Vazgeçtiklerimiz… Vazgeçilmezlerimiz…(4) / Kenan Kurban

Bu güzel terasta Murat daha önce de dedesinin başka yakın dostlarıyla da tanışmıştı. Fakat ilk kez “Seyr u Sülûk Arkadaşım” ifadesini duyuyordu. Hem de neredeyse kendisinden on beş yaş küçük birisine… İşin daha garibi böyle bir yarenlik tanımı belki de dünya literatüründe yoktu. Aklı bu durumu kavramaya çalışırken Pehlivan Hamza onun ruh dünyasında bir anda o kadar derin tesirler meydana getirmişti ki gayriihtiyari şu sorunun cevabını aramaya başlamıştı: “Bu insan, bu âlemden olamaz. Bu kirlenmiş dünyanın içinde hayatta kalması imkânsız. Fakat Allah (c.c.) sırf merhametinden bu cennet ehlini, dünya kirleriyle kirlenip kalp gözleri gaflet perdesiyle örtülmüş bizlere kendi varlığının ve cennetinin delili olarak göndermiş olmalı.” dedi. Hani her nebatatın kendisine has kokusu vardır ya sanki dedesinin tabiriyle seyr u sülûk arkadaşı Pehlivan Hamza etrafına cennetin kokularını saçıyordu. İçinize buram buram işliyordu. Ruhunuz cuşa gelip “Allah” diyordu. Birçok alanda bilgi sahibi olup çevresindekilerine en muammalı konularda çıkış yolu gösteren dedesinden hep şüphelenmişti. Çünkü onun anlattığından daha fazlası sinesinde saklıydı. Aklının bir köşesinde yaptıklarından daha çok yapmaya niyetli oldukları vardı. Yüreği ise her şartta, her şeye rağmen tevekküllüydü; Rabbinden razı “Nasibimiz bu kadarmış…” der yoluna aynı cehd ile devam ederdi. Bu sırlı insanın, insanların adımlarında herkese söylemeseler de mutlaka ulvi bir gayeleri vardı. Hem kaç benî Âdemle tanıştığınız anda ruhunuza nüfuz edip size ayna olurken hayatınızın her anını, sosyal alandaki kimliklerinizi, şahsiyetinizi sorgulatan vasfı vardır? Bu insanlarla muhabbet güzeldi ama yol yürümek zordu… Murat bu anlık muhakemeyi yaparken dedesi tanıştırmaya devam etti. Sabit eliyle gösterip gülen gözlerle “Mahdumum İhsan’dan torunum, ilk göz ağrım, ciğerparem Murat…” dedi. Murat sandalyeye otururken misafire tekrardan hoş geldiniz manasında başını salladı. Sabit’in yüreğinden coşan sevinç, sesini pürüzsüz bir kadife gibi sarmıştı. “Hamza Amcanların memleketi Tokat’ta geçmişi yüz yıllara dayanan el emeği göz nuru hediyelik eşya atölyeleri var. Burada satış mağazası açacaklar.” dedi. Murat: “Hayırlı olsun.” dedikten sonra tereddüt içinde: “Hediyelik?” diye sordu. Hamza tok ve gür sesiyle: “Bizim Tokat’ın bakır işçiliği, şifa tasları, taş baskı yazmaları, semaverleri meşhurdur.” dedi. Murat’ın gözleri parladı: “O zaman Kapalıçarşı mıntıkası sizin için çok uygun olur. Tabii ki yine de takdir sizin.” dedi. Sabit mütebessim: “Torunum edebiyat fakültesinde okuyor, bir edebiyat dergisinde zevkle okunacak yazılar kaleme alıyor. Bunun üstüne iş yerinde de bize destek oluyor. Yani iş deneyimi var. Ticarî zekâsı zehir gibi. Bak iki dakikada sizin işi çözdü. İstersen yanında işe başlasın pişman olmazsın.” dedi. Hamza ve Sabit adeta bir bina inşa eden iki usta gibi tuğlaları üst üste koyarak ilerliyorlardı. Hamza: “Murat, biz de o civarda bir dükkân düşünüyoruz. Ayrıca dedenin teklifi de bana uyar. Senin gibi