Vazgeçtiklerimiz… Vazgeçilmezlerimiz…(2) / Kenan Kurban

İhsan, abisiyle atışan misafirinin gönlünü ferahlatmak, mevzuyu soğuturken sözlerinin de daha iyi anlaşılması için: “Hem her insanın baskın bir yeteneği vardır. Tabii ki bir de zaafları… Onu ne bir zaafına mahkûm edip yok görmeli ne de birkaç yeteneğinden sebep erişilmez kılmalıyız.” Müşfik bir sesle devam etti: “Mesela sen politikadan, dünyadaki gelişmelerden, paranın dilinden çok iyi anlıyorsun.” dedi. Cemil gelen pası hızlıca aldı. O rahat ve bilmiş tavırlarıyla işaret parmağını sallayıp: “Para demişken İhsan, sen akıllı ve akılcı adamsın. Duygularına yenik düşmüyorsun. Kârını, zararını iyi hesaplarsın. Haberin olsun, ülkemizde güç kazanmaya başlayan liberal politikalarla özel sektör daha da önemli hâle gelecek. Rüzgâr eserken yelkenleri fora edip yol almak gerekir…” Kahvesinden bir yudum daha içti, kısık gözlerle İhsan’ın gözlerine bakıp: “Bence her şeye rağmen senin en büyük kazancın eğer bahsettiğin gibi ise oğlun Murat’ın işlere sahip çıkması.” dedi. İhsan: “MaşaAllah öyle bir çabası, gayreti var ki insan kayıtsız kalamıyor. Hem edebiyat fakültesinde okuyor hem de sağa, sola yeni müşteri bulmak için görüşmelere gidiyor. Bağlantılar kuruyor. Dili de tatlı, insanlara tesir ediyor. Hatta kimi zaman olmadık yerlerde benim arkadaşlarıma rast geliyor. Bazıları sonradan arayıp senin aslan parçası gelecekte büyük iş adamı olacak diyorlar.” dedi. Cemil lafı istediği yere getirmiş olmanın memnuniyeti içinde ellerini ovuşturup: “Hakikaten onu göremedim, nerede?” diye sordu. İhsan saatine bakıp: “Nerededir, bilmiyorum. Her zamanki gibi bir yerlerde iş kovalıyordur. Umarım birazdan gelir.” dedi. O konuşmasını bitirirken merdivenleri hızla, ikişer ikişer çıkan ayak seslerinin duyulmasıyla kapının açılması bir oldu. İçeri füme renkli şık takım elbisesi, gözünde siyah güneş gözlüğü, elinde açık kahverengi bond çantası ve rugan ayakkabılarıyla yirmili yaşlarında saçları itinayla taranıp dağılmasın diye hafif jöle sürülmüş atik bir genç girdi: “Selamünaleyküm baba” derken sesinde heyecan ve neşenin tınısı vardı. İhsan mütebessim: “Aleykümselam oğulcuğum…” dedi. Murat duraksadı, babası her zamanki yerinde değildi ve sadece arkadan ensesini gördüğü bir yabancı ile sohbet ediyordu. Şaşkınca: “Misafiriniz mi vardı?” dedi. Cemil başını geri doğru çevirirken İhsan: “Gel gel… Yabancı değil, Cemil amcan hayırlı olsuna gelmiş.” dedi. Murat adım atarken hatırlamaya çalışarak: “Cemil Amca…” dedi. İhsan: “Sen küçükken bize gelirlerdi. Hatta seninle aynı yaşta kızı Selin vardı. Beraber oyunlar oynardınız.” dedi. Murat o coşkulu hayat veren sesiyle: “Ooo! Mızmız maviş Selin’in babası Cemil Amca mı?” dedi. Cemil tebessüm edip: “Evet, mavi gözlü, mızmız Selin’in babası.” dedi. Oturduğu yerden hafiften doğrulur gibi yaparken Murat aldığı terbiye gereği babasının dostunun elini öpmek istedi. Cemil ise ani hareketle tokalaşıp idareten sarıldı. Eliyle göstererek Murat’ı hemen yanındaki üçlü koltuğa oturttu. Onun kıpır kıpır neşeli hali bir anda odayı doldururken Murat meraklı