Vazgeçtiklerimiz… Vazgeçilmezlerimiz… 5 / Kenan Kurban

İmamlar sabah namazı için yollara düştüklerinde, karanlığın bir yorgan gibi örtüp gizlediği iyiliğin, kötülükten sıyrılıp yerini aydınlığa bırakacağının müjdesini veriyorlardı. Cemil Hancı o gizemli anı hiç kaçırmaz, hep ayakta karşılardı. Minarelerin ışıkları yandığında o, âdeti olduğu üzere eşofmanlarını giyip sabah sporunu yaptı. Saunada biraz daha ter atıp duş aldı. Takım elbisesini giydi, kravatını taktıktan sonra yalının en güzel yeri olan boğaz manzaralı çalışma odasına geçti.
Hizmetçi taze sıkılmış portakal suyunu yine masadaki yerine koymuştu. Cemil, antikacı bir arkadaşına yurtdışından hususi rica ile getirttiği, dünyanın en zengin ve asil ailesinin yüz yıllarca kullandığı antika çalışma masasının siyah derili makam koltuğuna oturdu. Gözlerini sıkıca yumup koltukta geriye doğru yaslandı. Bu masaya her oturduğunda, masanın eski sahiplerinin ruhlarını hissediyordu. Parmaklarıyla masaya yavaşça dokundu. Derin bir nefes aldı. Bekledi… Nihayet huzura ermişliğin nişanesi gülümseme yüzünde belirince gözlerini açtı. Eline kristal bardağı aldı. Koltuğunu geri döndürdü. Portakal suyunu içerek boğazdan geçen gemileri seyretti. O keyif anında elindeki bardağı masaya bırakıp ağır ağır yerinden kalktı. Pencereye iyice yaklaşıp o güne kadar gördüğü en büyük yolcu gemisini hayranlıkla izledi. Sanki hipnotize olmuştu. Yüzünü dönmeden elini geri doğru uzatıp masanın üzerindeki dürbünü aldı. Geminin kamaralarını, kaptan köşkünü incelerken yabancı bandıralı geminin ismi dudaklarından kısık sesle döküldü: “Ruler of the seas.” Devamında tok bir sesle “Denizlerin Hükümdarı… Tam benliksin…” dedi. Montblanc marka dolma kalemiyle küçük bir kâğıda devasa geminin ismini alelacele not aldı. Gençliğinden beri en büyük haliydi böyle bir cruise gemisinde seyahat etmek. Gerçi Allah nazardan saklasın otuz metre boyunda bir yatı vardı ama… Zaten bunlara gemi demek hakaret olurdu. Süper beyin mühendislerce tasarlanıp işinde en iyi olan ustaların birinci sınıf malzemeyi kullanarak titiz bir işçilikle inşa ettiği, okyanusları aşan devasa şehirlerdi. Operası, sinema salonu, golf sahası, tenis sahası, yüzme havuzları, eğlence mekânları ve içindeki zengin, seçkin misafirleriyle bambaşka bir âlemdi. Ruhunda hep daha çoğunu isteyen, durduramadığı bir dürtü vardı. Yeni simalarla tanışıp bir satranç tahtasında kendisini merkeze şah olarak konumlandırmaktan; onları hayalinde piyon, kale, fil, at, vezir olarak yerleştirip oyun kurmaktan müthiş zevk alırdı. Gemi geçişini tamamlarken sinsi sinsi gülerek “Kahretsin! Lider olmak benim kaderim…” dedi. Masanın üzerindeki ajandanın 8 Ağustos 1986 tarihli cuma günü yazan sayfayı açtı. “Yapılacak Görüşmeler ve İşler” başlığının altındaki satırları tek tek kontrol etti. Birinci sıradaki “İhsan Konukseven ve oğlu Murat Konukseven” satırının yanına tamam işareti attı. Hemen altındaki satırda yazan “Yeni kuracağım medya kuruluşları ve özel televizyon çalışmaları” yazısına da tamam işareti koydu. Sonra yanındaki dosyayı açtı. Gazete yönetimi için tavsiye edilen genel yayın yönetmeni için Orhan Samancı ismi vardı. Altında da değişik siyasi görüşlerden yazarlar tek tek not edilmişti. Cemil en sona kendi kalemiyle “Kültür sanat genç kalemler: Murat Konukseven” notunu düştü. Diğer sayfada özel televizyon için yapılan hukuki, teknik değerlendirmeler vardı. Dikkatlice okudu. En sonuna “Ülkemizde kısa zaman içinde böyle bir operasyon mümkün görülmüyor. Bu konuda siyasi çalışmalarla birlikte teknolojik çalışmalar ve teknik eleman çalışması yapılmalı.” notu düştü. Tekrar koltuğuna yaslandı. Rahatlamak için ileri geri sallanırken gözü duvardaki ahşaptan yapılmış guguklu saate takıldı. Sekiz otuza bir vardı. Oturduğu yerden toparlandı. Masanın üzerinde duran iki telefondan özel hatta bağlı olan yeşil renkliyi önüne doğru çekti.
