“Sen” ve Ötekiler… / Dr. Alper Yücel Zorlu

İnsanlık ailesi, adı üstünde geniş bir kavram, somut bir kemiyet… Varlığımızı tescilleyen en büyük klanımız… Böyle düşününce, dışlamak istediğimizde hayvanlar ve bitkiler kalıyor geriye… İnsan olmanın ise eşyayla dahi ünsiyeti / duygusal yakınlığı var. İnsanın ayrıcalıklı olarak sevdiği eşyaları dahi var. İnsan, doğuştan gelen ve ihtiyacı olduğu kendi primer narsizmini besleyerek yol alırken, kendi dışındakilere, nesneler anlamında “öteki” muamelesi yapıyor. Bu, değer verdiği şeyleri bölüşmekte zorlandığı bir “öteki” aynı zamanda… Zamanla bencilliğe dönen bir duygusuzluk, düşüncesizlik anaforuna düşüyor ve ötekileştirmeler zihinsel anlamda kemikleşiyor, doğallaşıyor, davranış örüntülerine dönüşüyor. Kendini “müstağni” yani kusursuz, hesap sorulamaz, lâyüsel bir halde görmeye başlıyor. Bu kusursuzluk mit’inin, insanın iç dünyasında, adı üstünde, “mit” yani inanışlar olarak adlandırılacak efsanevi bir coşkusu var. Tamamıyla hastalıklı, marazi bir durum…
Değerlerimiz, aidiyetlerimizce tanımlanır. Dinî aidiyetimiz, milli aidiyetimiz, kültürümüz, insanlık aidiyetimiz… Yaşam biçimimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi, davranışlarımızı belirleyen mottolar, aforizmalar, metaforlar, muhkem düşünceler hep buradan çıkar.
Pek çok insan doğal olarak bu değerleri bilir ve ciddi bir biçimde önemser ama her zaman “su sızdırmaz” ya da reklam peşinde değildir. Ama bir şekilde o değerleri belli düzeylerde önemser. Toplumumuz böyle insanlarla doludur aslında. Anadolu kültürünün mayasında bu konuları “pazarlama” ihtiyacı hissetmeyen bilinçli bir derinlik de vardır diyebiliriz. Dinin ahlaki yapısı da riya anlamına gelecek sığlıklardan uzak durmamızı öğütler. Hatta riyayı çok tehlikeli bulur. Asırlardır Mevlanaların Hacı Bektaş-ı Velilerin söylemlerinden öğrenilen bir birikim, hep bu duygu ve düşünceleri besler. Seslendirilmese de işlevseldir. Bazen de başkalarını incitmeme temelinde ele alınan bu derinlik, aslında münafıklık ve mürailik gibi sıkıntılı alanlardan da insanı uzak tutar. Dinî anlamda duygusal bağlamlarımız hep bu tefekkürlerle içli dışlıdır.
Günümüzde bu duygularımızı çığırından çıkartan bazı durumlar var ki, üzerinde durulmaya değer… Çünkü bu güzel maya ya da değerler, uzun süredir “ötekileştirme” dediğimiz ve birliğimizi bozan tavırlara dönmüştür. Oysa bu değerler, insanlık adına hepimize aittir. İnancın doğası bu anlamda hep davetkâr ve hoşgörülüdür. Ama hodgam (Bencil, yalnız kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan) nâdân (Bilgisiz, cahil, nobran, kaba, kötü) tavırlar, pek çok insanı kaçırtır ve soğutur. Düşünün ki, kendini sığıntı gibi hissettiğin bir dini algı… İnsanları dine “onlar(!)” kabul ediyor. Adamın putu sen olmuşsun adeta… Seni aşmadan cennete giremiyor, olacak şey mi bu!.. O insana dünyada yer vermediğin gibi, hayalen oralarda dolaşmasına bile müsaaden yok… Yani ümitlerini budamışsın, ebedi âlem tasavvurunu baltalamışsın… İnsanları duruş olarak tevhid dinine mi yoksa şirke mi çağırıyorsun belli değil… İnsanlar nasıl böyle bir riyaya zorlanır ve bilinçaltına kadar nasıl kirletilir, hiçbir getirisi olmayan bu tavrın insana faydası nedir, iyi bakmak lazım. Dinî bir dışlanma unsuru bugün maalesef her alanda kendini gösteriyor. Bu tür “ötekileştirmeler” dinin doğasına da aykırı üstelik. Gayrimüslimle dahi bir hukukumuz varken kendi kardeşlerimize daha duyarlı olmak, anlamak ve anlaşmak kaçınılmaz… “Din dışı” ilan etmenin ya da edilmenin dahi kuralları bizim düşüncelerimize bağlı değil ve inananların birliği adına çok tehditkâr bir tutum. Hiç kimsenin kutsalına küfredemeyeceğimiz gibi, kimseyi dışlamaya da hakkımız yok. Bizi kim dışlayacak kim kabul edecek, bunu da iyi düşünmek lazım. Çünkü bu tavırların makul bir sınırı maalesef kalmamış gibi görünüyor.