ve heyecanlı: “Ben de dışarıdaki o muhteşem siyah pırıl pırıl parlayan makine kimin diyordum? O sizin arabanız mı?” dedi. Murat’ın bunca yıl sonra çabuk, yabancılık çekmeden kaynaşıp zenginliğinden etkilenmesi Cemil’in hoşuna gitmişti. Mağrur, ağır adam edasıyla: “Evet…” dedi. Murat: “Zırhlıya da benziyor, iyi para dökmüşsünüzdür?” dedi. Cemil: “Hatırı sayılır küçük bir servetçik ödedim.” diye cevap verdi. Murat bu kez babasına bakıp “İşleri istediğim seviyeye getireyim, zırhlı olmasa bile bu marka ve modelin sıfırından birer tane dedem ile babama da çekeceğim.” dedi. Cemil’in meftun olduğu mevzular para ve para kazanmaktı. Konuşma aşkı depreşti: “Harika… Ama şunu asla unutma, seni engellemeye çalışan çok adam çıkacak, bu bazen en yakın bildiklerinden bile olacak; ama hiçbirine takılma. Her daim bildiğin, inandığın yolda yürü. Ve kesinlikle senden daha üstün, seni geliştirip büyütecek insanlarla otur kalk, arkadaşlık yap, dostluklar kur. Çünkü senden alttakiler seni aşağı çeker. Şuna adım kadar eminim, senin gibi cevval, gayretli, hırslı delikanlının önünde hiçbir şey duramaz. En büyük düşmanın korkaklık ve tembellik.” dedi. Murat gülerek: “O zaman çalışmaya devam.” dedi. Bond çantayı sehpanın üzerine koyup açarken: “Cemil amca, sizden bir dakikalığına babamı çalacağım.” dedi. Cemil ufak gülümsemeyle buyur işareti yaptı. Murat çantadan teknik resimler çıkartıp: “Babacığım bu işi veren firma ülkemizde asansör imalatına başlayacak. Eğer biz parçaları onların standartlarında imal edebilirsek devamlı iş gelecek.” dedi. İhsan teknik resimlere bakarken Murat çantasının küçük cebinden kartvizitler çıkarttı, tek tek bakıp ’Sözeri Asansör. Kemal Sözeri’ yazanı babasına uzatırken Sönmez Otomotiv yazan kartı da sehpaya bıraktı, üzerine işaret parmağını koyup: “Bu firma da hedefimde. Otomotiv sanayine iş yapıyor. Kapağı atmak istediğim sektör… Bunları bağlarsak daha bizi kimse tutamaz…” dedi. İhsan, vecd halindeki oğlunun sözlerini kesmeden dikkatle dinlerken Cemil ise onda kendisini görüyordu. O da böyle atak, istekli bir gençti ama arkasında destek olan İhsan gibi baba Sabit Konukseven gibi bir ulu çınar yoktu. İhsan: “Bunlar çok güzel işler ama yapabilir miyiz?” dedi. Murat teknik resimleri eline alırken çantasını toparlayıp ayağa kalktı: “Ben aşağıya iniyorum, amcamla konuşacağım, o çözer.” dedi. Cemil’e de dönüp: “Cemil Amca sizi gördüğüme çok memnun oldum. Ama bir ara özellikle yanınıza gelip sıfırdan zirveye nasıl çıktığınıza dair iş tecrübelerinizi dinlemek isterim.” dedi. Cemil gayet memnun başını hafif öne doğru eğip: “Tabi ki yeğenim… Şunu hiç aklından çıkarma! Her zaman her konuda sana yardımcı olacak bir Cemil amcan var.” dedi. Murat: “Teşekkürler, o zaman en kısa zamanda görüşmek üzere. Haa unutmadan Selin’e de selamlar.” dedi. Cemil: “Ben selamını iletirim ama iki gün sonra doğum günü partisi var. Arzu edersen sen de gel, benim davetlimsin.” dedi. Murat: “Bilmem ki nasıl olur? Selin’i görmeyeli yıllar oldu. Şimdi damdan düşer gibi pat diye…” dedi. Cemil sorun yok anlamında “Olur olur… Sıkıntı