Vazgeçtiklerimiz… Vazgeçilmezlerimiz… / Kenan Kurban

Öğle vakti bulutsuz, masmavi gökyüzünde güneş, ağustos ayına mahsus tüm parlak ve yakıcı haliyle ışınlarını yeryüzüne gönderiyordu. Kavrulup çatlayan topraklardan yansıyan ısı, insanın yüzünü yakıyordu. Tertipli ve şık giyimli şoför, büyük bir dikkatle üç bin beş yüz motor, zırhlı, siyah renkli, dünyada bilinen en pahalı ve meşhur marka arabanın tozlarını alıp iyice parlatıyordu. Bütün haşmetiyle duran bu araba, yanında park edilmiş diğer pahalı araçlara ve onun sahiplerine: “Ben sadece güç sahibi değil aynı zamanda güç sahiplerini de yöneten gücüm.” diyordu. Şoför koltuğunun yan tarafındaki koltuk ise arkada oturanın rahat etmesi için ön panele sıfırlanıp sırt kısmı öne yatırılmıştı. Yıpranmışlıklarından okunduğu belli olan gazeteler yine de büyük bir intizamla düzeltilip arka koltukta yeniden okunmayı bekliyordu.
Altın varaklı gümüş tepsideki yemekleri götüren beyaz önlüklü kadın kamelyaya doğru yaklaşırken sıcak havada tabancasını saklaması için ceket giydiği halde yine de silahı görünen adama baktı. O ise kendinden geçmiş aşk ve şevk ile arabayı temizliyordu. Kamelyanın içindeki ahşap masaya üzeri kapalı olmasına rağmen etrafa saçtığı mis kokulardan et yemeği olduğu belli olan tepsiyi bırakıp nazikçe: “Şoför bey yemeğiniz hazır, buyurun.” dedi. Şoför, kadına doğru dönüp: “Teşekkürler.” dedi. Sonra alışkanlıktan mıdır yoksa mesleki sorumluluktan mıdır bilinmez etrafı şöyle şüpheli gözlerle süzdü. Pek şehrin içinde sayılmayacak, yaklaşık bin metrekarelik bir alanda daha çok bir hangardan atölyeye dönüştürülmüş gibi duran yedi yüz metrekarelik yapıya baktı. Memnuniyetsiz, burada ne işimiz var diyen bir yüz ifadesiyle kamelyaya yöneldi. Yemekleri bırakan kadın yeni açılan bu yerde daha önce de misafirler ağırlamıştı ama ilk defa bir konuk ve maiyeti bu kadar ihtimam görüyordu. Düşünceli adımlarla üzerinde “Yönetim” yazan siyah ferforje kapıya yöneldi.
Bu kapıdan içeri girince önce aynı çatının altındaki atölye ile yönetim katını ayırmak için çekilen kontraplak duvar sonucu oluşan ince uzun koridordan yürüyorsunuz. Nihayetinde ise siyah demir merdivenleri çıkmaya başlayınca size yeni boyanan duvarların yaydığı boya kokusu, daha kapıyı açmadan: “Bizim gibi siz de buraya hoş geldiniz.” diyordu. Demir merdivenleri çıkınca “Genel Müdür” yazan kapı ile onun hemen sağındaki “Muhasebe” yazan kapı işinizin mahiyetine göre size tercih sunup yol gösteriyor. Genel Müdür yazan buzlu camlı, doğal ağaç rengine yakın masif kapının antik döküm pirinç kolunu çevirip içeri girince, gelenlerin ferah bulması için beyaza boyanmış duvarlar insanı sarıp sarmalıyordu. Duvarları taçlandırmak için asılmış duran “Edep ya Hu” sözü ile “Ehl-i Beytimi sevmeyenin kalbine iman girmez.” hadisinin yazılı olduğu gümüş renkli çerçeve içindeki hat sanatının muhteşem eserleri ise ruhları şenlendiriyordu. Kapının tam karşısında defalarca okunmaktan yıpranmış ama asla eskimeyen bilgileri sayfalarında barındıran kitapların bulunduğu beş metrelik kitaplığı görünce bir an ’İş yerine mi yoksa kütüphaneye mi geldim?’ sorusunu kendinize sormaktan alıkoyamıyorsunuz. Onun hemen önündeki gri renkli deriyle kaplanmış makam koltuğu kahverengi, mika kaplamalı masanın üzerinde Sabit Konukseven yazan isimlik, kalemlik, sümen takımı ile onların hemen yanında duran Ticaret Hukuku yazan kitabın içinden dışarı taşmış takvim yaprağı okunmaya devam edildiğinin alametiydi. Açık kalmış bir derginin sayfasındaki “Kelimeler ve Bir Milletin Hafızası” başlıklı yazının yazarı ise Murat Konukseven’di. Derginin sayfalarının kenarına kırmızı tükenmez kalemle düzgünce notlar düşülmüştü. Bazı küçük yazım hataları ise tashih edilmişti. Oturanın rahatça okuması için sol tarafındaki duvarda asılı bulunan ve nizamî olarak her gün yaprakları kopartılmış Kâbe resimli karton sırtlıkta, duvara sabitlenmiş saatli maarif takviminin 8 Ağustos 1986 tarihini gösteren yaprağında günün ayeti olarak “Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. (Kehf Suresi 65. ayet)” yazıyordu. Aynı duvarın bir buçuk metre ilerisinde asılı duran gemici takviminin üzerinde ise farklı günler için alınmış notlar vardı. Ayın onu on milyarlık çek ödemesi, ayın on beşi işçi maaşları, yirmisi hammadde ödeme… Takvime yakın masanın üzerinde iş takip defteri, çevirmeli yeşil renkli telefon ve rehberi, kumpas, teknik çizimlerin bulunduğu pembe renkli dosyalar ile daha önce imâl edilen ürünlerden örnekler bulunuyordu. Pirinç isimliğinde ise Mak. Müh. İhsan Konukseven yazıyordu. Arkasında bulunan konsol üzerindeki İstanbul Ticaret Odasınca verilen plaketler ile ziyaret edilen ülkelerden alınan hediyelik eşyalar da odaya başka bir hava veriyordu. İki masanın da görüş alanında olan bir üçlü, iki tekli prestij kahverengi chester koltuklar ve orta sehpasıyla misafir ağırlamaya hazırdı. Bir de olmazsa olmazı girişin sol tarafındaki odanın köşesine yerleştirilmiş altı kişilik toplantı masası ile arka duvarındaki Osmanlı arması ise, geçmişi hatırlatmak için değil, geleceğe ait söyleyecek sözümüz var demek için asılmıştı. Toplantı masasının üzerindeki yer yer yağlı parmak izlerinin bulunduğu açık teknik resimler ise yeni biten toplantının izlerini taşıyordu. Odanın boydan boya jaluzi bulunan sekiz metrelik cam cephesinden ise istenildiği an alt kattaki atölye rahatlıkla görülebiliyordu. Eşyalar ne kadar güzel olursa olsun insan yoksa hayat yok demekti. Nihayet demir merdivenlerden gelen ayak sesleri odanın yalnızlığının biteceğini müjdeliyordu. Ayak seslerine konuşmalar karışıp tonu yükselince de kapıyı takım elbiseli, kumral saçlı, buğday tenli adam açtı; eliyle misafirini buyur etti. Esmer tenli, mağrur, bir yetmiş boylarında, yaşı elliye yaklaşmasına rağmen hâlâ saçları gür ve beyazı az, kalantor tipli adam başıyla teşekkür edip ağır adımlarla içeri girdi. Sehpanın önüne gelince oturacağı yeri seçmek için odayı süzerken Osmanlı armasını görünce yüzünü istemsizce buruşturup onu sırtına alacak şekilde tekli koltuğa oturdu. Ev sahibi de karşısına oturup: “Eee, hemen hemen her yerini gezdirdim. Bizim fakirhaneyi nasıl buldun Cemil?” dedi. Cemil: “Torna tezgâhlarının sayısı artmış ve yenilemişsin; ham maddenin yeri, ürünlerin yeri, talaşın yeri, kimin nerede ne iş yapacağı, işçilerin soyunma odaları, dolapları tertipli düzenli, harika…” dedikten sonra yediği yemekleri tadı ağzında kalmış gibi yutkunarak: “Ama en güzel yer mutfak olmuş. Yemekler de çok leziz.” dedi. Eliyle oturduğu odayı gösterirken kapı tıklandı, beyaz önlüklü kadın elinde kahve tepsisiyle içeri girdi. Tecessüse yenik düşmüş kadının bütün bedeni büyük bir kulak; her hücresi, her