• Yas tutması,
• Kendisini topluma karşı savunması,
• Var olma arzusu,
• İçinde çözemediği yaşanmışlıklarının yarattığı gerilimden kurtulma çabası,
• Yaşanmışlıklarından anlam çıkararak kendisini yeniden tanımlama gereksinimi.
Anının omurgasını içeren özelliklerle kendisini şu şekilde tanımlamak mümkündür: Kişinin yaşadığı olayları, durumları daha kapsayıcı bir ifade ile yaşanmışlıklarını özünü, duygularını ve düşüncelerini başka bir ifadeyle benliğini katarak anlattığı yazı türüdür. Bir başka deyişle kişinin bilinçdışında veya bilincinde var olan yaşanmışlıklarının geriye bakılarak kişi tarafından değerlendirmeye tabi tutularak onların kâğıt düzleminde somutlaştırılmasıdır.
Anıların; çoğunlukla yaşanmışlıkların kişinin içinde demlendiği bir sürecin ardından yaşanılandan bağımsız bir zamanda ve başka gelişim döneminde yazıldığı görülmektedir. Özellikle, Erik Erikson’un Psikososyal Gelişim Kuramına göre “Benlik Bütünlüğüne Karşı Umutsuzluk” ve “Üretkenliğe Karşı Durgunluk” psikososyal dönemlerinde…
Son psikososyal gelişim aşaması olan “Benlik Bütünlüğüne Karşı Umutsuzluk” dönemi, bir bakıma kişinin yaşamının son perdesidir. Özü itibariyle bu dönemdeki kişiler, kendilerinin ve yaşamlarının genel muhasebesini yapar. Esasen anılarını yazarken kişinin kendisine ve yaşamına ait hissettikleriyle birlikte kendisiyle ve yaşamıyla bütünleşerek kendiyle uzlaşma yolunda adımlar atar. Hatta kişi âdeta başa rücu ederek bütünlük duygusu ile yaşam döngüsünü tamamlamaya çalışır. Kişinin kendi hayatını yazması da doğası gereği yazdıklarıyla sembolik olarak bütünleşmesini sağlar. Hele ki bu anlatılar kişinin yaşanmışlıklarıysa…
“Üretkenliğe Karşı Durgunluk” psikososyal dönemindeki kişilerin bu dönemde içinde yaşadığı üretkenlik ve durgunluk karmaşasını çözümleme yollarından birisi de yaratma gereksinimini gidermeye dönük eylemleridir. Bu dönemde kişiler yaşlılıkta olduğu gibi yaşamlarını gözden geçirip değerlendirmeye başlar ve bulundukları zamana değin nasıl bir hayat yaşadıklarını, evlilik, iş vb. seçimlerini, yaşam içerisindeki hedefleri üzerinde düşünürler. Yazılan anılar da bu dönemin üreticilik kapsamındadır. Bu dönemde anıların yazılma sürecinin de kişi, kendisini ve yaşamını gelecekte nasıl bir yol alacağı düzleminde sorgular. Bu döneminde yazılan anıların kişinin üretkenlik duygusunun oluşmasına katkı sağlayacağına inanıyorum.
“Kimlik Kazanımına Karşı Rol Karmaşası” ve “Yakınlığa Karşı Yalıtılmışlık” dönemlerinde de anıların yazılmasının kişinin nispeten ben kimim, neredeyim nereye gidiyorum vb. varoluşsal sorular üzerinde düşünüp kendisini ve yaşamını gözden geçirerek birtakım kararlar almasına yardımcı olacağına inanıyor ve bunu bu psikososyal gelişim dönemi içerisinde bulunanlara da tavsiye ediyorum.
Kendimizi keşfetmek ve içimizdeki yazarı çıkartmak şeklinde yorumladığınız, “Yazıyla Terapi”ye dair neler söylemek istersiniz? Niçin “Yazıyla Terapi”? Yazarak iyileşmek ne demektir?