olmaz.” dedi. Murat çantasını toplantı masasının üzerine bırakırken: “Nasip… Allah’a emanet olun…” dedi. Elindeki projeler ile aşağı indi. İhsan: “Soruyordun Murat nerede, nasıl diye? İşte bizim Murat ele avuca sığmıyor, bir orada bir burada artık ben onu takip etmeyi bıraktım…” dedi. Menfaati olmadan kimseye selam vermezken, en küçük çıkarı için ise rahatlıkla binlerce yılanla dostluk kurabilen Cemil ise kahvesinin son yudumunu içerken gözleri “Benim onun için çok güzel planlarım var, sen dur hele.” diyordu…
Şimşek gibi çakıp giden Murat’tan sonra, demir merdivenlerden yorgun ayak seslerine eşlik eden baston tıkırtısı duyulunca, İhsan dikkat kesildi, gözünü kapıya dikti. Bu sesin sahibini bildiğinden hemen toparlandı. Hızlı ama sakin adımlarla kapıyı açtığında son merdiveni çıkan tertipli, temiz giyimi, beyazlamış sakalları ve saçıyla kendine has manevi bir havası olan, yetmişine merdiven dayamasına rağmen hâlâ dinç ihtiyar adam, merhamet kokan sevecen sesiyle: “Selamün aleyküm” dedi. İhsan: “Aleyküm selam babacığım. Hoş geldiniz.” dedi. Yaşlı adam: “Hoş bulduk evlat.” derken Cemil isteksiz, zorlanarak bu da nerden çıktı hissiyatıyla ayağa kalktı. Ceketinin düğmesini ilikleyip: “Hoş geldiniz Sabit Amca…” dedi. Sabit bastonuna dayanıp vücudunu dikleştirdi, gözlerini kısarak Cemil’e bakıp: “Sen bizim Tevfik ustanın oğlu değil misin?” dedi. Cemil: “Evet ben Cemil’im.” dedi. Sabit’e doğru yürüyüp eline yöneldi. Sıkmak ile öpmek arasında kararsız kalmıştı ki Sabit hiçbirine müsaade etmedi. Eskiden olduğu gibi başını okşayıp alnından öpüp: “Berhudar ol Cemil evladım.” dedi. Sonra Sabit Konukseven yazan masası ile Cemil’in hemen sağında duran üçlü koltuğa baktı. Cemil’e yakın yere oturmayı tercih etti. Cemil onun huzurunda her zamanki gibi rahatsız edici olan aynada yine kendisini görmüş hissine kapıldı. Cemil kendisinden bile gizlediği, kaçtığı, kabullenmediği, ’beni’ fark edince bir anda yılların yorgunluğu ruhuna ve bedenine çöktü. Vücudu halsizleşip koltuğa yığılıp kaldı. Sabit onun saçlarını okşayıp alnından öptüğü an hapsedilmiş baba hasreti her şeye rağmen depreşip içini yaktı. Senelerdir cevapsız asılı duran soru yine yeniden beyninin en ince kıvrımlarına kadar nüfuz etmeye başladı: “Kaybettiklerin sahip olduklarına değdi mi?” İçindeki kocaman çocuk mecalsiz halde oturduğu koltuktan kalkıp Sabit Amcasının yanına sığınıp yaşına aldırış etmeden başını dizlerine yaslayarak göz pınarları kuruyuncaya kadar kaybolan seneleri için ağlamak istedi. O bu duygu girdabında sağa sola savrulurken Sabit o sevecen sesiyle: “Eee evlat yıllar oldu görüşmeyeli hâlin nasıldır?” dedi. Cemil yaramazlık yapıp suçüstü olmuş ruh haliyle: “İşlerimiz iyidir.” diyebildi. Sabit mütebessim: “İşlerinin iyi olduğunu İhsan’dan duyuyorum. Bazen gazetelerde, mecmualarda beyanatlarını okuyorum. Senin adına sevinirken kendi hesabıma da bu bizim elimizde büyüyen evladımız diye gururlanıyorum.” dedi. Bu kez gözünün içine bakıp: “Gelin kızımız Suna nasıl?” dedi. Cemil iyice kendinden geçerek bir makaledeki en önemli cümleyi çizercesine: “Ne yapsın? Sağa