cevval, gözleri çakmak çakmak bakan, yakışıklı; üstelik ben çoğu zaman Tokat’ta olacağım, kasayı teslim edeceğim dürüst bir gence ihtiyacım var. Biliyorsun para adamı bozar; her yiğit onun yükünü kaldıramaz. Hepsinden mühimi sen Sabit Konukseven’in evladısın, daha başka bir vasfa ihtiyacın yok.” dedi. Sabit: “Evlat, bak sana iyi maaş da verir. Bir nevi buranın müdürü sen olacaksın. Başında kimse de olmayacak. Ne dersin?” dedi. Murat bir an durdu. Dedesi ve arkadaşı ciddi mi yoksa kendisini mi deniyorlardı? Bu denklemi çözmeye çalışırken bir yandan da tecrübesi az olsa da hiç yoktan insanlara artık “hayır” demeden de “yok” cevabını vermenin usulünü öğrenmişti. Murat ikilemlerini belli etmemeye çalışarak, “İltifat dolu güzel cümleleriniz çok hoşuma gitti. Bana olan güveninizi ayrıca bir şeref olarak aldım. Fakat başımızın tacı dedemin dediği gibi hem fakülte de dergi de vaktimi yeterince alıyor. İş yerinde babama yardımcı olmak beni ciddi manada yoruyor. Ayrıca şu aşamada babamı yalnız bırakmam pek münasip olmaz.” dedi. Hamza o iri ve güçlü elleriyle Murat’ın ellerini kavradı: “O zaman çay içmeye bekliyorum.” dedi. Murat bir an duraksadı. Sanki kurduğu son cümlenin pişmanlık ateşi kalbini sarmaya başlamıştı. Bir yanı zayıf da olsa tanışalı birkaç dakika olmasına rağmen şu an için tanımlayamadığı bir sebepten sevdiği, birlikte olmaktan nedense zevk aldığı insanla aynı iş yerinde çalışmak, vakit geçirip kıymetli anılar biriktirmekten ruhu çok hoşnut olacaktı. Aslında o an yaptığı bütün iş görüşmelerini, gelecek planlarını elinin tersiyle bir kenara itip sonucu belli olmayan, hesapsız bir maceraya dalmak istemiş ve “evet çalışırım” demek istemişti. Aklı hemen kuvvetli deliller getirerek; maaşın ne kadar yüksek olursa olsun hayal edip hedeflediğin hayata erişemezsin. Hem ilmek ilmek dokuyup geliştirdiğin iş bağlantılarınla senin geleceğin çok parlak dedi. Sabit torununun içine düştüğü bu ikircikli hâle vakıf olmuş olacak ki teskin ederken inanç ve güven veren bir eda ile “Ben torunuma aklın ne olduğunu anlatmıştım.” dedi. “Akıl, hayrı şerden ayırmak değil, iki hayır arasında en hayırlısını seçmektir.” Beynine mıh gibi çakılmış, yüreğine nakış nakış işlemiş olan ölçü Murat’ın dilinden hafif bir tonda usulca kendiliğinden döküldü. Sabit kendinden emin devam etti: “O karar günü geldiğinde torunum…” elini kalbinin üzerine koyup “O koca yüreğiyle en kârlı olanı tercih edecektir.” dedi. Gün karanlığa kavuşacakken Sabit’in büyük oğlu Salih selam vererek terasa geldi. Salih neşe içinde, “Ooo Hamza Abi…” diyerek elini öpmek istedi. Hamza izin vermeden ayağa kalkıp sarıldı: “Hoş bulduk Salih’im.” dedi. Salih her zamanki o içten, coşkun deli dolu haliyle, “Aşağıda altmış plakayı görünce ha işte kesin Hamza Abi gelmiş… Benim kuşburnu marmelatım da gelmiştir.” dedim. Koşar adım daireye çıkıp hemen mutfağa daldım. Masanın üzerindeki kavanozu görünce çocuklar gibi sevindim. Eliyle göstererek, “Hemen bir kâse doldurup içtim.” dedi. Hamza: “Afiyet olsun. Bundan sonra sık sık geleceğim, artık bu kadar hasret kalmazsın.” dedi. Salih: “Kaç sene oldu? Ben daha on altı yaşlarındaydım. Biz Tokat’a gelmiştik. Bize yaylada Tokat Kebabı ikram etmiştiniz. Tadı hâlâ damağımda.” dedi. Hamza: “Şimdi imkânlar da genişledi, ailecek gelin, gene yeriz.” dedi. Bu sıcak dost muhabbetine “Baba, baba” diye bağırarak gelen küçük kız çocuğunun sesi karıştı. Saçları küçük küçük palmiye ağacı modeliyle bağlanmış kız çocuğu sevimliliği üzerinde Salih’in bacaklarına dolandı. Salih kucağına alırken “Hayat kaynağım…” diyerek öptü. On iki yaşlarındaki sarışın mavi gözlü erkek çocuk ise “Baba yemekler hazırmış babaannem soruyor; terasta mı yoksa salonda mı yemek isterler?” dedi. Salih kucağındaki kızı Hamza’ya uzatırken “Kerime en küçük” erkek çocuğu gösterip “Nuri iki numara” dedi. Bu arada Sabit “Terasta yiyeceğiz evladım.” dedi. Salih ise “Bir de büyük oğlan Cem vardı. Ama buralarda göremedim.” Etrafa bakınıp “Yine nereye kayboldu?” dedi. Murat ise sofra hazırlığına yardım için mutfağa indi.
Mahalleye girdiğinden beri bütün bakışları üzerinde toplayan siyah spor araba, kahvenin önüne yanaşıp durdu. Nazlı nazlı açılan camından siyah, kıvırcık saçlı bir kafa hafiften uzanıp “Cem, Cem…” diye bağırdı. Sırtı cama dönük okey oynayan Cem, sesin geldiği yöne doğru başını çevirip baktı. Kıvırcık kafalı adam Cem’in kendisine baktığını görünce bu kez eliyle ısrarcı şekilde gel işareti yaptı. Cem biraz şaşırmış bakışlarla arabanın yanına geldi. “Hayırdır oğlum mahalleyi ayağa kaldırdın?” Arabaya bakıp “Hem, yine hangi kalantor müşterinin arabasını yürüttün?” dedi. Bahtiyar o şen şakrak haliyle, “Bu arabanın sahibi paylaşımcı bir abimiz. Diğerleri gibi keseri hep kendisine yontmuyor. Atla turlayalım.” dedi. Sonra Bahtiyar arabadan inip koltuğu öne yatırdı. Başıyla “hadi geç” işareti yaptı. Cem arka koltuğa otururken şoföre “merhaba” dedi. Adam da başını arkaya doğru çevirip “Merhaba…” dedi. Sanki Cem’in gözü bir yerden ısırıyordu. Ama nereden? Bahtiyar oturup kapıyı kapatırken “Tanıştırayım. Sinan abimiz. Kendisi mahallemizin medar-ı iftiharı, ünlü iş adamı Cemil Hancı abimizin hususi şoförüdür. Arabalarının bakımını bizim tamirhanede yaptırır.” dedi. Cem: “Evet şimdi hatırladım, bu sabah sizi bizim şirketin kamelyasında uzaktan görmüştüm.” Sinan: “Evet bu sabah Konuksevenler’in firmasındaydık. Sen onlardan mısın?” dedi. Cem: “Salih Konukseven’in oğluyum. Cemil Beyefendi ile bu sabah yakinen tanışmıştık.” Araba ağır ağır hareket ederken Bahtiyar cebinden sigara paketi çıkartıp önce Sinan’a sonra da Cem’e uzattı. Cem çekinik davranınca Bahtiyar, “Korkma! Salih Amcaya söylemem. Süt kuzusu büyü artık.” dedi. Cem bir tane çekip ağzına götürdü. Bahtiyar herkesin sigarasını yaktı. Bahtiyar: “Sinan abi kıyak bir abimizdir. Sağ olsun bu arabanın bakımı bitince bize bir güzellik yaptı.” dedi. Cem sigaradan nefes çekti, araba süratlendikçe içi bir hoş olmaya başladı. Daha önce yabancısı olduğu duygular onu kapladı. Sigaranın her nefesinde içini bir suçluluk kaplasa da kuralları çiğnemenin verdiği özgürlük hissi, başkaldırının örtük hali, araba hız limitlerini aştıkça