Sosyal Güven Niçin Önemli? / Dr. Ayşem Aygün Atilla

Sosyal güven nedir? Sosyal güveni inşa eden unsurlara dair neler söylenebilir?
‘Sosyal güven’ kavramından önce izninizle kısaca ‘güven’ üzerinde durmak istiyorum. İnsanlar yakınlık için daima bir ‘diğer insana’ ihtiyaç duyarlar; bebek için anne, yetişkinler için arkadaş, sevgili vb… Yakınlık hemen hemen her tür ilişki için önemli ve elzemdir. İlişkide -türü ne olursa olsun- amaç yakınlığın tesis edilmesidir. Bu yakınlığın tesis edilmesinde, korunmasında, sürdürülmesinde büyük rol oynayan kök duygulardandır güven. Bir insan niçin güvenir? Mevcut literatür bu soruyu en az dört motivasyonla (doğuştan yatkınlık, ahlaki, sosyal ve araçsal) yanıtlıyor. Bir yaklaşıma göre bazı insanlar -kişilikleri ya da karakterleri nedeniyle- güvenmeye ya da güvenilmeye diğerlerinden daha yatkındır. Bu türden bir yatkınlığın kökleri kişinin doğal karakteri, çocukluk deneyimleri, öğrenme ve öğrendiklerini güncelleme yeteneği, bilgi, sosyal ağlar, sosyal bağlar ya da sosyal normlar olabilir. Bazı kaynaklara göre, güven ahlaki bir zeminden motive edilir. İnsanlar güvenir, çünkü güvenmek iyi bir insanın özelliğidir. Başka bir motivasyon ise sosyal motivasyondur. İnsanlar bireysel kimliklerini ve özsaygılarını diğer insanlarla olan ilişkileri üzerinden kurarlar. Çeşitli literatürlerde ‘güven’ nosyonuna ilişkin ayrımlar ve kategoriler mevcuttur. Bir tipoloji tarafların birbirini tanıdığı güven (kişisel güven) ile tarafların birbirini tanımadığı güven (sosyal güven) ayrımına dayanır. Ait olunan disipline göre (felsefe, hukuk, sosyoloji, psikoloji, ekonomi, siyaset bilimi vb.) ayrımlar da mevcuttur. Güven hakkında anketler, deneyler veya başka formel modeller mevcut olsa da güven konsepti üzerinde tam bir fikir birliği olduğunu söylemek mümkün değildir. Ama şöyle toparlamak mümkün, en bilinen ve ansiklopedik anlamıyla güven, bir kişinin kendisine zarar verme, kendisini aldatma potansiyeline sahip bir başka kişiye/bir grup insana/kurumlara/örgüte karşı kendini savunmasız veya incinebilir kılmasıdır.
Kişisel güven ile genel güvenin birbirinden farklı zeminlerden beslendiğini öne süren bilimsel açıklamalar olduğu gibi kişilerarası güven ile sosyal güven arasındaki farkın aslında temel bir fark olmadığını, güven çemberinin somut kişilerden başlayıp sosyal nesnelere yönelik soyut bir yönelim gösterdiğini ifade eden açıklamalar da mevcuttur. Açıkçası bu geniş yelpaze içinde benim yoğunlaştığım nokta, ana vurgusunu “her şeyin yolunda gittiği” algısının oluşturduğu sisteme duyulan güven. Sosyal güven bu anlamda büyük bir bilimsel merak konusu benim için. Hem de yirmi yıldır. Meslek hayatımın üç yılını, 2000 yılından itibaren Japonya’da, Tokyo’da geçirdim. Japonya’nın bugünü için konuşamasam bile o dönem için gündelik hayat içinde beni çok çarpan ve ete kemiğe bürünmüş pek çok deneyim yaşadım bu konuda. Yeri gelmişken gündelik hayatın bu tarz bilimsel merakları olan araştırmacılar için çok elverişli bir vasat sunduğunu söylemek isterim. Gündelik hayat, anlam arayışı hedefli iletişimsel alışverişlerin cereyan ettiği en önemli platform çünkü. Dolayısıyla bir iletişimci için bilimsel merak uyandıran bir konunun bu platformda incelenmesi hem sosyal öznelerin aktüel betimlemelerinin yapılabilmesi hem de değişimlerin belirlenebilmesi için uygun bir vasat oluşturmaktadır.