sola rahat gelip gitsin diye bir tane son model araba aldım. Bugünlerde onunla gezip hevesini alıyor. Artan vaktinde de boğaza nazır yalıda zengin muhitten dostlarını misafir edip vakit öldürüyorlar…” dedi. Sabit üzülüp hüzünle başına salladı: “Desene evlat, işin ve paran hâlin olmuş…” dedi. Cemil anlamaya çalışarak eh işte dercesine başını sallarken: “Siz nasılsınız?” dedi. Sabit: “Seni gördük daha iyi olduk. Emaneti gezdiriyoruz.” dedi. Cemil: “Yeni yeriniz çok güzel olmuş. Allah utandırmasın. Siz gelmeden İhsan ile onu konuşuyorduk, büyüme zamanınız gelmiş geçiyordu. Çok doğru bir adım atmışsınız. En ufak sıkıntınızda ben de elimden geleni yapmaya, desteklemeye her zaman hazırım. Çekinmeyin, utanmayın…” dedi. O böyle Sabit’e karşı ağız dolusu geniş geniş savurturken İhsan’ın utançtan yüzü kızarıyordu. İhsan: “İş paslayabilirim manasında babacığım.” dedi. Sabit bastırılmış ama gizlenemeyen acımayla: “Sağ ol, eksik olma evladım…” dedi. Cemil, Sabit ile yıllar sonraki ilk karşılaşmasındaki o nedamet duygusundan çok çabuk sıyrılmış, aslına rücu etmişti. Cemil bu kez daha lütufkâr konuşmaya başladı. Cemil: “Sabit Amca” diyerek yan tarafındaki deri çantasına uzanıp açtı. İçindeki hediye paketini Sabit’e uzatıp: “Bu, size hayırlı olsun hediyem…” dedi. Sabit: “Niye zahmet ettin?” dedi. Cemil: “Ne zahmeti Sabit Amca… Benim gibi bir adama eli boş gelmek yakışır mı?” dedi. Bir an babasıyla göz göze gelen İhsan: “Sen her hâlükârda bizim için baş tacısın kardeşim.” dedi. Sabit usulen paketi açınca tarih kokan deri kapaklı el yazması bir Kur’ân-ı Kerim karşısına çıktı. O an Kur’ân’ın bereketi bütün olumsuzlukları ve kiri pirüpak etmişti. Sabit’in yüzünde can u gönülden sevip de senelerdir hasret kaldığı dostuna kavuşmanın sevincine benzer bir mutluluk belirdi. Kur’ân-ı Kerim’i öpüp anlına koydu. Onun bu halini gören Cemil: “Bu mübarek kitabı geçen ay İngiltere’deki ünlü bir müzayede evinde yapılan açık arttırmadan aldım. Bin altı yüzlü yıllara ait. Birinci Dünya Savaşı’nda İstanbul’dan götürülmüş…” dedi. Sabit: “Allah razı olsun evladım… Bana dünyanın en kıymetli hediyesini verdin.” dedi. Sonra da İhsan’a bakıp: “Kasadan Cemil’in emanetini getir de teslim edelim.” dedi. Cemil: “Ne emaneti o?” dercesine bakınca Sabit: “Sen bizi sevindirdin şimdi de biz seni sevindirelim evlat.” dedi. İhsan masasının arkasındaki kasayı açtı, içindeki küçük çekmecedeki kadife kaplı dikdörtgen kutuyu çıkartıp babasına uzattı. Cemil’in meraklı bakışları arasında Sabit kutuyu ona verip: “Bu emanet senin.” dedi. Cemil heyecanına rağmen soğukkanlı kalıp kutuyu açınca gördüğü karşısında yüzü ekşiyip düştü. Kutuyu çevik bir bilek hareketiyle geri kapattı. Kurtulmak istercesine ortadaki sehpanın üzerine fırlattı… Sabit hayatındaki en yumuşak, teselli ve teskin eden ses tonuyla konuşmaya başladı. Sabit: “Evladım… Baban seni çok seviyordu ve düşkündü… Aranızda yaşanan o kırıcı olaylara rağmen katiyen seni sevmekten de vazgeçmedi… Ahirete giderken de kesinlikle sana küs gitmedi… Hakkını helal ettiğini söyledi ve bunun alameti olarak da