Osmanlı’da Kitap Kültürü / Nafiye Nihan Yıldız

19. Yüzyıl seyahatnamelerine göre Osmanlı Kütüphaneleriyle ilgili ne tür bilgilere ulaşıyoruz? Kütüphanelerin işleyişi, çalışma saatleri, kütüphane sayısı konusunda bilgi verir misiniz?
Her şeyden evvel bu seyahatnamelere baktığımızda Osmanlı’nın Doğu ve Batı kaynaklarının ikisini birden muhafaza ettiği, kullandığı ve yeniden üretimini sağladığı anlaşılıyor. İslâm kaynaklarıyla Yunan ve Latin kaynakları bir arada. Hatta Batılılaşma dönemi olduğu için buna muasır Avrupa kaynakları da dâhil edilebilir. Hem Doğu’nun hem Batı’nın bilgi birikimine sahip çıkılmış, hiçbiri reddedilmemiş. Osmanlı kütüphaneleri bu durumun temsilcisi. Batılıların gözlemlerine de yansımış bu durum.
19. yüzyıldaki Osmanlı kütüphanelerini geleneksel halk kütüphaneleri ve ihtisas kütüphaneleri olarak iki ayrı oluşum şeklinde ele alabiliriz. İlk olarak halk kütüphanelerinden bahsedeyim. Seyyahlar bu kütüphanelerin vakıf sistemiyle işlediğinin farkında. Kütüphanelerin bir kısmının selâtin camilerin bulunduğu külliyelerin ve dolayısıyla o vakfiyenin bir parçası olduğunu, bir kısmının da müstakil kütüphaneler olarak ayrı vakıflarının bulunduğunu söylüyorlar. Vakıf kütüphanelerindeki koleksiyonların sultanlar, vezirler ve diğer devlet adamlarının yaptığı kitap bağışlarıyla teşekkül ettiğini bildiklerinden buralardaki kitapları oldukça merak ediyorlar. Sultanlar tarafından kurulan kütüphanelere saltanat kütüphanesi de diyorlar. Her birinin verdiği kütüphane sayısı değişiyor. 12-13, 35-40 şeklinde sayılar vermişler. Seyyahların İstanbul’da ziyaret ettikleri kütüphaneler; Fatih, Ayasofya, Süleymaniye, Köprülü, Valide Turhan Sultan, Şehid Ali Paşa, İbrahim Paşa, Atıf Efendi, II. Bayezid, Nuruosmaniye, Ragıp Paşa, Hamidiye, Eyüp, Selimiye, Şehzade Camii, Galatasaray, Feyzullah Efendi, Halet Efendi, Amcazade Hüseyin Paşa kütüphaneleri.
Diğer Müslüman hükümdarlar gibi Osmanlı sultanlarının da ilim farz kabul edildiği için bilgiye ve ilme önem verdiklerini, bu yüzden ibadethane bina eder gibi kütüphane ve medrese yaptırdıklarını söylemeleri önemli. İlimle ilgili Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sözlerini kaynak göstererek Müslümanların kurduğu kütüphanelerin prestijden başka dinî bir vazifeyi yerine getirmeyi amaçladığını söylüyorlar. Müslümanların medeniyetlerinin simgesini kütüphaneler olarak gören var. Charles White, Osmanlı kütüphanelerinden bahsetmesinin sebebinin saltanat ve devlet ricali tarafından edebiyatın ve bilimin daima teşvik edildiğini göstermek için olduğunu söyler. Hindistanlı Müslüman âlim-seyyah olan Şibli Numani, Türklerin ilmî başarıları arasında en övünecekleri başarının kütüphaneleri olduğunu söyler.
