Osmanlı’da Fikri Mülkiyet Hakları / Doç. Dr. Tolga Akay

Osmanlı’da “fikri mülkiyet hakları” ile ilgili çalışmalar ne zaman başlıyor? O dönem itibarıyla fikri mülkiyet hakları konusuna hangi ana başlıklar ya da neler giriyordu?
Fikri mülkiyet hakları genel olarak telif hakları, patent ve marka kavramlarını kapsamaktadır ve aslında her birinin ayrı ayrı ele alınması gerekir. 19. yüzyılda yani fikri mülkiyet kavramının modern anlamda ulusal ve uluslararası hukukta kendine yer bulmaya başladığı dönemde Osmanlı Devleti’nde de her üç kavram ayrı ayrı zamanlarda patent ve markanın birlikte sınai mülkiyet hakları olarak ele alındığı görülmektedir. Ancak bu üç kavramın tarihi serüvenini birbirinden kısmen bağımsız ele almak daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
Telif haklarından başlayacak olursak Osmanlı literatüründe hakk-ı telif olarak nitelenen kavrama karşılık gelen ilk düzenleme 3 Mart 1857 tarihli “Kitab Tab’ı Hakkında Nizamname”dir. Ancak bu nizamnameden önce matbaalara, basacakları kitaplara ilişkin imtiyazlar da verilmekteydi. Tabii olarak bu imtiyazlar, imtiyaza konu olan kitaplarda müellifin değil matbaaların bir hak elde etmesine neden oluyordu. Buna karşın 1851 yılında Halep Meclis-i Kebir reisi Abdülnafi Efendi, kendi telif ettiği bir risaleden dolayı beş yıllık bir imtiyaz almıştır. Padişahın onayıyla, kitap üzerinde maddi hakları içeren bu imtiyaz gereği müellifinden başkası bu kitabı bastıramayacaktı. Bu açıdan 1857 tarihli nizamnameden önce müelliflere kendi kitapları üzerinde çeşitli hakları kapsayan imtiyazlar verildiği de anlaşılmaktadır. 1857 tarihli nizamname ise müellife, eseri üzerinde “kayd-ı hayat” şartıyla yani müellif yaşadığı sürece geçerli bir imtiyaz bahşetmiştir. Bu süre daha sonra kırk yıla çıkarılırken tercüme eserler üzerinde de yirmi yıllık bir koruma süresi kabul edilmiştir. Modern anlamda telif hakları ise Osmanlı Devleti’nde 8 Mayıs 1910 tarihinde çıkarılan Hakk-ı Telif Kanunu ile mümkün olmuştur.
Patent konusunda da Osmanlı Devleti, birçok Avrupa ülkesinden önce bir kanuna kavuşmuştur. Bugün, 1879 yılında çıkarılan İhtira (İcat) Beratı Kanunu, Türk patent hukukunun başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Bu yönüyle Osmanlı Devleti’nin patent alanında öncü devletlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bu tarih de eleştiriye açıktır, yaptığımız araştırmalar neticesinde 1850’li yılların hemen başından itibaren, yerli ya da yabancı birçok mucit ve girişimciye “icatları” üzerinde tıpkı bir patent kanunun sağladığı hak ve sorumlukları kapsayan imtiyazlar verildiği sonucuna ulaştık. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nde patent kanunu 1879’da çıkarılmakla beraber, bu tarihi 1850’lere çekmek daha makul görünmektedir.
Marka hususuna gelince Osmanlı Devleti’nde modern marka kanunu 1871 tarihli “Fabrika Ma’mulâtıyla Eşya-yı Ticariyeye Mahsus Alâmet-i Fârikalara Dair Nizamname” olan ve kısaca “Alâmet-i Fârika Nizamnamesi” olarak anılan kanundur. Bu kanun 1888 yılında yenilenmiştir. Kanun, yerli ve yabancı markaların yurt içinde tesciliyle bunların hukuki bakımdan korunmasını içeriyordu. Bu bakımdan Osmanlı Devleti’nde marka hukuku da 1871 yılında başlamıştır. Bununla birlikte 1850’li yıllarda günümüz tabiriyle “coğrafi işaretler” özellikle sabun üreticilerinin başvurularıyla kabul edilmişti. Ayrıca 1858 Ceza Kanunu’nda markaların taklit edilmesi suç olarak kabul edilmişti.