yıllarca severek çektiği bu kehribar tespihi sana verilmek üzere bana emanet etti. Tek şartı vardı, o da benim seni arayıp bulmam değil, senin benim yanıma geldiğinde söyleyip vermemi istedi.” dedi. Cemil yaşadığı bu depremden sonra oluşan tsunami dalgaları her şeyi yıkıp geçerken yüreğinde iyilik ve kötülük adına ne varsa iyice açığa çıkartıyordu. Cemil: “Sevgi mi? Boş laf, gereksiz duygular… Şahsen ondan sevgi değil sadece beni, varlığımı kabul etmesini bekledim. Ama o hep benim atılımlarıma engel oldu. Arkamda durmadı. Beni hep kontrol edip baskıladı. Neticede ben de dayanamayıp bütün köprüleri yıktım, kendi yolumu seçip gidince yaşananları, olayları büyüttü. Herkes onun hastaneye düşüp ölümüne sebep olan kalp krizinden beni mesul tuttu.” İki elini yana açıp sinirden güldü: “Ölümünden sonra bile gölgesinden kurtulamadım. Olmadık yerlerde, sen Tevfik ustanın oğlu musun cümlesinin muhatabı oluyordum. Bu ise bana en büyük elemi yaşatıyordu. Hâlbuki ben onun yaşayıp şu cümleleri duymasını dünyadaki her şeyden daha çok arzuluyordum: Siz ünlü iş adamı Cemil Hancı’nın babası mısınız?”… Sabit sinesi öfke ve kin dolu birisine hakikati izhar etmenin imkânsızlığı içinde konuşmaya başladı: “Senin zannettiğinin aksine baban senin yeteneklerini, kendisinden daha farklı meziyetlere sahip olduğunu biliyordu. Bunları takdir ederken zaafların ise onu endişelendiriyordu.” dediğinde Cemil: “Benim hangi zaafım yeteneklerimi ve başarılarımı değersizleştirir?” diye sordu. Sabit sakince: “Onu korkutan çok hırslı olmandı. Bu hırsının önce esiri sonra da kurbanı olup maddi değerleri manevi değerlerin önüne geçirmenden endişelenip kaygılanıyordu.” dedi. Cemil en küçük mimiğine bile yerleşmiş, her şeyi hor gören bildik küstah tavrıyla başını yan tarafa çevirip of çekerken nefesini boşalttı: “Ne yersiz, gereksiz bir korku? Maddi değerlerin manevi değerlerin önüne geçmesi. Hangi çağda yaşıyoruz?” dedi. Bir canlı muhakeme gücünü kaybedecek kadar sıkıştığında verdiği her bir tepki, refleks, jest, mimik şuuraltında ne biriktirdiyse onun ortalığa saçılmasıdır. Öfke ve hırs nöbetiyle şuurunu kaybeden bu beşerin saçtıkları karşısında yaşlı adam acıyan gözlerle ’şımarıklığına mı yoksa ruhunu şeytana satıp bunun farkında olmayacak kadar gafil, beyhude nefes alış verişine mi üzüleyim’ diye bakıyordu. Akl-ı selim insanlar hakikati, doğruyu anlatan cümleler kurmakta çoğu zaman zorlanmazlar. Fakat muhataplarının anlayışı, zamanın uygunluğu, daha da mühimi sözünüzün yerde kalmayacağı anı bulmak için sabırla ’La havle’ler çekerek beklemek gerekir. İhsan, babasının suskunluğunun ve sabrının inceliğini çok iyi biliyordu. Durumu kurtarma adına atak yapmak için kelimeleri beyninde dizerken bir yandan da Tevfik ustasının oğlunun bu hallerini görmeden vefat etmesine sevinmişti. Çünkü korktuğu başına gelmiş, evladı tamahlarına esir düşüp yarı deli yarı akıllı bir esir hayatı yaşıyordu. İhsan: “Cemil, biz üzerimize düşeni layıkıyla yerine getirdik. Sen de sana düşeni yapmak için acele etme. Sakin kafayla öfken soğuyunca daha sağlıklı düşünürsün.” dedi.