Batılılara göre Osmanlı kütüphanelerinin kıymetini belirleyen kitap sayısı değil, ihtiva ettiği kitapların nadir, eski ve kıymetli el yazmaları olması. Bunu Şibli Numani de dile getirmiş ki onun görüşleri içerden bir göz olduğu için başka türlü önemli. Ona göre kitaplar ilmî açıdan da önemli. Seyyah notlarına göre geleneksel Osmanlı halk kütüphanelerinde çoğunlukla el yazması eserler bulunuyor. Bunlar Arapça, Farsça ve Türkçe. Az da olsa matbu eserler de var, bunlar da saltanat matbaasında basılmış olanlar. Batılı seyyahlar geleneksel Osmanlı halk kütüphanelerinde de antik Yunanca ve Latince el yazmalarını aramışlar ancak bulamadıklarını söylemişler. Buralarda daha ziyade Doğu-İslâm yazmalarıyla ilgileniyorlar. Saray Kütüphanesinden Ayasofya, Nuruosmaniye, Hamidiye gibi kütüphanelere aktarılan kitaplara karşı büyük bir merak var. Devlet adamları tarafından kurulan müstakil kütüphanelerin koleksiyonları daha zengin olduğu için de ayrıca ilgi çekiyor. Tabii Batılıların kütüphanelere erişimleri zor, cami içinden girilen bir kütüphaneyse eğer. Ama müstakil kütüphanelerde böyle bir durum olmadığı için izin alarak daha rahat girebilmişler. Hamidiye, Ragıp Paşa kütüphaneleri bu sebeple en çok ziyaret edilen kütüphaneler. Müslüman olan Şibli Numani’nin ise Batılılar gibi kütüphaneye erişim sıkıntısı yok.
Seyyahlar kütüphanelerin mimari görünüşünden bahsetmişler. Pencerelerin çok oluşu sebebiyle içerisinin çok güzel aydınlandığını söylüyorlar. Kütüphanelere ayakkabılar çıkarılarak giriliyor. Yerlerde halılar serili. Kütüphane kurucularının ve ailelerinin türbelerinin aynı yerde olması Batılı seyyahlara ilginç geliyor. Hâfız-ı kütüblerin kendilerine karşı oldukça nazik ve yardımsever olduklarını söylüyorlar. Kütüphanenin iç görünüşünden de bahsetmişler. Kitaplar raflarda dikey değil, yatay biçimde duruyor. Kitap ciltleri deri, toz, böcek ve darbelere karşı korunması için ikinci bir kapakları var. Deri kılıflarda veya kutularda muhafaza ediliyor. Kitapların isimleri ciltlerin dış kenarında yazar. Bazı kütüphanelerde kitap dolapları merkez kubbenin altında, kare şeklinde, etrafı demir tellerle örtülmüş bir kafes olarak salonun ortasında durur. Onun önünde alçak masalar vardır. Etrafta divanlar ve minderler bulunur. Kütüphane okuyucuları buralarda oturur, varsa masayı yoksa dizlerini masa olarak kullanarak çalışırlar. Rahle de kullanabilirler. Kütüphane içerisinde olmak kaydıyla el yazmalarını kopya etmeye izin var. Dışarı kitap vermek ise katiyetle yasak. Her kütüphanede basit el yazması kataloglar var. Buradan eserlerin konu başlıkları ve isimleri görülüyor. Bir de her eserin içeriğini anlatan bir özet veya indeks şeklinde bir katalog var. Namaz vakti kütüphanede herkes işini bırakır ve cemaat halinde namaz kılar. Müstakil kütüphanelerde öğle ve ikindi namazlarının bu şekilde kılındığı bilinmektedir.
Kütüphanelerin Ramazan, bayramlar, salı ve cuma günleri dışında sabah 9’dan ikindi namazına kadar açık olduğunu yazarlar. Ancak bu durum dönemin başka kaynaklarında da geçen müşterek bir şikâyettir. Mesela Basiretçi Ali Efendi kütüphanelerin neredeyse yılın yarısı kapalı kaldığını yazıyor gazetede. Düzenli olarak hizmet verdikleri bir saat aralığının olmadığını da eklemiş. Kütüphane memuru olan hâfız-ı kütüblerin maaşları çok az. Bunu Batılı seyyahlar ve Şibli Numani müşterek olarak söylüyor. Kütüphanecilerin geçinemediği için başka işlerde çalıştıklarını belirtiyorlar. Hatta yabancıların alışkanlık olarak kütüphanecilere birkaç akçe harçlık bıraktıklarını da öğreniyoruz.