Saat gonku vurunca hizmetçi kız kapıyı kibarca tıklatıp içeri girdi. Başıyla selam verip sağa sola bile bakmadan, getirdiği gümüş tepside önce küçük bardaktaki suyu sonra da kahveyi masanın üzerine bırakıp “Afiyet olsun efendim…” dedi. Hizmetçi yokmuş gibi davranıp hiçbir tepki vermedi. Suyundan bir yudum içti. Fincanı eline aldığında önündeki telefon çaldı. Fincanı hemen masanın üzerine koyup sesini temizledi. Ahizeyi kibarca kaldırıp “Buyurun Cevher Bey. Size de günaydın efendim. Yok, rahatsız etmediniz. Ben her sabah beş buçuk altıda ayaktayım. Evet, istediğiniz basın kuruluşlarıyla ilgili çalışma bitti. Rapor haline getirdim. Müsaitseniz bugün büyük kulüpte buluşup yemek yerken size arz edeyim. Tabii tabii, sadece günümüz için güçlü bir ekip değil geleceği parlak genç kalemler de ekibe dâhil… Tamam, saat on üç olur. Kesinlikle geç kalmam, sizin vaktinizin ne kadar kıymetli ve sizin de çok dakik olduğunuzu biliyorum.” dedi. Telefonu kapatınca derin bir ‘oh’ çekti.
Her fani kendi çapında planlarını yaparken birileri de ilâhî iradesinin rızasına uygun tasavvurlarda bulunma azmindeydi. Sabit, sabah namazından sonra her zamanki gibi camideki dostlarıyla çay içip onların gönüllerini hoş etmişti. Şimdi de evin salonunda özenle hazırlanmış zarfı mühürlüyordu. Kuş tüyü divitini hokkasına batırıp masanın üzerinde duran beyaz kâğıda “Aslan yürekli can parem, Murat’ım…” diye yazmaya başladı. Onu ne kadar sevdiğini, ona ne kadar kıymet verdiğini içten, kısa ama öz cümlelerle anlattıktan sonra ayrılık acısına kapılıp fazla hüzünlenmemesini nasihat etti. Asıl mutluğun ve sonsuz kavuşmanın ahiret hayatında olduğunu tekrar hatırlattı. Nihayet söz asıl söyleyeceğine geldi. “Evlat! Her zaman dediğimiz gibi, akıl hayrı-şerden ayırmak değil, iki hayır arasında en hayırlısını seçmektir. ‘Zenginliğe kavuşup gücü ele geçirince bozulur muyum ya da Hak yolundan sapar mıyım?’ korkusu avama aittir. Havas telaşı ise ‘Bu nimetleri Rabbim’in rızasına en uygun, manen en kârlı yerde nasıl kullanır, şükrünü nasıl eda ederim?’dir. Şükürler olsun ki sen de bu yolun yolcususun, benden sonra da bu imtihanlardan geçeceksin. Terbiyen ve yetişmen için acı sular içip yürek yakan ihanetler yaşayacaksın. Sarsılsan da sürünerek bile olsa hedefine doğru git. Sadece iyi zamanda değil, şartlar ne olursa olsun iyi insan ol… Seni önce âlemlerin Rabbi’ne sonra da sana bu mektubu ulaştırana emanet ediyorum. Seni çok seven deden Sabit Konukseven.” Bu son mektubu da zarfa koyup mührünü vurdu…