Murat, yazıhanede kopan fırtınalardan bihaber, torna tezgâhının başında amcasıyla yapacakları yeni ürünlerin imalatı hakkında mütalaada bulunuyorlardı. İkisinin hararetli konuşmalarını gören işçiler kendi aralarında kısık sesle Murat’ı kast ederek: “Küçük patron çok acar, buralara da sığmaz…” diye konuşuyorlardı. Cem ise tezgâhın başında çelikleri işlerken kulağına kadar ufak ufak bu lakırdılar geliyordu. Cem, elmas ucun çıkarttığı talaşları temizlerken “Babamla amcam aynı hisseye sahipken niye aynı konumda değiller?” diye düşünüyordu. Murat ile kendisi de geleceğin ortaklarıyken niye onun hakkında küçük patron diye söylentiler dolaşırken kendisine işçi muamelesi yapılıyordu? Bu istifhamların kirinden bir türlü temizlenemiyordu.
Sabit, sehpanın üzerindeki kadife kaplı kutuyu eline aldı. İçindeki kehribar tespihi düzeltirken Cemil’in çıkarken söylediği sözleri hâlâ kulaklarından gitmemişti: “Bu emanet yine sizde kalsın. Ben sizden duyduklarımı ve yaşadıklarımı İhsan’ın tavsiyesine binaen tekrar düşüneceğim. Belki zamanla kabulleneceğim, bana şimdilik müsaade verin. Tekrar bir araya geldiğimizde gerekirse yine konuşuruz. Allah’a emanet olun…” Sabit dostunun emanetini yine kasaya koyup kilitlerken Cemil’i düşündükçe asıl emanete sahip çıkamamanın sıkıntısı yüzünde belirdi.
İhsan, misafirini yolcu etmek için arabasına kadar eşlik etti. Cemil, en beklenmedik anlarda yine babasının hayalinin karşısına çıkması, can sıkıcı konuşmalara rağmen hedefine doğru ilk adımı atmanın mutluluğuyla arabasının siyah deri koltuğuna oturdu. Şoför, kapıyı kapattı. Cemil camın arkasından arkadaşına el salladı. Sonra hemen solundaki gazetelerin arasından dergiyi çekip alırken şoför zaten sarsılmış olan patronunu sarsmamak için hassas bir kalkış yaptı. Cemil dergiyi açarken: “Onur” diye seslendi. Onur dikiz aynasından bakıp: “Efendim” dedi. Cemil: “Murat’ın kuzeni Cem ile arkadaşlık kurmanı istiyorum.” dedi. Onur başını sallayıp: “Emredersiniz efendim.” diye karşılık verdi. Cemil, Murat’ın yazısına gelince sayfaları değiştirmeyi bıraktı. “Kelimeler ve Bir Milletin Hafızası” başlıklı yazının ’Kelimelerine, diline sahip çıkmayan toplumlar kendi fikir dünyalarını ve medeniyetlerini inşa edemezler. İnşa ettiklerini iddia ettikleri şaşalı yapılar ise zemini çürük gösterişli cam kulelerden başka bir şey değildir.’ satırlarını okurken konuşmaya da devam etti: “Onur, bin adamı yöneteceğine; düşünen, fikir üreten bir beyni kontrol et, daha faydalı büyük bir icraat yapmış olursun. Kesinlikle yüz yılı kurtarmış olursun. Kendisini efendi zanneden köleler sana hizmet etmeye devam eder.” dedi. Sonra dergiyi kapatıp yan tarafına koyarken: “Bana acıyan gözlerle bakan Sabit Konukseven! Senin vezirini alacağım.” dedi.
Devamı Gelecek Ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.