Bu çehrenin tamamen dışında bir de Harbiye, Bahriye, Tıbbiye ve Mühendishâne okullarındaki ihtisas kütüphaneleri var. Bunlar Batılı ve modern okullarda bulunan, o okulun öğrencilerine yönelik kütüphaneler. Batı’daki teknik bilgileri barındıran ve ders kitabı olarak kullanılan kitaplar var. Dolayısıyla kütüphane de modern ve Batılı bilgileri ihtiva etmiş oluyor.
Bu seyahatnamelerde Osmanlı kitap kültürüyle ilgili ön plana çıkan ne tür bilgiler var? Dönem itibariyle Osmanlı halkının ve entelektüel camiasının kitaba ilgisi konusunu değerlendirir misiniz? Daha çok hangi kitaplar okunmakta?
Seyahatnamelerden yola çıkarak Osmanlı kitap kültürünün geleneksel ve modern olarak sınıflandırdığımız iki yönü var. Saray kütüphanesi, vakıf-halk kütüphaneleri ve sahafları, geleneksel kitap kültürü diyebileceğimiz el yazmalarını temsil eden mekânlar olarak görebiliriz. Kitap kültürünün modern yüzünü ise Türk matbaaları, matbu kitap satan kitapçılar ve üniversitelerdeki ihtisas kütüphanelerinde bulabiliriz. Osmanlı’nın son yüzyılındaki eski-yeni, geleneksel-modern ikilemi kitap kültüründe de mevcut.
Eğitimli Türkler el yazmalarını çok seviyor. Sahaflar hâlâ çok ziyaret edilen yerler. Ama bir o kadar da fiyatları pahalı; yazının, resimlerinin, ciltlerinin güzelliğine göre değişiyor. Ciltlerin her biri için ödenen miktarın Avrupa’da nadir matbu nüshaların ortalama fiyatlarından da fazla olduğu söylenmiş. Kitapların nadirliği, eskiliği, konuları ve sanatları konuşuluyor. Türk matbaalarında kitap basılıyor ama geleneksel kitap üretimi de durmuş değil. Beyazıd Camii civarında müstensihler el yazması istinsah ediyor. Kur’ân-ı Kerîm ve tefsirler kopyalanan kitapların başında geliyor. Kitaba kıymetini veren diğer unsurlar da sanatları. Kitaplar güzel yazıyla kopyalanıyor, altın, lacivert ve diğer canlı renklerle tezhip ediliyor, sayfalar cilalanıp parlatılıyor, mücellidler tarafından güzelce ciltlenip mahfazaları hazırlanıyor. Ciltlerin sağlam olması gerekiyor. Kitap kapakları ciltler gibi deriden yapılıyor. Bazen altın damgaları bazen renkli nakışları oluyor üzerinde. Bunların hepsi ince iş isteyen zanaatlar. Kütüphanelerdeki kitapların tezhipleri, hatları ve ciltleri de çok hoşlarına gidiyor. Mürekkepçiler el yazması kitapların yazılması için özel mürekkep ve yazı takımları satıyorlar. Kitaplarda parşömen ya da cilalanmış kâğıtlar kullanılıyor. Kâğıtların Venedik’ten geldiği söylenmiş seyyahlara. Batılı seyyahlar geleneksel kitap üreten hattatların, müstensihlerin, mücellidlerin, müzehhiplerin çıkardıkları işe hayran kalıyorlar. Özellikle cübbeli ve sarıklı yaşlı adamların kamış kalemler ve boyalar kullanarak yavaş ve zarif şekilde güzel bir hat ile kitabı yazıp, bitmiş sayfaları birleştirip süslü ciltler yaptıkları manzara Batılıların tasvirlerinde oryantal/Doğulu bir imaj olarak yansıyor. Doğu’daki temel kitap kültürünü yansıtması açısından önemli.