Öncelikle Yazıyla Terapiyi kendimizi keşfetmek ve içimizdeki yazarı ortaya çıkarmakla beraber bundan çok daha fazlasıyla yorumluyorum. Kısaca söylemem gerekirse Yazıyla Terapiyi hem psikoloji hem edebiyat hem de Türkçe eğitimi disiplinleri arasında bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirip ele alıyor ve gerek danışanlarıma gerekse de öğrencilerime bu bağlamda destek olmaya çalışıyorum. Akademik çalışmalarımda, araştırmalarımda yazmayı bahsettiğim disiplinler arasında ele alıyor ve de en gelişkin dil becerisi olan yazmanın doğrudan veya dolaylı olarak terapötik boyutlarını da içeren pek çok konuya ışık tutmaya çabalıyorum. Tüm bunlar, Yazıyla Terapiyi derinlemesine ilgilendiren konular… “Ruhun Yapılandırılmasında Katkı Sağlayıcı Bir Edebi Tür: Anı ve Yazma Eğitiminde Rolü” olan doktora tezim ile “Yalnızlığın Çocukluk Çağı Travmatik Yaşantılarının Dissosiyatif Yaşantıların Yaratıcılıkla İlişkisinin Değerlendirilmesi” ve “Yazma Becerisinin Gereksinim Haline Dönüşmesini Sağlayan Etkenler ve Bu Gereksinimin Türk Edebiyatından Örneklerle Değerlendirilmesi” olan yüksek lisans tezlerim çalışmalarımdan bazıları.
Yazıyla Terapiye dair söylemek istediğim o kadar çok şey var ki… Şimdilik birkaç konuya değinerek yetinmeye çalışacağım. Kısacası, yazmak başlı başına terapötik işleve sahiptir. Psikolojik açıdan sağlıklı insanların kendi kendilerine durumsal ve gelişimsel krizleriyle baş etmelerine ve hatta onların üstesinden gelmelerine yardım eder. Aynı zamanda yazmak, kişinin kendini daha iyi tanımasına, rahatlamasına, kaygılarını azaltmasına psikolojik iyi oluşlarına, travmatik yaşantılarıyla baş etmelerine, yas sürecini sağlıklı yaşamalarına, psikolojik sağlamlıklarına ve hatta bazı psikolojik sorunların önlenmesine katkıda bulunur… İster kişinin kendini doğrudan serbest yazı gibi yöntemlerle ister şiir, öykü, roman vb. kurmaca nitelikte yazılar yazarak dışa vurması için geçerli tüm bu söylediklerim… Aynı zamanda Yazıyla Terapi, birtakım psikolojik sorunları önleyici işlevdedir.
“Yazarak iyileşmek” ise tek başına tartışılır, böyle bir genelleme yapmayı herkes için doğru bulmuyorum… Çünkü psikolojik açıdan sağlığını kaybeden kişiler mutlaka bir ruh sağlığı uzmanından destek almalıdır. Burada “Yazıyla Terapi” yöntemi kişinin tanısına göre uygun görülürse psikolog, psikiyatrist veya psikolojik danışman tarafından psikoterapi sürecinde kullanılabilir.
Bu sadece geçmişe öykünme mi, geleceğe dair bir değer oluşturur mu? Yaşam boyu öğrenme sürecine katkısı nedir? İnsanda neyi tamamladığı ya da gerçekleştirdiği söylenebilir? Anı yazmak insan yaşamında hangi süreçlere katkı sağlamaktadır?
Bir edebî tür olarak anıyı sadece geçmişe öykünmeye indirgemek doğru olmaz. Çünkü kişinin anı yazma gereksinimini oluşturan pek çok etken bulunmaktadır ve bu etkenlerin neler olduğu kişiden kişiye göre değişkenlik göstermekle birlikte bazen bir bazen de birbirine girift birden çok etken kişinin anı yazma gereksinimi duymasını sağlamaktadır. Genellikle tanımlarda bir edebî tür olarak anının yalnız geçmişle ilgili olduğu vurgusu yapılsa da buna katılmadığımı belirtmeliyim. Çünkü bir edebî tür olarak anı geçmiş, şimdi ve gelecek zamanı kapsar, ayrıca bu üç zamanla ilişkilidir… Bunu şu şekilde açıklamaya çalışabilirim: Geçmişte o anıyı henüz bir olay veya durum olarak yaşayan ve aradan belli bir zaman geçtikten sonra onu yazıya döken kişi aynı değildir. Çünkü anılarını yazmaya koyulan kişi yaş almıştır, içinde birtakım yaşanmışlıklar demlenmiştir, yaşadıklarının duygu yoğunluğu eskisinden farklılaşmıştır, bazı yaşantıları anlamını yitirmiş bazıları ise anlam kazanmıştır, kişi birtakım yaşantılarına karşı yabancılaşmıştır, kim bilir belki de olgunlaşmıştır. Tüm bu hususlar anıların yazılmaya başlandığı güne değin değişim ve dönüşüm hâlindedir, buraya kadar görünürde bir edebî tür olarak anı çoğunlukla geçmişle ilişkilidir. Ancak görüldüğü üzere anıların yazılma süreci hem geçmişle hem şimdiyle hem de gelecekle ilgilidir.