Sosyal güven, Putnam, Fukuyama, Inglehart, Uslaner gibi pek çok sosyal bilimci tarafından sosyal sermayenin en önemli yapı taşı olarak değerlendirilir. Sosyal güveni yüksek toplumların daha az dejenere olmuş, iş birliğine daha yatkın, daha mutlu ve demokratik açıdan daha iyi işleyen toplumlar olduğu literatürde sıklıkla belirtilir. Örneğin Fukuyama’ya göre güven, gelişmiş bir toplumun anahtarıdır. Ona göre güven bir toplumun başarısını ve gelişme düzeyini belirlemede başat olup sosyal sermayeyi oluşturan sosyal normlara katılımda anahtar nosyondur. Güvenin ekonomik değeri üzerinde durduğu kitabında Fukuyama, müreffeh ve çok katmanlı bir sivil toplumun sanayileşmenin doğrudan sonucu olmadığını, tam tersine Japonya, Almanya ve ABD’nin sosyal sermayeye sahip olduklarından dünyanın önde gelen güçleri haline geldiğini söyleyerek, toplumların zaman içinde sosyal sermayelerini kaybetmelerinin mümkün olabileceğinin altını çizer. Dolayısıyla, bir toplumu oluşturan insanlar, birbirlerine ve toplumun kurumlarına ne kadar güveniyorsa o toplumda refah seviyesinin o denli yüksek olduğu var sayılır ya da bunun tersi de mümkündür, yani sosyal güvenin düşüklüğü o toplumun refah seviyesinin düşük olduğu var sayımını da beraberinde getirebilir.
Toparlamak gerekirse, aslında farklı disiplinlerde farklı çerçevelerde sunulan pek çok sosyal güven tanımında benzer noktalardan hareket edildiği görülmektedir. İktisadi perspektiften bakıldığında sosyal güvenin önemine ilişkin literatürde öne çıkan noktalar; güvenin iş birliği davranışına zemin hazırlaması, uyum gösteren organizasyonel biçimleri -ağ ilişkileri gibi- teşvik etmesi, olumsuz sürtüşmeleri ve işlem maliyetlerini azaltması gibi noktalarda yoğunlaşır. Burada güvenin iktisadi kriz veya kaosla başa çıkma yöntemi olarak vurgusu vardır. Bu ortak nokta, belirsizlikle başa çıkma stratejisi olarak güven noktasıdır. Karşılıklılık, sosyal bağlılık, barışçıl kolektif eylem, hoşgörü, kurumlara güven ve demokrasi için sağlam bir zemindir sosyal güven.
Sosyal güvenin beş farklı unsuru, Bentele ve Seidenglanz’a göre şu şekilde tanımlanır; aktif olarak güvenen bireyler ‘güven özneleri’ni, güven duyulan kurum ve kuruluşlar, teknik sistemler, kişiler, sosyal sistemler vb. sistemler ‘güven nesneleri’ni, kamusal iletişim yoluyla güvenin oluşmasına aracılık eden medya ve halkla ilişkiler enstrümanları (kanaat önderi gazeteciler, halkla ilişkiler uzmanları vb.) ise ‘güven aracılarını’nı oluşturur. Güveni temsil eden diğer iki unsur ise ‘olaylar ve gerçekler’ ile bunların göstergesel karşılığı olan ‘metin ve mesajlar’dır.
Sivil toplum kültüründe ve toplumsal canlılıkta sosyal güvenin rolüne dair neler söylenebilir?