Bahçedeki masaya her zamanki gibi bin bir çeşit kahvaltı hazırlanmıştı. Cemil gazetelere göz atarken karısı Sultan ekmeğine bal, kaymak sürüyordu. Hizmetçiler çayları doldururken Selin geldi. O neşeli, şımarık haliyle babasının boynuna sarıldı, yanağından öptü. Cemil biraz şaşkın, biraz da mutlu “Bu öpücüğü neye borçluyuz?” dedi. Selin annesiyle göz göze geldi. Dünkü Buse Erdem’in sebep olduğu telefon krizinden dolayı girdiği travmayı atlatmıştı. Selin, “Önce senin gibi güçlü bir babaya, ismi gibi Sultan olan bir anneye sahip olduğum için… İkincisi Buse Erdem dün gece arayıp yarınki doğum günü partime katılacağını söyledi. Böylece listedeki herkes gelecek, kimse bana hayır demedi. Kardeşim Kerem de bu akşam yaz kampından dönüyor.” diye yanıtladı. Çiğnediği lokmasını yutan Cemil, “Sana kim hayır diyebilir kızım?” dedi. Kızının elini sıkıca tutup “Biz zannettiğinden daha güçlü insanlarız. Bundan da önemlisi daha işin başındayız, alacağımız çok yol var.” dedi. Selin babasının elini bırakmadan “Bundan eminim…” dedi. Cemil sağ elinin işaret parmağını havaya kaldırıp “Unutmadan söyleyeyim, davetli listesine Murat Konukseven’i de eklemeni istiyorum. Dün onu senin adına davet ettim.” dedi. Selin belli etmek istemese de yüzü biraz düştü. Sultan küçümser bir tavırla, “Murat ne alaka?” dedi. Selin, “Evet baba, Murat? Onlar bize hep o mahalleyi, eski köhne hayatı hatırlatıyor. Bu kadar seçkin davetlinin arasında hem sırıtır hem de yeri yok…” dedi. Sultan, “Kız çok haklı… Hem nasıl desem, dinine çok düşkün bir aile… Sıkı sıkıya bağlı… Ailenin büyüğünün adı bile Sabit… Sabit görüşlü insanlar.” dedi. Cemil gayet sakin, elindeki çatalla Sultan’ı işaret ederek “İşte tam da bu sebepten davet edeceğiz. Şunu asla unutmayın, insan bilmediğinin düşmanıdır. Birisine mevcut hayatından farklı bir dünya vaat ediyorsan bunu soyut kavramlarla anlatarak hissettiremezsin. Somut, elle tutulur, gözle görülür olmalı. Oranın zevklerini tatmalı, gururu okşanmalı, kendisini farklı, özel hissetmeli, uzak gördüğü hayatın yakın ve erişilebilir olduğunu idrak etmeli. Yüz yıl bile çalışıp çabalasa gelemeyeceği yere bizim sayemizde sahip olabileceğine inanmalı…” Çayından bir yudum içip “Üstelik Murat zeki, tipi düzgün, kalemi çok güçlü biri. Yeni kuracağımız gazetede ona da köşe vereceğim.” dedi. Selin, öfkeyle elindeki peçeteyi masaya attı. “Yok artık! Daha neler?” dedi. Cemil kararlı, “Yok, hayır… Asla benim için bir cevap değildir.” dedi. Gazetelerin altında duran kartviziti uzatıp “Bu iş yerlerinin telefonu. Arayıp sen de davet et.” dedi. Selin, babasına itirazın anlamsız olduğunu bildiği için mecburen “Olur.” dedi ama gözleri “Ben de ona bu dünyayı dar etmezsem…” der gibi bakıyordu.
9 Ağustos cumartesi günü Murat iş yerine geldiğinde babasının kendisi için bıraktığı notu okudu. “Oğlum, Cemil amcanın kızı Selin aradı. Evi de aramış fakat sana ulaşamamış. Yarınki doğum gününe seni mutlaka bekliyor.”