Osmanlı toplumunda okuma yazma oranı düşük. Kütüphane okuyucuları yani kitaplarla ilgilenenler bu nedenle reaya/halk değil. Cami kütüphanelerine herkes girebiliyor, ancak kitapların reayanın okuyamayacağı kadar ağır olduğu belirtilmiş. Geleneksel anlamdaki halk kütüphaneleri ulema ve medrese öğrencilerine hitap eder, buradaki el yazması kitaplar da onlara yöneliktir. Şibli Numani’ye göre kütüphanelerde çok kıymetli eserler vardır ama bunları hakkıyla çalışabilecek âlimler de azdır. Kütüphane ziyaretçilerinin bu kitaplara ilgisiz kaldığını, genelde okudukları kitapların ise Arapça gramer, Aristo felsefesi, fıkıh ve tefsir konularında olduğunu gözlemlemiş. Hatta Batılıların, Müslümanların ilgisiz kaldığı kitapları araştırmak için geldiklerini de eklemiş. Genelde ise geleneksel Osmanlı kütüphanelerinin pek de uğrak yerler olmadığı dile getirilir, okuyucuların azlığı dikkati çeker.
İhtisas kütüphaneleri ise Mühendishane, Tıbbiye, Bahriye, Harbiye gibi Batılı tarzda eğitim veren okullarda okuyan öğrencilere yönelik. Buradaki kitaplar Batı’nın teknik bilgisini taşıyor. Osmanlı Devleti’nin kendine modern anlamda bir yönetici sınıf yetiştirdiği bu okullarda elbette kitaplara ilgi yüksek. Modern dünyanın bilgisini içeren başvuru kaynakları olarak, spesifik alanlarda uzmanlaşmak için kullanılıyor. Osmanlı’nın son yüzyılı için hayatî önem taşıdığını söyleyebiliriz.
Osmanlı’daki gayrimüslim halkın da okuduğu belirli kitaplar var. Rumların ve Ermenilerin kitapları ön plana çıkıyor. Seyyahlar, gayrimüslimlerin eskiden beri matbaada basıp okudukları kitapların genellikle din ve dua kitapları olduğunu söylüyor. Tabii bu din kitaplarının içeriğinin tam olarak ne olduğunu bilemiyoruz, buna dair ayrı bir inceleme yapılması lazım. Sözlükler, takvimler, dilbilgisi ve bazı coğrafya kitapları olduğunu görüyoruz. Hatta bilimsel kitap veya Batılıların gidemediği Asya ülkelerini anlatan seyahatnameler arayıp pek de bulamadıklarını yazmışlar. Bazı Rumca kitaplar Venedik, Paris, Leipzig gibi Avrupa şehirlerinde basılmış. Avrupa veya Amerika’dan gelen misyoner kitaplarının da genelde gayrimüslim tebaaya yönelik olduğunu görüyoruz.
Kitaplara ulaşılabilirlik, kitap çeşitliliği ve kitap sayıları konusunda neler söylemek istersiniz? Kitap sayısı ile nüfus arasında nasıl bir oran var?
Aslında kitaplara ulaşılabilirlik konusunda Müslümanların sıkıntısı var görünmüyor. Kütüphanelerden ve kitapçılardan kitaplara erişilebiliyor. Cami kütüphanelerine girebilir halk. Ancak okuma yazma oranının düşük olması zaten doğal olarak kitaplardan faydalanacak kişileri sınırlıyor. Ulema ve medrese öğrencileri geleneksel kütüphanelerden faydalanan zümre. Zaten kitaplar da onlara yönelik. Saray ve devlet adamları zaten kütüphane kurucuları. Yönetici sınıfın kitaplara ulaşması hiç zor değil. Kütüphanelerde İslâm bilimleri (akaid, tefsir, hadis), hukuk (fıkıh, fıkıh usulü, fetvalar), felsefe (ilahiyat, kelam, mantık), ahlak, belagat, tarih, siyaset, matematik, aritmetik, cebir, hesap, astronomi, astroloji, fizik, kimya, geometri, tıp, müzik, edebiyat konulu kitaplar bulunuyor. Bu kitaplar Doğu Akdeniz bölgesindeki İslâm ülkelerinden, İran ve Türkistan’dan geliyor. Modern Batılı yazarların eserleriyle zenginleştirilmediğini yazmışlar. Tabii Batılılar Avrupa kütüphanelerinden alışkın oldukları manzarayı ve muhteviyatı arıyorlar ancak Osmanlı kütüphaneciliği daha farklı bir yapıya sahip. Seyyahların tahminlerine göre vakıf kütüphanelerinin kapasitesine göre kitapların sayısı 1000-5000 arasında olabiliyor. Bu kütüphanelerde bulunan kitap sayısının Batılı okuyucuya az geleceği söylenmiş. Bu da güya Doğu Edebiyatının Batı edebiyatına kıyasla kısıtlı oluşuna bağlanmış. Şibli Numani, İstanbul’un, İslâm dünyası içinde Arapça yazılmış eserlerin en büyük merkezi olduğunu da söyler. İstanbul kütüphanelerinde ünlü âlimlerin kitapları başka yerde bu kadar bulunamayacak kadar çoktur. Mesela Gazalî’nin, İbn-i Sinâ’nın, Fahreddin-i Razî ve Farabî’nin hiçbir yerde başka nüshası bulunmayan kitaplarının İstanbul’da bulunmasını önemser. Türklerin bu eserleri önemseyip koruması önemli.