“Sivil toplum” kavramını oluşturan unsurların pratik açıdan ne olduğuna ilişkin tartışma geniş bir tartışmadır. Gelin biz bu tartışmanın merkezi kavramlarının sivil katılım, politik eşitlik, dayanışma, güven, sosyal normlar ve yükümlülükler, hoşgörü ve sosyal işbirliği yapıları (dernekler, üyelikler vb.) olduğunu kabul ederek ilerleyelim. Son bir merkezi kavram olarak kolektif eylemi de bu denkleme ekleyelim. Sivil toplum kültüründe tüm bu yapılar toplumsal canlılığın sosyolojik özünü ifade eder.
Sosyal sermayenin yüksek kurumsal performans ve çalışan bir demokrasi için kilit nosyon olduğunu merkeze alan çalışmasında Putnam -İtalya’da idari reformların başarısı hakkındaki- söz konusu idari reformların Kuzey İtalya’da başarılı olmasının nedeninin bu reformların mevcut sivil toplum kültürü tarafından desteklenmesi olduğu sonucuna varır. Bu sivil toplum kültürünün aynı zamanda ülkenin kuzeyinin güneyinden ekonomik olarak neden daha gelişmiş olduğunun yanıtını oluşturduğunu iddia eder, bütün bu makro mekanizmanın arkasında vatandaşların arasındaki sosyal güvenin olduğunu söyler.
Karşılıklılık normunun baskın olduğu toplumlar kolektif eylem sorununu çözmede yol katetmiş toplumlardır. İyi işleyen modern toplumların, birbirini tanımayan insanlar arasındaki sosyal ilişkilerin gönüllü olarak düzenlendiği bir değer temeline sahip olması gerekmektedir. Putnam’ın teorisinde karşılıklılık döngüsü şu şekilde işler; güven, karşılıklılığı ve gönüllülüğe dayalı üyelikleri yaratır; karşılıklılık ve gönüllüğe dayalı üyelikler de güveni üretir ve güçlendirir. Sosyal sermaye vatandaşların kolektif problemleri daha kolay çözmesine yarar. İkinci olarak, toplumun pürüzsüz bir şekilde ilerleyebilmesi için akışkanlık yaratır. Güvenen ve güvenilen bireylerden oluşan bir toplumda tüm gündelik ticari ve beşeri işlemler daha az maliyetle gerçekleşir. Bir diğer etkisi, insani yazgımızın aslında birbirine ne denli bağlı olduğu konusunda algımızı genişletmesidir. Yani, diğerleri ile aktif ve güven içeren ilişkiler kuran insanlar toplumun geri kalanı için iyi bir karakter yapısı geliştirmiş olur. Bu ağa katılanlar daha çok hoşgörülü, daha az şüpheci olurlar ve başkalarının talihsizliklerine daha çok empatiyle yaklaşırlar. Uslaner de sosyal güvenin iyimserlik ve kontrol duygusu üzerinde temellendiğini söyler mesela.
Tam da bu noktada Putnam’ın literatüre kazandırdığı bir ayrımdan bahsetmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Putnam sosyal sermaye konusunda bağ kuran/herkese açık olmayan (bonding/exclusive) sosyal sermaye ve köprü kuran/kapsayan (bridging/inclusive) sosyal sermaye olarak önemli bir ayrım yapar. Bağ kuran sosyal sermaye (etnik kardeşlik örgütleri vb.) içe dönük olup özel kimlikler ile homojen grupları güçlendirme eğilimi taşırken köprü kuran sosyal sermaye (insan hakları hareketleri, gençlik hizmet grupları vb.) dışa dönük olup farklı sosyal bölünmelerden gelen insanları kapsama eğilimi taşır. Bağ kuran sosyal sermaye bütün organize topluluklar aracılığıyla (arkadaşlıklar, tanışıklıklar, dinî gruplar vb.) oluşturulur. İkinci olarak, farklı sosyal arka planlara sahip insanlar da diğerkâmlık ethosu ve gelenekler aracılığıyla köprü kuran sosyal sermayeyi oluştururlar. Bağ kuran sosyal sermaye ile köprü kuran sosyal sermaye birbirinden farklı yararlar içerir. Bu ayrım etrafında Putnam, bazı türdeki bağ kuran sermayenin köprü kuran sermayenin oluşumunu engelleme olasılığı (veya tam tersinin) olduğunu kabullenir. Kolektif problemlerin çözümü için köprü kuran sermayenin, bağ kuran sermayeden çok daha önemli ve etkin olduğunu ifade eder.