Yukarıda özetleyebildiğimiz ölçüde Osmanlı Devleti 1850’li yıllardan itibaren fikri mülkiyet haklarının tüm alt unsurlarını gündemine alarak hukuki altyapıyla ilgili gereken düzenlemeleri gerçekleştirmiştir.
Osmanlı Devleti’nde patent sisteminin doğmasına zemin hazırlayan nedenler nelerdir? Devlet hayatında askeri ve siyasi açıdan sıkıntıların olduğu, büyük toprak kayıplarının yaşandığı bir dönemde fikri mülkiyet hakları gibi özel hukuk alanındaki gelişmelerin olmasını nasıl değerlendirebiliriz?
19. yüzyıl Osmanlı Devleti açısından gerçek anlamda zor bir dönemdir. Ancak bizler açısından, yani tarihi bir meseleye gerçekleştikten sonra bakma şansını elde edenlerle olayların içerisinde yer alanların bakışları elbette farklıdır. Osmanlı idarecilerinin kafasında 19. yüzyılın onca sorunlarına karşın “devlet-i ebed müddet” anlayışının devam ettiği söylenebilir. Osmanlı Devleti 19. yüzyılda Tanzimat reformları yanı sıra eğitim, hukuk, tarım, ulaşım gibi birçok alanda yeni projeleri hayata geçirmiştir. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nde “yıkılmanın kaçınılmaz” olduğu düşüncesinden ziyade, yürürlüğe konulacak reformlarla devletin ayakta kalabileceği fikri mevcuttu.
Fikri mülkiyet haklarını da bu yaklaşımla düşünmek gerekir. Patent ve marka konusunu ele alırsak Osmanlı Devleti, Sanayi Devrimi’ni ıskalamıştır, buna şüphe yok ancak hiçbir şey yapılmamıştır demek de doğru değildir. 19. yüzyılın başından itibaren başta İstanbul’da olmak üzere kâğıt, deri, cam, çuha, fes fabrikaları açılmış, 1840’lı yıllardan itibaren de ağır sanayi alanında Zeytinburnu ve kısmen de Beykoz adeta birer sanayi bölgesi hüviyeti kazanmıştır. Ancak devlet eliyle açılan bu fabrikalarda en büyük sorunların başında teknolojik gerilik, yetişmiş eleman eksikliği ve fabrikaların devlet eliyle açılmasına neden olan sermayesizlik gelmekteydi. Osmanlı sanayisinin esnaf teşkilatına dayanan yapısı da bu süreçte çözülmüştü. İşte bu koşullarda ihtiyaç duyulan teknolojinin ithalini gerçekleştirebilmek ve yurtiçi kaynakları da geliştirebilmek amacıyla patent uygulamaları başlatılmıştır. Buna özellikle 1875 yılında Osmanlı Devleti’nin mâli iflasıyla, yurt dışında uygun maliyetle sıcak para bulmada yaşanan sıkıntılar eklenebilir. Dolayısıyla Osmanlı Devleti ihtiyaç duyduğu teknolojiyi ithal etmek yanında yabancı yatırımların girişine de zemin hazırlamak amacıyla patent uygulamasına başlamıştır. Tabi ki bu süreç 1870’li yıllarda yerli ve yabancı yatırımcılara sunulan sanayi teşvik paketleriyle de bağlantılıdır.
Burada akla gelebilecek temel sorulardan biri patent kanunlarının sanayisi gelişmiş ülkeleri korumaya yönelik bir düzenleme olduğu yargısıdır. Gerçekte sanayileşmiş devletler kendi patentlerini korumak için Osmanlı Devleti’nde patent kanunu çıkarılmasında etkili olmuşlar mıdır? Yani patent kanunu bir dış etkiyle mi kabul edilmiştir? Bu soru Osmanlı Devleti’nin sanayi yapısı göz önünde bulundurulduğunda gerçekçi bir sorudur. Ancak Osmanlı patent uygulamaları ve İhtira Beratı Kanunu, bir icada ancak Osmanlı sınırları içerisinde faaliyet göstermesi koşuluyla patent veriyordu. Bunun yanında Osmanlı Devleti, patentlerin uluslararası boyutta korunmasını öngören ve 1883 yılında imzalanan Endüstriyel Hakların Korunmasına Dair Paris Konvansiyonu’na taraf olmadığı gibi taraf olmayı da kendi çıkarlarına ters bulmuştur. Bu açıdan patent konusu markayla birlikte, Osmanlı Devleti’nde teknoloji ithalatı gereksiniminin karşılanması, yerel teknolojik imkânların geliştirilmesi ve üretimin arttırılması çabalarının bir parçası olarak kabul edilebilir.