19. yüzyılda devletin yetiştirdiği yönetici sınıf da Batı’nın teknik ve uzmanlık bilgisine sahip kitaplara talip. Bunları da ihtisas kütüphanelerinden temin edebiliyorlar. Avrupa dillerinde yazılmış Avrupa’dan getirilmiş kitaplar, tercümeler, Osmanlı yazarlarının batılılaşmaya yönelik yazdığı eserler ve saltanat matbaasında basılan eserler burada bulunuyor. Mühendislik, askeri sanatlar, haritalar, tıp, matematik, geometri, tarih, coğrafya eserleri Osmanlı için batılılaşmaya yönelik ihtiyaç duyulan bilgileri içermektedir.
Tezinizde “Batı’nın Arap harfli matbaa sayesinde Doğu’yla ilgili bilgilere hızlıca ulaşıyor ve bu bilgileri çoğaltarak kullanıma hazır hale getiriyor olduğu bir atmosferde Türklerin hala eski usullere bağlı kalması Doğu’ya gelen seyyahları şaşırtmıştır.” cümlesi yer alıyor. Siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Buradaki farklılığın aslında Doğu’nun ve Batı’nın bilgiye ve bilime bakış açılarının farklılığından kaynaklandığı düşünülebilir. Türk sosyolojisinin saygıdeğer hocası Baykan Sezer ve tez danışmanım Ertan Eğribel hocamın bilim sosyolojisiyle ilgili çalışmalarından yola çıkarak söz konusu farklılığın açıklanabileceğini düşünüyorum. Batı’nın ve Doğu’nun bilim tanımlarıyla birlikte bilgi örgütlenmesi süreçleri de farklıdır. Batı’da bilim ve bilgi toplama sürecine bireyler dahildir, çünkü sorunları çözen bilgiler/bilimler topluma ve bireylere bağlıdır. Doğu’da ise problem çözücü halk değil devlettir. Bu nedenle bilgiye ve bilime ihtiyaç duyan yönetici sınıftır. Dolayısıyla bilgiyi ve bilimsel çözümleri üreten, toplayan, saklayan ve kullanan devlettir. Matbaa konusu da böyle değerlendirilebilir. Her türden bilgilerin hızla üretilmesi ve yayılmasını sağlayan matbaalar, Batı toplumu tarafından hemen benimsenmiştir. Doğu hakkında bilgi toplama, üretme ve yayma sadece devlet müesseselerinin yaptığı bir iş değildir. Seyyah, din adamı, dil oğlanı gibi bireyler de bunu yapar. Sadece Doğu’dan el yazması toplamakla kalmazlar, bu eserleri Arap harfli matbaada çoğaltarak veya Avrupa dillerine çevirip basarak şarkiyat bilgilerinin toplumun pek çok kesimine yayılmasını sağlarlar. Şarkiyat bilimlerinde bile doğrudan birey çalışmalarını görüyoruz. Batı’da bilgi örgütlenmesinin toplum ve bireylerin çabasıyla yapılmasının bir örneği de matbaa olmuş olur böylece. Kaldı ki Avrupa’da ilk zamanlarda matbaa Protestanlık propagandaları ve Katolik Kilisesi’nin karşı propagandalarında kullanılmış, doğrudan toplum ve bireylere hitap etmiştir. Yani matbaa en başından beri zaten toplumun ve bireylerin problem çözümü olmuş. Osmanlı’da ise durum bundan farklı. Bilgi örgütlenmesi devletin ve yönetici sınıfın elinde. Bilgi kaynaklarını toplama, bilgi üretme ve muhafaza etmekte de bir problem yaşamıyor. Seyyahlar ise batı merkezli düşündüğünden kendi bilgi üretim sistemlerini “olması gereken” ve “en iyi” olarak görmektedir. Onlara göre Osmanlı’da toplum bilgi talep etmediği için matbaa yoktur ve matbaa olmadığı için de durağan bir bilgi erişimi vardır. Oysaki iki dünyanın bilgi örgütlenme sisteminin yanı sıra tarihsel süreçleri de farklı. Osmanlı’da el yazması kültürü hâkim. Okuyan zümrede sanatlı el yazmaları oldukça değer görüyor ve seviliyor. Bunu seyyahlar da dile getiriyor. Okuyan kesimin matbu kitaplara pek de ilgi duymadığını, matbu kitapların daha fazla çoğaltılmasına ihtiyaç duyulacak kadar çok okunmadığını söylüyorlar. Toplumdaki okuma yazma oranı düşük ve halihazırdaki kitap ve bilgi üretimi okuyan kitlenin ihtiyacını karşılıyor. Yani matbaaya talep yok. Müteferrika matbaasında basılan kitapların fazla satmaması da bunu gösteriyor. Ne zaman ki Osmanlı Devleti modernleşme niyetiyle Batı’nın bilgisine ihtiyaç duyuyor, o zaman bilgiyi hızlıca üretmek için matbaaya başvuruyor. Bu ihtiyacı gören ve probleme çözüm getiren devlet olduğu için saltanat matbaası kuruluyor ve matbaada sadece modernleşme için gereken mühendislik, matematik, cebir, geometri, fen bilimleri, harp teknikleri, askerlik, bahriye, tıp, tarih, coğrafya, sözlük, atlas, harita, pratik ve teknik bilgiler üretiliyor. Yani matbaa, Osmanlı’nın değişim yüzyılında doğrudan pragmatik amaçla kullanılıyor. Batı’nın bilgisi hızlıca üretilerek modern okullarda yetişen öğrencilere bilgi kaynakları sağlanıyor ki bunlar da teknik bilgi. Yani aslında bilgi örgütlenmesi yine yönetici sınıfın elinde tutulmuş oluyor; topluma yönelik edebî eserler, şiirler gibi bir üretim yok matbaalarda ilk aşamada. Başta bahsettiğimiz Doğu’nun problemlere getirdiği bilimsel çözümlerin devlet eliyle olduğunu gösteren örneklerden biri de budur. Ortada Doğu’nun ve Batı’nın bilim ve bilgi örgütlenmesiyle ilgili kültüründen doğan bir tarihsel süreç farkı var. Buna binaen Avrupa matbaalarının ilk yıllarında dinî risaleler basılırken, ilk Türk matbaalarında tam tersine seküler ve bilimsel eserlerin basılması seyyahların dikkatini çekiyor. Mesela Fransız seyyah Michaud, Avrupa’da matbaanın ilk olarak Kilise camiasında ilgi görerek İncil ve diğer Hristiyanlık metinlerinin rahatlıkla basılmasına karşı Osmanlı’da tam tersi Kur’an ve kutsal kitapların basımının yasak oluşuna şaşırır. Charles White ise dinî kitap basımını yasaklayıp seküler ve bilimsel kitapların basımına serbestlik tanıyan XVIII. yüzyıl Türklerinin, bunun tam tersini yapan XIX. yüzyıl Belçikalı piskoposlarına göre daha açık fikirli ve duyarlı olduklarına dair bir yorum yapar ve Türkleri takdir eder. Bu tip yorumlarla, Osmanlı’da hala geleneksel bilgi üretiminin sürmesine dair söylenenlerin, seyyahların Batı’da ve Doğu’da bilim, bilgi örgütlenmesi, kültür ve tarihsel süreç farklılıklarını idrak edememelerinden kaynaklandığını düşünebiliriz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.