Babasının arabasıyla yalının önüne gelen Murat, arabayı müsait bir yere park etti. Arka koltuktan hediye paketini alıp kapıları kilitledi. Yalıya alıcı bir gözle baktı. Hep uzaklardan seyrettiği yalılardan ilk kez birinin içine girecek, oradaki hayatlara şahit olup kendi yaşamıyla olan farkı anlayacaktı. Murat ilk adımı atarken yüksek duvarlara ve onun demir kapısına bakıp “Benim için nasıl bir dünya saklıyorsun?” dedi. Cemil’in davetinde Murat, doğum gününe katılmakta kararsızdı. Selin’in telefonuyla birlikte katılma fikri ağırlık kazanmıştı. Ama ruhundaki belirsizlik dalgasına, kafasında ürettiği acabalar da eklenince biraz yoruldu, dizleri titredi. Bir bahaneye sığınıp özür beyanıyla geri dönebilirdi. Evet, içerideki davetlilerden hiçbirini tanımadığı gibi, bir de onlarla farklı dünyaların insanlarıydı. Ama her ne olursa olsun burası Cemil Amca, Sultan Teyze ile mızmız Selin’in eviydi. İçinde bir ses “Evet ya! Ben niye kendimi acınası bir duruma düşüyorum?” dedi. Korkularını sıfırlayamasa da emin, cesur adımlarla dış kapıdan içeri girdi. Bahçeden hafif hafif gelen müzik sesinin tınısından canlı performans olduğu belliydi. Onu düzgün giyimli bir kız ile erkek mütebessim karşılayıp “Hoş geldiniz.” dediler. Murat tok bir sesle “Hoş bulduk.” dedi. Erkek “İsminiz?” diye sorarken bir yandan listeyi kontrol ediyordu. “Murak Konukseven.” dedi. Kız, salona kadar eşlik etti. Selin’i çağırmak için gitti. Salonda tek başına kalan Murat etrafı süzerken bahçe kapısına doğru dönünce içeri giren Selin ile göz göze geldi. Selin karşısındaki yakışıklı, şık ve vakur duruşlu genci görünce kısa bir şok yaşadı. Murat sevecen bir sesle “Selin…” dedi. Selin şaşkın bakışlarla “Murat, bu sen misin?” diye sordu. Murat elini hafifçe kaldırarak, “Sen Selin isen ben de Murat’ım.” dedi. Selin, “Hoş geldin. İnan, çok değişmişsin.” dedi. Murat, “Yani sen de az değişmemişsin…” dedi. Selin, “Her neyse.” diyerek eliyle yolu gösterdi. Yürürken konuşmaya devam etti: “Buradakiler seni ilk defa gördüklerinden, meraklı meraklı bakıp kim olduğunu soracaklar. Sakın ha sakın, mahalleden tanıştığımızı söyleme. Ben, babamın babanla iş yaptığını, bu sebeple de aile dostu olduğumuzu söyleyeceğim.” dedi. Murat bu duyduğu aptalca ve ancak bir ahmağın yapabileceği teklif karşısında çok şaşırdı. Olduğu yere mıh gibi sabitlendi. Etrafı süzmeye başladı. Beyaz tüllerle gelin gibi süslenmiş masaların üzerlerinde envaiçeşit çerezler, içecekler, meyveler, durmadan masalara servis yapan garsonlar…
Yeni başlayan gecede şimdilik ortamı ısıtmak için hafif parçalar icra eden müzik grubuyla her şey tam manasıyla muhteşem düşünülüp organize edilmişti. Havalı erkeklerin ise eğlence ortamlarının müdavimi oldukları rahat tavırlarından belli oluyordu. Misafirlerin hepsinin, ülkenin en sağlam ailelerinin varisleri oldukları aşikârdı. Murat ise kafasının içinde cirit atan sorularla, istemeyerek geldiği bu yerde “Sen buraya ait değilsin.” sözlerini beyninde hissediyordu. Selin’in beklenmedik bu davranışı karşısında Murat’ın vicdanı direnip her şeye rağmen “Selin bu kadar şuurunu kaybetmiş olamaz.” diyordu. Ki Selin, Murat’ın bu son tutunduğu dalı da kırıp öldürücü yumruğu indirdi: “Bu konuşmayı lütfen kabaca algılama, seni davet etmemi özellikle babam söyledi. Hatta emrivaki derecesinde ısrarcı oldu. Nedense sana çok kıymet veriyor. Sen benim dünyamda sadece küçükken oynadığım bir çocuksun…” dedi. Murat bu yaşına kadar bu derece aşağılandığını hatırlamıyordu. Aile büyüklerinin de hatırı da bir yere kadardı. Murat elinde tuttuğu hediyeyi Selin’e