bir detayı gören birer göz olmuştu. Küçük bir şey de olsa öğrenme hatırına ağır hareket ediyordu. Cemil ise onun varlığına aldırmadan: “Artık büyüyecek bir firma imajı veriyorsunuz. Eğer Bayrampaşa’daki o iş hanında, yetmiş beş metrekarelik dükkânda kalsaydınız yok olup giderdiniz.” dedi. İhsan hafif tebessüm edip kadına: “Teşekkürler Fitnat Hanım.” dedi. Fitnat: “Afiyet olsun.” diyerek çıktı. İhsan: “Aslında mevcut düzenimiz bizim geçinmemize yetiyordu.” Hafif duraksadı, gözlerindeki umut ışıkları daha da parladı: “Hani büyümek yüksek risk fakat oğlum Murat’taki işe sahip çıkma hırsı, atak oluşu bizi mecbur bıraktı. Devamlı yeni, kaliteli müşteri peşinde… Bu benim hem hoşuma gidiyor hem de beni korkutuyor.” dedi. Cemil eliyle boy işareti yapıp: “Murat’ı şuncacık yaşından tanırım, o zaman da gözleri ışıl ışıldı, zekâ fışkırıyordu.” dedi. Bu arada içeriye, yüzündeki sert hatlardan sinirli, geçimsiz bir insan izlenimi veren, saçlarının ön tarafı hafiften dökülmüş, üzerinde yağlı tulumu olan zayıf bir adam, elinde ürün numunesi ve kumpasla girdi. Aceleci bir tavırla İhsan’a baktı, gür sesiyle: “Biraderim” dedi. Bütün dikkatini misafirine vermiş olan İhsan: “Buyur abi.” dedi. Telaşlı adam misafiri fark edince aniden duraksayıp tanımak isteyen gözlerle baktı. Cemil zoraki tebessüm ile: “Salih abi beni tanımadın mı?” dedi. Salih yine aceleci konuşmaya devam etti: “Ooo… Cemil sen misin?” dedi. Cemil: “Evet.” diye karşılık verdi. Salih ona doğru yürüyüp elini uzatacaktı ki elini havaya kaldırıp yağ ve metal pasını göstererek tokalaşmadan sert, serzenişli bir tonda: “Hoş geldin kaçkın! Yıllar sonra geliyorsun, bir de abine selam sabah vermeden yukarı çıkıyorsun.” dedi. Cemil özür dileyen bir halde: “İhsan atölyenin her yerini dolaştırdı. Fakat sen yoktun.” dedi. Salih duraksadı, sanki filmi kafasında geri sarıp: “Demek ki ben hammaddeleri teslim eden nakliyecileri fırçalarken gezdiniz.” Öfke dolu sesiyle: “Namussuz adamlar yolda ufak ufak bir iki parçayı hurdacıya yok pahasına satıyorlar. Ulan bunlar çelik, millî servet… Yüzsüzlere fırçayı basmazsam önünü alamam… İnsanlar emeksiz, alın teri olmadan kazanmayı başarı sayıyor. Utanması kalmamış, şeref yoksunları…” Cemil ile İhsan birbirine bakıp gülümsediler. Cemil: “Kimi paraladığını bilmem ama seni tanıyıp da fırçanı yemeyen adam azdır şu dünyada…” Salih yağlı tulumla koltuk kirlenmesin diye hafiften ucuna doğru otururken elindeki parçayı kardeşine verdi: “Kontrol et. Tamam dersen üretime geçeceğiz.” dedi. Sonra Cemil’e dönüp: “Bakıyorum da hâlâ benden yediğin fırçaları unutamamışsın?” dedi. Cemil: “Abi sen sıfır toleranslı bir adamdın, iş hanında herkes nasiplenmişti.” dedi. Salih’in gergin yüzünde bir tebessüm belirdi: “İnsan yaptığı işin, oturduğu yerin hakkını verecek.” dedi. Cemil: “Abi yıllar geçti. İşe düşkünlüğün, çalışkanlığın maşallah hiç eksilmemiş.” dedi. Salih, Cemil’i inceden süzüp: “Senin de şekil, şemailin değişmiş ama yine aynı işten kaytaran bedavacı Cemil’sin…” dedi. Elinde kumpası, toplantı masasının üzerindeki teknik resimlere bakıp abisinin getirdiği numunenin kontrolünü yapan İhsan başını kaldırıp: “Abi adam yıllar sonra misafir gelmiş, şimdi yapma bari…” dedi. Salih: “Oğlum, herkes bilir ki benim aklımdaki dilimdedir. İçim dışım birdir. Boşuna bana Deli Salih demiyorlar. Ama