iyice kabardı. Bir ara rüzgâra karşı kollarını açıp “Kuralların, sınırların canı cehenneme… Özgürlük…” diye bağırmak istedi. Sinan: “Sen Salih’in oğluyum demiştin, değil mi?” Cem: “Evet” diye cevap verdi. Dikiz aynasından bakan Sinan ile göz göze geldiler. Sinan dudaklarını büzüp “Hımm anladım.” dedi. Cem: “Neyi?” diye sordu. Sinan, yüreğe işleyen duygusal bir tonda, tane tane, “Bugün sizin şirketten dönüşte Cemil Bey biraz bahsetti. Bu firmayı Salih ile gencecik oğlu ayakta tutuyor. Bütün imalâtın yükü onların sırtında. İşi bilen, temiz, saf iyi ustalar…” Duraksadı. Bu takdir dolu değerlendirme Cem’in hoşuna gitmişti. Sonuçta Cemil gibi büyük ve değerli bir iş adamının takdiri hiçbir şeye, hiç kimseninkine benzemiyordu. Kendine çizilen hudutları ve limitleri aşmanın verdiği hazza bu iltifatlar da eklenince ilk defa kendisini olduğundan farklı, daha mühim biri olarak hissetmeye başladı. Ama Sinan’ın tavırlarından söylemek isteyip de söyleyemediği başka şeyler de vardı. Cem, Sinan’a devam etmesi için, “Evet?” dedi. Sinan arabayı sağa çekti. Bahtiyar ile Sinan aniden arabadan indiler. Cem, “Ne oluyor?” diye bakarken şoför koltuğuna bu kez Bahtiyar, yan tarafına da Sinan oturdu. Bahtiyar gazı kökleyip egzoz patlatan gürültüyle havalı kalkış yaptı. Sinan ise hafif geri dönüp konuşmaya devam etti: “Fakat neydi şu amcan ve oğlunun adı?” Cem “İhsan amcam, oğlu Murat.” diye cevap verdi. Sinan: “Ha işte, Cemil Bey onların biraz fazla öne çıktığını, sizin hakkınızı gasp ettiklerini düşünüyor. Salih ve oğlu amele gibi çalışıp işçi muamelesi görürken İhsan ve oğlu patron havasındalar. Hâlbuki siz eşit hisselere sahipsiniz, değil mi?” dedi. Bahtiyar köprüyü çoktan geçmiş, “Cem, sana Bağdat Caddesinde hayatının heyecanını yaşatacağım. Biliyorsun orası zengin gençlerin yarıştığı yer…” dedi. Cem’in yüzü düştükçe Sinan için için gülüyordu. Cem’in içinde uyuyan bastırılmış hırslar, birikmiş öfkeler filizlenmeye, harlanmaya başlamıştı. Aklını ve gönlünü ağır ağır kontrol altına almaya doğru ilerliyordu. Sinan bütün nefesini toplayıp ateşi harlamak için üflemeye devam etti: “Yanlış anlama… Ben neredeyse on beş senedir Cemil Bey’in yanındayım. Yanıldığını pek görmedim. Ayrıca pek çok nahoş olaya şahit oldum. Ortaklar firma küçükken iyi, güzel, kardeş, arkadaş; ama işler büyüyüp de paralar çoğalınca açıkgöz olanlar, işi idare edenler hep diğerlerini çırak çıkartıyor. Kazık yiyenler, hadi bakalım siz dönün başa… İyi bir yerde o da, o saatten sonra yapabilirsen işçi olarak çalışmaya başla…” dedi. Cem kafasında bir an olayı resmetti: “Fakat amcam yapmaz ya… O adil adamdır.” dedi. Yine de düşük de olsa bir ihtimal belirdi. Sinan: “Can ciğeriz, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez, bunu yapmaz diyorsun ama para ve gücün satın aldığı zevkler insanın aklını başından alır. Bir yerden sonra tek derdin onları kaybetmemek, aksine çoğaltmak oluyor.” dedi. Cem’in zaten gündüz şahit olduğu manzara canını sıkmıştı. Babası yönetim katında emanet dururken amcası, Cemil’e patron edasında muhatap oluyordu. Ya işçilerin