uzattı. Bahçeye girdiklerinden beri herkes bir şekilde bu ikiliye dikkat kesilip fısıldaşmalara başlamıştı. Merakına her zamanki gibi yenik düşen Candan, onlara doğru yürümeye başladı. Bunu fark eden Selin, küçük bir çocuğu tembihler gibi konuşmasına devam etti: “Bak şimdi, seni arkadaşlarımla tanıştırırken sakın bana Selin deme… Seli… Seli de… Böyle hitap edilmek daha çok hoşuma gidiyor. Avrupai oluyor. “Tamam…” dedi Murat. İnsan karakterine, ruhuna mütecaviz bu insana son bir kez daha sabredip, “Selin, Seli… Her ne kabul edersen, uzun bir hayat dilerim.” dedi. Selin hediyeyi almak ile almamak arasında gidip geliyordu. Murat’ı kırdığının da farkındaydı. Yine devam etti: “Yanlış anlama, ait olduğum cemiyette beni küçük düşürecek her fazlalıktan kurtulurken geçmişin izlerini de kocaman bir silgi ile siliyorum.” dedi. Candan gelip ikisinin de elinden tuttu, her zamanki şen şakrak haliyle, “Kız Seli, bu gecenin büyük bombası yoksa bu yakışıklı mı?” dedi. Selin anlamamış gibi yapınca Candan, “Sevgilin mi? Bizimle tanıştırmak için doğum gününü mü bekledin?” diye sordu. Selin panikleyip elini yok manasında sallayıp, “Hayır, hayır… Murat, babamın iş arkadaşının ve aynı zamanda aile dostumuzun oğlu…” dedi. Murat kısa sürede üst üste yaşadığı, birbirinden bağımsız şaşırtıcı olaylar karşısında içinden sadece “Subhanallah” diyebildi. Candan iyice umursamaz tavırla, “Bak bu daha güzel. Ben Candan…” dedi. Sonra Selin’in gözünün içine bakıp “Gecenin esas kızı, bu yakışıklıyı senden kaçırıyorum.” dedi. Murat iki elini göğsünün hizasında teşekkür edercesine kavuşturup “Ben Selin’e de söyledim. Sadece hediyesini verip doğum gününü kutlayıp çıkmak üzere geldim. Ben kaçar…” dedi. Ama olayı kurgulayan elin müdahalesi gecikmedi. Cemil iki kolunu yana açıp gelirken, “Gençler, keyifler yerinde mi?” dedi. Sonra bir elini Murat’ın, diğer elini Selin’in omuzuna koyup, “Kızım, Murat’ı çok sevdiğimi biliyorsun. Onu dostlarımızın birbirinden kıymetli çocuklarıyla tanıştırsana.” dedi. Murat kararlı bir sesle, “Cemil amca hediyemi verdim. Yıllar sonra bile olsa Selin’i de gördüm. Sanırım amaç hâsıl oldu. Ben de zaten kaçıyordum.” dedi. Cemil tok bir sesle, “Olur mu öyle şey? Ateş almaya mı geldin? İkramlardan atıştır, pasta kesilsin ondan sonra… İstediğin yere git. Hem ben size geldiğimde yemeğinizi yemeden kalksam deden, baban, hele hele amcan ne düşünür?” dedi. Ortamdaki anlamsız soğukluğun farkında olan Candan, “Cemil Amca, misafirinizle ben ilgilenirim. Ne de olsa Selin bu gece başrolde, onu yormak olmaz.” dedi. Selin ile babası göz göze geldiler. Cemil, “Candan, ismin gibi candansın… Murat oğlum gibidir ona göre…” dedi. Davetteki herkes bir yandan kendi âleminde eğlenirken, kimi yan gözle kimisi çaktırmadan bazısı ise direkt Selin ve yanındaki o yabancıya bakıp “Seli’nin babası bu çocuğa bu kadar yakın ve sıcak davranıyorsa ya yakın akrabası ya da Seli’nin müstakbel nişanlısı…” “Yok yok, bence yurt dışından okuldan Seli’nin arkadaşı…” Bu tamamen tahmine ve zanna dayalı görüşlerin döndüğü ortamlardan biri de Buse Erdem’in olduğu masaydı. Buse, zoraki katıldığı davette uzayan bu muhabbetten sıkılsa da bir arkadaşı herkesten farklı cümleler kurmaya başladı. Sevgi: “Bu çocuğun Selin ile uzaktan yakından bir alakası olamaz. Hatta buraya nasıl düştü? O bile büyük bir soru işareti.” Bütün dikkatli bakışlar üzerine çevrilince Sevgi gözlerini büyütüp “Neee? Öyle imalı imalı bakmayın, eleman bizim fakültede iki üst sınıfta okuyor. Farklı bir dünyanın insanı!” Buse anlamak için, “Nasıl yani?” diye sordu. Sevgi iç çekerek, “Bir