sizin kumaşınız bir… Plan, program, idare… Ben hayatta düz adamım, bugünlere böyle geldim, bundan sonra da böyleyim.” İhsan elinde numune ve kumpas ile toplantı masasından kalkıp abisinin yanındaki koltuğa otururken numuneyi uzattı: “Abi zaten herkes seni sevip sayıyor.” dedi. Onun konuşması bittiği sırada orta boylu, yirmili yaşlarında, beyazı belirgin mavi gözlü genç içeri girip Salih’e: “Baba istediğin ikinci numune de tamam.” diyerek parçayı uzattı. Cemil başıyla göstererek: “Salih abi, senin oğlun mu?” dedi. Salih övünürcesine: “Yüce Rabbim bizi de evlatlarımızı biraz geç göndererek imtihan etti. Şükürler olsun bu aslan parçası bir numara. İki numara da aşağıda. Üç numara kız, daha küçük, evde.” dedi. Cemil gence bakarak: “Daha çok dayılarına çekmiş.” dedi. Salih: “Eskiler boşuna dememiş; oğlan dayıya kız halaya…” Geçmiş günlerin muhabbetinin tam ortasına düşen genç, her tavrından, giyim kuşamından zenginlik fışkıran adama, sonra babasına baktı. Yüzü düştü. İçinde ağır ağır damıtılan, olduğu yeri kabullenmemenin verdiği öfkenin, bakışlarında daha küçük bir parlaması vardı. Henüz ateş almaya hazır kıvama gelmemişti. İhsan elini uzatıp: “Ver aslan parçası, ben kontrolünü yaparım.” dedi. Salih, eliyle İhsan ve Cemil’i göstererek kaldığı yerden konuşmaya devam etti: “Siz ikiniz çırakken de gözünüz ustalıkta, işte değildi. Ne zaman torna tezgâhının başına geçseniz kaçmanın yolunu arardınız. Rahmetli baban senin bu haline çok üzülürdü.” Cemil ruhunda geçmişin muhasebesini yapmış, intikamını almış muzaffer bir adam edasıyla: “İyi ki babamın sözlerini dinlemedim. Yoksa onun gibi küçük bir atölyede, ay sonlarını zar zor getiren iyi bir torna ustası olmaktan ileri gidemezdim.” İki kolunu yana açarak: “Şimdi ise emrimde babam gibi yüzlerce usta çalıştırıp ekmek parası veren bir adamım.” dedi. Salih’in iki kaşının arasındaki çizgi derinleşince İhsan kopacak fırtınayı fark edip: “Eee her zaman boynuz kulağı geçer… Evlatların babalarından aldığını ileri götürmesi normal…” dese de Salih sağ elini yumruk yapıp: “Sen, baban gibi yüzlerce değil binlerce adam çalıştıracağına onun adamlığının binde birini alsaydın adamlıkla zengin olmanın aynı şey olmadığını anlardın.” dedi. İhsan kontrolünü tamamladığı numuneyi abisine uzatıp: “Abi bu da tamam, tüm pürüzler gitmiş, üretime başlayabiliriz.” dedi. Sorgulayan, memnuniyetsiz bakışlarla ortamı süzen yeğenine: “Cem yeğenim, yine muhteşem bir iş çıkartmışsın. Sen aşağıdaki işlerine devam et.” dedi. İhsan, belli ki ateşlenen ortamda Cem’in daha fazla kalmasını istemiyordu. Cem her şeyden çok bu zengin adamın tavırlarını hayranlık içinde izlerken içinde bir yerler acısa da babasını nasıl mat edeceğini merak ediyordu. İhsan yeğeninin hâline vâkıf olmuş; bu kez imasız sert, emredici tonda: “Yeğenim sen işinin başına geç!” dedi. Cem, amcasının bu talebine memnuniyetsizce: “Tamam.” dedi. Dönüp giderken gözü ve aklı hâlâ arkadaydı. Cemil, Salih’in geçmişin muhakemesiyle dolu sert ve öfke dolu çıkışına, muhatabını kale almamanın verdiği rahatlıkla: “Babam gibi ustaların küçük dünyalarında doğruluk, dürüstlük gibi ilkeleri vardır. Bir parça işin hakkını vermek için hayatından verir. Sonra üç kuruşun hesabını yaparak ölür giderler. İşte o sanayi siteleri büyük riskler almadan yaşayan böyle binlerce usta ve ustacıklarla