Murat’a bakışları, kendi aralarında küçük patron diye imalı konuşmaları hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Adamın haklı olma ihtimali vardı. Bağdat caddesine gelince Bahtiyar kadranı patlatırcasına gaza yüklendi. Egzozun gürültüsünden konuşmalar duyulmaz olmuştu. Sinan ve Cem de koltuğa yaslanmışlardı. Bahtiyar kahkahalar atarak “Araba değil roket mübarek, roket…” diye bağırıyordu. Caddenin sonuna doğru sağa çekip “Sinan abi sen geç.” dedi. Sinan, Cem’e bakıp “Bu arabayı kullanmak en çok Cem gardaşıma yakışır. Hadi yakışıklı paşam sen geç direksiyona…” dedi. Deneyimsiz olmanın verdiği çekingenlik Cem’in tavırlarına yansıyordu. Bahtiyar teşvik edici “Hadi Cem, bu şans her zaman ele geçmez.” dedi. Cem arabayı kullanmaya başladı. Fakat bir türlü hızlanmayınca Bahtiyar bağırarak “Hadi birader, şu makinenin hakkını ver. Ortalık inlesin asfalt ağlasın… Bas gaza bas…” Cem gaza yüklendikçe araba hızlandı, hızlandıkça Cem de daha fazla yüklenme arzusuna kapıldı. Nihayetinde ibre sona vurunca hız yapmanın ne muhteşem bir duygu olduğunu hücrelerine kadar hissetti. Bu durumda bile Sinan yapacağını yapmaktan geri kalmıyordu: “Küçük patron, yakında bu makinadan bir tane de altına sen çekersin. O zaman ben de senden kıyak beklerim.” Cem gayet memnun, “Kesinlikle abim…” dedi.
Vakit gece yarısını gösterirken Cem anahtarıyla apartmanın dış kapısını sessizce açıp “Allah’tan anahtar yanımda.” dedi. Elini ağzına götürdü, hızla soluk verip hoh yaptı. Sigara kokusunu bastırması için yediği sarımsakların kokusu içine işledi. Yüzünü buruşturdu. Merdivenleri tek tek çıkarken babasının uyumuş olması için dua ediyordu. Gece gelmenin hesabını en ince ayrıntısına kadar sorardı. Eğer çok sıkışırsa birkaç yalan sıkar, durumu idare ederdi. Bütün korkularına rağmen yaşadıkları çok hoşuna gidiyordu. Tekrarı için bahaneler aramaya daha arabadan inmeden başlamıştı. Nihayet kapıyı açıp karanlık daireye girince herkes uyumuş diye derin bir oh çekti. Parmaklarının ucuna basarak odasına girecekken balkonun perdeyle kapalı kapısından bir gölge belirip kurşun gibi “Cem!” dedi. Cem dondu kaldı. Cem kendi duyacağı kadar, “Aha yakalandık.” dedi. Salih: “Neredeydin bu saate kadar?” Cem babasına bakmadan “Arkadaşlarla takıldık.” Salih: “Takılmak ne? Kim bu arkadaşların?” dedi. Cem titrek, “Yani dolaştık baba. Bizim mahalleden Bahtiyar…” Salih ağır ağır yaklaşırken “Şu oto tamircisi on-on beş Bahtiyar dedikleri çocuk mu?” Cem: “Evet babacığım.” dedi. Salih: “Oğlum madem gezeceksin, haber ver. Daha mühimi, adam gibi adamlarla arkadaşlık et. O Bahtiyar çıkarcının teki. Bunlar üç kuruş için her yolu mubah gören tipler…” Salih, oğlunun üstünü kokladı. “Bu ne koku oğlum?” dedi. Cem: “Bol sarmısaklı işkembe içtik, ondandır.” dedi. Salih ışıkları açıp oğlunun gözlerine baktı. Cem o an babasının, yalanlarını yemeyeceğini anladı. Salih koltuğu gösterip “Otur ve bana her şeyi adam gibi baştan anlat. Yoksa ben giderim, tek tek öğrenirim.” dedi. Cem koltuğa otururken yalanlardan yalan beğenmekle gerçeği anlatmak arasında gidip geliyordu.