Irkçılıktaki ötekileştirmede ise adamı insanlık ailesine “siz” kabul ediyorsunuz!.. Aksi halde “o” yok… Adamın “deri soyucusu” sensin yani… Derisini soymakla kalmayıp, iç organlarını sökmeyi düşünenler de yok değil tabi. Bütün problem “sana benzemiyor” oluşu… Derisi, rengi, davranışı, kültürü… Mesela 1950’lerin Amerikasında insanlar aynı çeşmeden su içemezdi. Çünkü çeşmeler “white” ve “colored” diye ayrılırdı. Şimdi hala çok şeyin değişmediğini görmek, gerçekten çok düşündürücü… When They See Us (2019), Green Book (2018), Fruitvale Station (2013), 12 Years A Slave (2013) ırkçılık konusunu işleyen pek çok filmden sadece birkaçı. Özellikle Amerika’daki olaylar, düşünür Cemil Meriç’in sözünü doğrular mahiyettedir: “Irkçılık Fransa’da doğdu, Almanya’da gelişti, Amerika’da uygulanmaktadır.” Sonuçta ırkçılık, sonradan öğrenilen bir şey ve psikolojik bir hastalık…
Cinsiyet ötekileştirmesinde ise mesela kadını kabul etmiyor hatta yaşatmıyorsun… Belli ihtiyaçların için kullanıp, karar verince de öldürüyor, yaşama hakkını elinden alıyorsun!.. Ondan hesap soruyorsun ama sen hesap sorulamazsın!.. Bu nasıl bir ego!.. Zihninde kadın için artı bir alan yok. Çünkü o sadece senin işine yaradıkça var olabilen bir canlı. 21. yüzyılda hala böyle insanların varlığı çok düşündürücü. İlginçtir ki, kadın kimliği dejenere oldukça, hayatın içinde kadına yönelik ötekileştirmeler daha da arttı… Eduardo Galeano’nun “Kadın işleri de deniyor. Irkçılık ve maçoluk aynı çeşmelerden içiyor ve benzer sözcükleri tükürüyorlar.” sözü de ırk ve cinsiyete dair ötekileştirmeye çarpıcı bir tespit… Bütün bunların önünü kesen en keskin yaklaşım ise Hz. Muhammed’in (s.a.v.); “Irkçılık yapan, ırkçılık için savaşan ve ırkçılık uğrunda ölen, bizden değildir.” [Ebu Davud]. Bu söz, çok kıymetlidir. Çünkü bütün insanlığı, İslam’a davet eden bir anlayış, ırkçılık yapanı bu geniş ve hoşgörülü çerçevenin dışında tutmuştur… Aynı zamanda “Kur’ân-ı Kerîm, yeryüzünde haksız olarak üstünlük taslayanların veya diğer insanlar üzerinde hâkimiyet kurmak isteyenlerin Allah tarafından şiddetli bir şekilde cezalandırılacağını haber verir. Buna dair âyetler (el-Kasas 28/83-84) insanların ancak kendi fiillerinin karşılığını elde edebileceklerini göstermektedir. Allah ırk ve benzeri özelliklere bakmaksızın insanları inanç ve davranışlarının değerine göre eşit bir şekilde mükâfatlandıracak veya cezalandıracaktır. (el-Kehf 18/30) Bir insana karşı bizzat onun kendi fiiline dayanmayan bir özellikten dolayı olumsuz bir tutum içine girmek bir iftira ve apaçık günahtır (el-Ahzâb 33/58).” (Irkçılık Maddesi, İslam Ansiklopedisi)
Çok Kıymetli Büyüğüm Şenel İlhan Beyefendi’nin sözleri günümüze ışık tutacak özlü düşüncelerdir:
“İslam’da kardeşlik iman temeline oturduğu için, müminlerin arasını bozacak her türlü ırkçılık, kavmiyetçilik vs. gibi sunî ayrımlardan kaçınmak gerekir. Zaten bu tür ayrımlar haramdır da… İslam kardeşliğinin önündeki en büyük engellerden birisi özellikle günümüzde her müminin de açıkça gördüğü gibi şüphesiz ırkçılıktır. O sebeple gerek ayetlerde gerekse hadislerde ırkçılığın şiddetle kınandığını görürüz. Ahir zaman ümmetinin birlik ve beraberliğinin önündeki en büyük engellerden birisi ırkçılıktır. İslam dini, ırk, soy, kavim, vs. türünden insanın elinde olmayan değerlerin üstünlük adına tartışılması yerine; aklın ve mantığın da bir gereği olan iradeye bağlı, değişebilen bir değer olan iman ve takva kriterini üstünlük için referans kabul etmiştir. Türk, Kürt, Arap, Acem, Laz, Çerkez, Ermeni, Rum vs. müminse kardeştirler. Bunlar içinde en üstün olan ise ahlakı ve insanlığı en güzel olandır. İşte ölçü budur. Nitekim ‘…Şüphesiz, Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır…’ (Hucûrat 49/13) meşhur ayeti bu konudaki tartışmaları bitirmiştir zaten.”
Kısacası bu garip ve hayatın her alanına kıyısından köşesinden yayılmış ötekileştirmeler, tam bir köle düzenine insanlığı zorluyor. Kutsiyet atfettiğimiz her şeyi alt üst ediyor, manevi hayatımızı hoyratça kemiriyor. Hoş, artık dünyanın zulümle anılmayan bir konjonktürü, coğrafyası kalmadı neredeyse… Son 100 yıldır bizlere medeniyet diye dayatılan ülkeler, coğrafyalar, hep, ötekileştirme konusunda sınıfta kaldılar. Cinsiyet ayrımı, toplumsal cinsiyet rolleri sahasına da yayılarak, kadına karşı merhametsiz ve alabildiğine anlayışsız, sevgisiz bir dünyayı besler hale geldi. Bu anlamda işler öyle zorlaştı ve toplumsal yaraya döndü ki, “Kimse sınanmadığı bir günahın masumu saymamalı kendini.” diyecek hale geldik… Sonuçta, tavır, davranış ve duruşlar kimseyi incitmemeli…
İnsanlık ailesi içinde, hiç kimse “vazgeçilmez olmadığını” bilecek bir tevazuyla kendi türüne merhamet etmedikçe, gerçek manada insanlığımızı hissedemeyecek ve insan olma noktasında ağır imtihanlar yaşayacağız demektir. Sömürülen cinsellikler, insanlığı insanlığından utandıran fiilî ve psikolojik şiddet ve işkenceler, hatta toplu katliamlar ve insanı mazlum durumuna düşüren tüm zulümler, insanlığın maddi ve manevi varlığını, can ve mal emniyetini, sinsi bir biçimde nesil emniyetini tehdit ettiği sürece “ötekileştirme” mağdurları olmaktan kendimizi kurtaramayız. Yazımızı son Nebi’nin (s.a.v.) kuşatıcı duasıyla noktalayalım:
“Allah’ım! Fakirlikten, yokluktan ve zilletten sana sığınırım; zulmetmekten ve zulme uğramaktan da sana sığınırım.” (Buhârî, “Deavât”, 40; Ebû Dâvûd, “Vitr”, 32¸ Nesâî, “İstiâze”, 7, 8, 25)
“Allah’ın ismine sığınıyor ve Allah’a tevekkül ediyorum. Allah’ım, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kaymaktan ve kaydırılmış olmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlığa uğramaktan sana sığınırım.” (Tirmizî, “Deâvât”, 35; Ebu Dâvûd, “Edeb”, 112)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.