Anı yazmak, geleceğe dair bir değer oluşturmaz mı hiç? Elbette oluşturur… Bunu birkaç örnek vererek anlatmak istiyorum. İlk olarak kişinin anılarını yazmaya karar vermesi başlı başına geleceği ilgilendiren bir hedeftir. İkincisi, kişi anılarını yazdıktan sonra bambaşka bir kişiye dönüşmüştür. Bir başka deyişle anılarını yazarak ruhunu yeniden yapılandırmış, geleceğe devam edeceği kendisini oluşturmuştur. Bu bile başlı başına bir değerdir, belki de kişi anılarını yazdıktan sonra ortaya çıkan en önemli değerdir… Çünkü anılarını yazdıktan sonra kişi artık nispeten kendini tanıma yolunda mesafe kat etmiş; kendisini, yaşamını ve varoluşunu anlamlandırmış, bazı yaşanmışlıklarının yasını tutmuş, travmatik yaşantılarıyla baş etme gücüne güç katmış, birtakım yarım kalmışlıklarını içinde tamamlamış, yeni hedefler oluşturmuş, kendisiyle yüzleşmiş ve tüm bunları kabullenmiştir…
Doğrudan kişinin kendisi ve yaşamıyla ilgili olan bir varoluş alanı olan, kişinin yeni yaşantılara maruz kalması ile konusu tükenmeyen ve yazma alışkanlığının oluşturulmasına ve yazma becerisinin yaşam boyu geliştirilmesine olanak veren bir edebî türdür anı…
İnsanın kendini tanıma ve keşfetme süreci ömür boyu devam eder… İnsan, yaşadığı müddetçe kendini tanıma, keşfetme ve gerçekleştirme yolunda olur. Daha doğru bir ifadeyle söylemem gerekirse kişi yaşam boyu kendisini öğrenme yolundadır. Bu tamamlanır, son bulur mu? Bana kalırsa tam olarak değil. Ancak kişinin bu yolda olma hâlinin kişinin ruhsal bütünlüğünü koruduğuna ve kendisini bir denge hâlinde tuttuğuna inanıyorum. Anı yazmanın doğrudan veya dolaylı olarak insanın bu hâl bilincinde olmasına katkıda bulunduğunu söyleyebilirim.
Yaşam boyu öğrenmenin süreklilik, yaratıcılık ve kendi kendine öğrenme olmak üzere üç öğesi bulunmaktadır. İlk olarak anı yazmak süreklilik arz eder. İkinci olarak kişi anılarını yazarken gerek içsel sorularına cevap ararken gerekse anılarını metin türü olarak vücuda getirirken yaratıcılığını kullanır. Kişilerin anılarını yazma alışkanlığı edinmesi, hâlihazırda yazı malzemesi biriktirmesine imkân verir. Kurmaca metinleri oluşturmasına bir basamak işlevini görebilir. Üçüncü olarak anılarını yazarken kişi yaparak, yaşayarak ve kendini, kendi kendine öğrenme becerisini geliştirme ortamı bulur.
Ayrıca, zaman zaman yazdığı anıları okuyan kişiler, kendilerine ikinci bir gözle bakma imkânı bulur.
Anı yazmak insan yaşamında hem ruhun yapılandırılması hem de kişinin psikososyal gelişim ödevleri yerine getirmesine, gerçekleştirmesi süreçlerine katkı sağlamaktadır. Ayrıca yas tutmasına, rahatlamasına ve psikolojik sağlamlığının güçlenmesine katkıda bulunduğunu söylemek mümkündür.