İnsanların bir arada diğerlerini dışlamadan birlikte var olabilmesi çağdaş yaşamda giderek zorlaşırken ve dünya siyaseti ‘farklı kökenlerden gelen insanların birlikte yaşamalarının imkânsız olduğunu savunan’ politikacıların hızla yükselişine şahit olurken bu kavrama yoğunlaşmanın ve dahası güvenmeyi öğrenmenin ya da daha doğrusu güvenin önemini anlamanın birlikte yaşayabilmenin ön koşullarından biri olduğunu düşünüyorum. Kabul gören statü, unvan, itibar gibi kaynakların eşitsiz dağılımı (toplumsal), toplumun gelir açısından eşitsizlik (ekonomik), karar verme mekanizmaları içinde olma açısından eşitsizlik (siyasi) ve kimliği ifade ve/veya temsil etme açısından eşitsizlik (kültürel), kaynağı ne olursa olsun insanlarda bir acı yaratıyor ve sosyal güvenin tesisi belki de savaşların, eşitsizliğin, yoksulluğu, adaletsizliğin kol gezdiği günümüzde toplumsal dönüşümü insanlık lehine etkilemek için tek şansımız.
Sosyal ve ekonomik değişim süreçlerinde, güven kavramı nasıl bir rol oynar?
Bu soruya yanıt verirken Richard Sennett’in çok sevdiğim bir kitabını “Karakter Aşınması” referans alarak başlamak istiyorum. Sennett, Rico’nun zaman, mekân ve iş konusundaki deneyimlerini ve hayatının her zerresine sinen belirsizliğin Rico’nun karakterini aşındırmasını anlattığı bu kitapta şu saptamayı yapar; Büyük Bunalım’ın yaşandığı 1940’lı yıllarda da insanlar büyük bir kaygı ve korku içinde idiler. Ancak o yıllara hâkim olan belirsizliğin aktüel dönemden farkı, günümüzde kaygının görünürde olan, beklenen bir dünya savaşı ihtimali gibi tarihi bir felaket tehlikesi olmaksızın yaşanmasıdır. Günümüzde belirsizlik gündelik hayata sızmıştır. Artık kaos, yeni normalliktir. İstikrarsızlık anormalliğe değil, normalliğe işaret etmektedir. Sennett bu kitabında küreselleşme olgusunu makro düzeyde inceleyen pek çok araştırmanın dışında, bu sürecin mikro düzeyini, insan karakteri üzerindeki etkilerini inceler. Kapitalizmin geç girdiği ülkelerden biridir Türkiye. Ülkemizde Batı Avrupa’da ya da Amerika’da izlediği yoldan farklı bir yol izleyen kapitalizm ve özellikle 80’lerde yükselen neoliberal akım ile birlikte bundan etkilenen birey hakkında -Sennett’in yaptığı çalışmaya benzer bir şekilde- farklı bir perspektif sunulmasını sağlayacak yerel çalışmaların azlığının ülkemizde sosyal bilimler literatürü açısından önemli bir eksiklik olduğunu düşünüyorum.