Alt katta bu hesap görülürken üst katta kendi odasında Murat ağır düşüncelerin, çıkmaz sokakların arasında kaybolmuş halde her şeyi geride bırakıp huzura kavuşmak için başını yastığa koydu. Uykum kaçmasın diye gözlerini mahpushane kapısı gibi sıkıca kapattı. Fikirlerin, düşüncelerin gelgitinden mecalsiz kalan bünyesi her şeye rağmen bir türlü o arzuladığı uykuya dalamıyordu. Sağa döndü, sola döndü, çırpınışları fayda vermedi. Üstüne üstlük ter bastı. Üzerindeki pikeyi yere attı. Ne yapsa etse nafileydi. Gözlerini zorla açtı. Tek seçeneği kalmıştı, ay ışığının vurduğu duvarları seyrederken uyumak. İlk gözüne çarpan hemen karşı duvarda büyük bir heyecanla astığı şampiyon olan takımının posteriydi. Dik dik baktı, sanki eski ışıltısı yok olmuştu. Sönmüş bir yıldız gibi gözüktü. Aradığı teselliyi orada bulamayınca futbolcuların hemen yan tarafında asılı duran sevdiği, büyük hayranlık duyduğu sinema sanatçılarının imzalı resimlerine baktı. O eski heyecanı hissedemedi. Bu kez hemen sağında bulunan duvardaki, bir gün mutlaka sahip olacağım dediği spor araba ve motosikletin resmine baktı. Kanının deli akmadığını hissetti… Giysi dolabının kapağına astığı ünlü iş adamlarının nasıl zengin olduklarını anlatan özlü sözlerini okudu. Başını sağa çevirince bu kez gözüne komodinin üstünde okumakta olduğu, dünya çapında başarıya ulaşmış insanların biyografi kitapları çarptı. Kitapların içinde okuduğu o başarı hikâyeleri, tarihe not düşen cümleler beyninin içinde naralar atmaya başladı. Ama beyhudeydi. Pehlivan Hamza amcası ile çalışmayı, beraber vakit geçirmeyi, yüreğinin sahip olduğu ve olacağı her şeyden daha çok istiyordu. Hayran olduğu, gıpta ettiği her şeyden daha değerli bir cevherin elinden kayıp gittiğini hissetmişti. Bu akşamdan sonra artık ona hiçbir şey sükûnet vermiyordu. Aklı ise hiç zaman kaybetmeden devreye girmişti. Muhalin peşinden gittiğinde pişman olacağını delilleriyle ortaya koyup kendisini dinginliğe çağırıyordu. Maceranın bir anlamı yoktu. En sonunda yeni aldığı seksenli yılların en gözde cihazı walkmanın kulaklıklarını takıp müzik dinleyerek uykuya dalmayı başardı.
Devamı Gelecek Ay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.