Kişinin anılarını yazması özü itibariyle kişinin kendisini ve kendisi ile yaşamına dair şeyi bilme çabasının neticesinde varlığına ilişkin birtakım yeni şeyler öğrenmesi, öğrendikleriyle kendiliğini yeniden oluşturması, kendisine dair yeni bakış açısı kazanması diye tanımlanabilecek olan ruhun yapılandırılmasına katkı sağlamaktadır. Ruhun yapılandırılması şu kavramları ve de süreçleri kapsar: Kişinin kendini öğrenmesi, kendini tanıma yolunda mesafe kat etmesi, kendini keşfetmesi, kendilik bilgisi edinmesi, kendini ve varlığını anlamlandırarak kendini yeniden inşa etmesi, kendini yeniden tanımlayarak kimliğini/varlığını oluşturması, kendilik bilgisinin çoğalması.
Kişi, anılarını yazarken doktora çalışmamda ortaya çıkan ruhun yapılandırılmasına katkıda bulunan şu süreçlerden geçer:
• Kişinin Yaşamının Sorumluluğunu Üstlenmesi
• Kişinin Yaşamını ve Kendisini Gözden Geçirmesi (Doğum; Adın Hikâyesi; Çocukluk Süreci; Anne, Baba, Kardeşler ve Akrabalar; Çocuklar ve Torunlar; Sosyal Çevre; Eğitim Süreci; Meslek-Kariyer; Aşk; Evlilik-Boşanma; Sağlık; Kayıplar; Travmatik Yaşantılar) Kişinin Kendisi ve Yaşamı Üzerine Düşünmesi
• Kişinin Yaşamını Belli Bir Akışta Sıraya Koyması
• Kişinin Kendisini ve Yaşamını Sorgulaması
• Kişinin Kendisiyle Yüzleşmesi
• Kişinin Yarım Kalmışlıklarını Keşfetmesi ve Kendisi ile Yaşamını Olduğu gibi Kabul Etmesi
• Kişinin Anıları Neticesinde Yaşam Dersleri Çıkarması
• Kişinin Değiştirmek İsteyip İstemediklerini Keşfetmesi
• Kişinin Yaşam Hedefleri Oluşturması
Sonuç olarak, kişinin kendini ve yaşamını gözden geçirmesinden nasıl bir yüzleşme ve muhasebe bekleyebiliriz?
Bu yüzleşmelerin ve içsel muhasebelerin içeriği ve niteliği kişiden kişiye göre değişse de işlevleri, anı yazan kişilerde ortak olarak kişinin ruhunun yapılandırılmasına katkı sağlayacak niteliktedir.
Anılarını yazarken kişi, öncelikle yaşamını gözden geçirir ve zihinsel olarak kendince kesitlere ayırarak onu belli bir akışta sıralamaya ve düzenlemeye başlar. Kesitler içerik ve ele alınış biçimi ile ilgili olarak kişiden kişiye değişmekle birlikte kişinin annesinin ve babasının evliliği, doğumu, bebekliği, çocukluğu, eğitim süreci, aşk hayatı, evlilik, aile, boşanma-ayrılma vb. alanlarla ilişkili olabilmektedir. Bu alanlarda neler yaşadığını, olayları, olaylar hakkındaki düşüncelerini, duygularını, çıkarımlarını, kişiliğini etraflıca yazarak değerlendirir. Bir yandan da kendisini ve yaşamını sorgular. Kim olduğunu, seçimlerini, kararlarını, ödediği bedelleri, neler yaşadığını, başka türlü yaşasaydı nasıl olacağını vb. düşünüp kendisini ve yaşamını anlamlandırmaya, kendi vicdanında kendisine hüküm vererek aklanmaya çalışır.
Anı yazma süreci, kişinin kendisi ile yaşamını değerlendirip tüm bunlara dair duygularını ve düşüncelerini fark ederek kendisine dair birtakım itiraflarda bulunmasına ve kendisiyle yüzleşmesine olanak sağlar. Bu yüzleşmenin düzeyiyse kişiden kişiye göre değişkenlik gösterir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.