dolu.” Karşılığını verdi. Koltuğa sırtını dayayıp iki kolunu yanlara koydu: “Ama benim gibi kabuklarını kırarak duvarları aşıp binlerce ustaya ekmek veren kaç tane var? İnan bana çok az… Sen beni hâlâ iş öğretirken fırça attığın on beş, yirmi yaşlarındaki çırağın zannedip öyle muamele yapıyorsun.” Derin bir nefesle ciğerlerini hava ile doldurdu, göğsünü kabartarak: “Ben uluslararası iş yapan sayılı ve saygın bir iş adamıyım.” Pis bir küçümsemeyle: “Kısacası Salih a…” Abi diyecekken kelimeyi ağzında yuvarlayıp dışarı çıkmadan yuttu: “Şimdi Salihçiğim, senin ne kafan ne de çapın beni anlamaya yetmez.” dedi. Salih hayatında ilk defa Cemil’den böyle bir tepki alıyordu. Gözleri büyüdü, kan beynine fırlayıp yüzü sinirden kıpkırmızı oldu: “Sen tüm dünyada kırmızı halıyla karşılanıp saygı görsen de burada beş para etmezsin.” dedi. Yaşananlardan hiç memnun olmayan İhsan, gerilimi bitirmek için söze girecekken Cemil elini hafifçe kaldırıp dur işareti yaptı ve sakince: “Sen öyle zannet… Zamandan, gelişmelerden bîhaber; kafanda kurduğun küçük dünyanda ufak, basit mutluluklar yaşamaya devam et. Artık insanlar her zamankinden daha çok gücün ve onun verdiği hazların peşinde koşuyorlar. Gün gelecek gelişen teknoloji dünyanın bir yerindeki olayı, gelişmeyi diğer ucuna anında iletecek… Tabi ki düşünce ve hayat tarzlarını da… Bunun karşısında sen ve senin gibiler…” Sağ ayağıyla böcek ezer gibi yaparak: “Doğruyuz, haklıyız ama zayıf olduğumuz için zulme uğradık diye ağlayıp sızlanmaktan başka bir şey yapamayacaksınız. İster inan ister inanma…” dedi. Salih yumruğunu ve dişlerini sıkıp: “İnsanın ayağı yerden kesilip yükseldikçe aşağıdakileri küçük görüp başı dönmeye başlarmış… Er ya da geç sen de bir gün başladığın yere döneceksin… Dikkat et, bu dönüşün baş üstü çakılarak olmasın…” dedi. Sertçe kalktı: “Ben, aşağıdaki çeliklere bile söz geçiriyorum. Ama anladım ki bir ömür uğraşsam dahi bir mucize olmadıkça sana söz geçiremeyeceğim.” dedi. Atölyeye inerken Cemil çelikten daha soğuk simasında zavallı adam bakışları; İhsan yaşananlardan müteessir yüreği: “Ah be abiciğim, ne yaptın?” diye haykırıyordu. İhsan abisini haklı bulup Cemil’e hiç katılmasa da mizacı gereği onun gönlünü kıramazdı. Bu telaşla İhsan, Cemil’e: “Sen abime bakma. Babana çok düşkündü. Aranızdaki meseleyi yıllar geçse de unutamadı. Ve…” duraksadı, o an ortama hüzün dolu duygular hâkim olsa da Cemil hiç tesir altında kalmadan hissiz bir tavırla: “Ve babamın yaptıklarımı hazmedemeyip kalp krizinden öldüğüne inanıyor.” Boş vermiş, küstah bir eda ile suyundan içti: “Ben bu tarz ithamlara takılıp kalsaydım bir arpa boyu yol alamazdım. Toplumun önünde ve hatta üstünde bir şahsiyetsen her zaman kulp takmaya meraklı, hatırı sayılır bir çekemezler kitlesi hazır olacaktır. Hatta bunu görev bileceklerdir. Onlara inat daha başarılı olacağım; hasetlerinden ve kahırlarından ölmelerini izlemek en büyük zevklerimden olacak. Gerçi abininki hasetten değil ama fark etmez, netice aynı.” dedi. İhsan misafirini incitmekten korkan bir ruhî hassasiyet içinde: “İnsan neye çok değer veriyorsa onu kaybetmekten korkar. Kıymet verdiğinin hor görülmesi onu öfkelendirir. Her duygunun tezahürü aynı olsa da beslendiği değer onu kıymetli veya kıymetsiz yapar.” dedi.
Devamı Gelecek Ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.