kere, hiçbir kıza pas vermiyor. Yakışıklı olduğu kadar zeki, şen, sosyal; dergilerde yazıları çıkıyor, kendi firmasında yönetici. Bir de nasıl derler, biraz da derviş, gani gönüllü, namazında niyazında, tam da çözemiyorsun.” dedi. Selin’den kurtulup yürürken Candan muhabbet olsun diye, “Selin’le aynı okulda mısın?” dedi. Murat kısaca “Ben edebiyatçıyım.” yanıtını verdi. Candan, “Gel o zaman, seni ilk bizim edebiyatçımız Sevgi ile tanıştırayım.” dedi. Candan, isteksiz adımlar atan ve yüzünden düşen bin parça olan Murat’a, “Telaşlanma, pastayı birazdan keserler, sen ondan sonra topuklarsın.” dedi. Murat, “O kadar mı belli oluyor?” diye karşılık verdi. Candan, “Bahçeye adım attığından beri gözlerim üzerinde. İlk başta neşen yerindeydi. Seli sana ne dediyse artık, ondan sonra epey canın sıkıldı. Ama takma o hep bencildir. Bazen o kadar şiddetlenir ki kaçıp gitmek istersin… Bakma milletin burada mutlu rolü yaptığına, birçoğu seninle aynı duygular içinde…” dedi. Candan masaya yaklaşınca gelen müziğin de etkisiyle birkaç dans figürü yapıp “Sevgiciğim, bak sana kimi getirdim! Sizin fakülteden Murat.” dedi. Sevgi “Merhaba…” dedi. Murat da “Merhaba.” diye karşılık verdi. Candan eliyle orta boylu lüle saçlı, cesur bakışlı, esmer kızı göstererek, “Bu, içimizdeki en maceracımız. Baba parası yemekte son derece mahir, şu an için en büyük ideali gitarını sırtına vurup bütün dünyayı gezmek olan Seyhan Toroslu.” dedi. Murat onu başıyla selamladı. Candan hemen sağındaki Buse’nin kolundan tutup “Bu da Fransa’da felsefe okuyan, asi güzel Buse Erdem…” dedi. Sonra eliyle boydan aşağı Murat’ı gösterip, “Karşınızda Murat, edebiyat fakültesinde okuyor. Hepsi bu kadar.” dedikten sonra sağ işaret parmağını gözünün hizasına kadar kaldırıp sallayarak, “Az daha unutuyordum. Selin’in nişanlısı veya sıkı dostu değil… Evet, Murat söz sende…” dedi. Murat her şeye rağmen başka insanların neşesini kaçırmaya hakkı olmadığını düşünüp, “Öncelikle yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim.” dedi. Hafifçe gülüp, “Etrafımızda çoğu adam bana sinirli bakıyor.” dedi. Seyhan, erkeksi bir tınısı olan sesiyle, “Sen onları boş ver hepsi pirana. Candan’ın bizim için yaptığı gibi tek cümlede kendini özetle…” dedi. Murat düşünmeden, yüreğinin derinlerinden gelen, daha önceden de hiç tasavvur edip hesap kitaba tâbi tutmadığı, kendini bile şaşırtan o cümleyi kurdu: “Bu dünyada çoğu insan sadece ve sadece tek bilinmeyenli denklemi çözmeye çalışır. Çözünce de âleme kral kesilir. Bense en az beş bilinmeyenli denklemler çözmesi gereken, bunu başarsa bile tek bilinmeyi çözenlerle de yaşamak zorunda kalan bir dâhiyim…” Seyhan, “Ooo… Süper egoyuz…” dedi. Baştan beri hiç konuşmasa hatta ilgisiz gözükmeye çalışsa da arkadaşlarının asi güzel dediği Buse, “Sen edebiyat mı okuyorsun yoksa matematik mi ya da felsefe mi?” Verdiği cevap karşısında kendisinin bile şaşırdığı Murat, kızlara aldırmadan biraz çerez atıştırıp sodadan içti. Seyhan’a doğru “Ego ile egoist arasında ince ama mühim bir çizgi vardır küçük hanım.” dedi. Sonra Buse’ye bakıp, “Dediniz ki, ne okudun? Hem hepsini hatta daha fazlasını hem de hiçbirini. Beni yetiştiren, bana dünyanın en mühim ilmini; hikmeti öğretti…” dedi. Ortamın havası bir anda bambaşka bir âleme evrilmişti. Sevgi haklı çıkmanın mutluluğu içinde, “Ben size demiştim küçük hanımlar, bu farklı biri… Tanımsız bir cisim bence…” dedi. Buse, “Tanımsız olan o mu yoksa içimizde saklayıp da bizim izah edemediklerimiz mi?” diye konuştu.
Devamı Gelecek Ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.