1980’li yılların özellikle ikinci yarısından itibaren temel başarı kriterlerinin değişmesi, gelir artışı, sosyal değerlerin farklılaşması, hatta kent merkezlerinin çoklulaşması vb. Türkiye’yi etkileyen pek çok sosyal ve ekonomik değişim yaşandı. Bunun sonucu olarak hayatla yaşanan ilişkiler yeni bir forma dönüşmüş oldu. Herhangi bir sosyal değişim -rap müziğin popülerleşmesinden yazılı basının önemini yitirmesine kadar- her zaman iki çok farklı tipin kombinasyonu nedeniyle olur. Bu tiplerden ilki, bir toplumu oluşturan bireylerin alışkanlıklarını ve tarzlarını bir yöne doğru eş zamanlı olarak değiştirmesidir. Bu türden bir sosyal değişim hızlıca vuku bulabilir ve aynı hızla tersine dönebilir. Bazı sosyologlar bu tip bir değişimi “topluluk içinde” (intracohort) değişim olarak adlandırırlar; çünkü burada genel olarak yaş topluluklarına bağlı bir değişim söz konusudur. İkinci tip sosyal değişim daha yavaş seyirlidir, tersine döndürülmesi daha zor ve daha incelikli süreçler gerektirir. Bu türden değişim “topluluk arasında” (intercohort) değişim olarak adlandırılır; çünkü burada değişim farklı yaş grupları boyunca saptanabilmektedir. Burada eklenmesi gereken önemli bir husus, pek çok sosyal değişimin yukarıda bahsedilen her iki süreci de eş zamanlı olarak barındırmasıdır.
Bizler aslında bir toplumsal dönüşümün tanıklarıyız. Toplumsal biçimler (sınıf, aile, cinsiyet statüleri vb.) de bu dönüşüme paralel bir biçimde sürekli dönüşüyor aslında. Sınıfsal aidiyet zayıflıyor, emek piyasasındaki hareketlilik, bireysel hareketliliği zorlaştıran aile, komşuluk, toprağa bağlılık vb. kısıtları zorluyor, bireyselleşme sarmalı kadınlar aleyhine işliyor. Bireyselleşme saiklerinin karakteristiğini araştırmak ve anlamak çok önemli bence, geleneklerden uzaklaşan bireyin emek piyasasına ve onun kurallarına bağımlı hale gelişi odakta olmalı. Burada ufak bir parantez açayım, bireyselleşme eğiliminin toplumsal eşitsizliğin “sınıfsızlaşma” eğilimi ile yoğrulduğu günümüz toplumunda karşımıza çıkan en tehlikeli yanılsama sistemin sorunlarının sadece “kişisel başarısızlıklar” olarak kayda geçmesi tehlikesidir. Bu tuzağa düşmemek gerekiyor.
Sağlıklı işleyen bir makro mekanizmanın arkasında vatandaşların sosyal güveni var aslında. Daha önceki soruda Putnam’ın sosyal sermaye konusunda bağ kuran sosyal sermaye ve köprü kuran sosyal sermaye olarak önemli ve temel bir ayrım yaptığını söylemiştim. Kolektif problemlerin çözümü için köprü kuran sermayenin bağ kuran sermayeden daha önemli ve etkin olduğunu söyler Putnam. Bu iki temel sosyal sermaye türü bağlamında, toplumumuzdaki mevcut, aktüel, bağ kuran sosyal sermayenin köprü kuran sosyal sermayeyi engelleme olasılığı olduğuna dikkat çekmemiz gerektiğini düşünüyorum. Sosyal güven bizim gibi olmayan, bize benzemeyen insanlarla bir bağ kurabilmemizin en önemli bileşenidir. Benim sizden öğreneceklerim beni zenginleştirir, sizin benden öğrenecekleriniz var. Birbirimize güvenmeye ihtiyacımız var. Güvenirsek farklı hayat tarzlarını tolere edebilir, toplumsal ve ekonomik eşitliği savunmaya ve eylemeye daha yatkın oluruz. Güvenmek demek aynı gemide olduğumuzu idrak etmek demek bir anlamda.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.