Telif hakları da yine bu bağlamda değerlendirilebilir. 1857’de çıkarılan ilk telif hakkı kanunu tamamen Osmanlı sınırları dâhilinde yayınlanan eserleri kapsıyordu ve yurt dışından her hangi bir kitabın tercüme edilerek yurt içinde yayınlanmasını yasaklamıyordu. 1910 yılında çıkarılan Hakk-ı Telif Kanunu dahi buna sınırlama getirmemiştir. Bunun yanında 1886 yılında imzalanan Edebi ve Sanatsal Eserlerin Korunmasına Dair Bern Konvansiyonu’na da çağrılara rağmen taraf olunmamıştır. Bu bakımdan Osmanlı Devleti’nde telif hakkı kapsamında yasal düzenlemelerin de Osmanlı ilim ve sanat dünyasının gelişimine bir katkı sunması amaçlandığı görülmektedir. Tabi olarak zamanın şartlarına ayak uydurmak da burada etkilidir.
Fikri mülkiyet haklarının tesis edilmesi, Osmanlı kültür, ilim, fen ve ticari hayatına ne tür katkılar sağladı? Kanunlarla beraber icat ve eser sayısında ne gibi değişiklikler oldu? Bu durumun ilim ve teknoloji transferindeki etkisi ne olmuştur?
Fikri mülkiyet hukukunun yansımalarının tespiti çok kolay değil, özellikle de telif haklarıyla ilgili kısım. 1857’de yani ilk telif kanununun çıkmasından sonra telif edilen kitap sayısında belirgin bir artış olduğunu söyleyemeyiz. Aslında 1860’lı yıllardan itibaren özellikle de özel basının yayın hayatına başlamasıyla Osmanlı kültür, sanat dünyasında bir gelişimden bahsedebiliriz. 1870’li yıllarda kitap basımında %400’e varan artış vardır. Fakat bunun ne kadarının telif haklarıyla ilgisi vardır işte bu belirsizdir. Osmanlı arşivinde, muharrir ve müellif cephelerinde bu konuya bir atıf yapılmaması tespiti daha da güçleştirmektedir. Bununla birlikte olarak kitap basımındaki artış okur-yazarlık, okulluluk, genel kültürel gelişim gibi birçok parametreyle bağlantılıdır. Hemen değilse de 10-12 yıl sonrasında kitap basımının artmasında telif haklarının da belirli ölçüde katkısı olmalıdır.
Patent ve marka bahsi de esasında sermaye, yatırım imkânları, eğitim durumu, genel ekonomik istikrar gibi birçok bileşenle ilgilidir. Örneğin İhtira Beratı Kanunu, yayınlandığı tarihten sonraki 20 yıllık süreçte beklenen etkiyi sağlamamıştır. Yıllık ancak 5-10 patent tescil edilmiştir fakat 1910’lu yıllarda yıllık 100-120 patentin tescil edildiği görülmektedir. Elbette bu sayılar da gelişmiş devletlerle karşılaştırıldığında oldukça düşüktür. Yabancı patent sahiplerinin de büyük oranda Osmanlı Devleti’nde yatırım yapmaktan ziyade kendi teknolojilerini korumayı hedefledikleri söylenebilir. Bu yönüyle Osmanlı son döneminde kurulan fabrikaların azlığı göz önünde bulundurulduğunda, patentlere sağlanan hukuki korumanın teknoloji transferinden çok ithalatı kolaylaştırdığı söylenebilir.
Marka bahsinde de 1910’lu yıllardan itibaren marka tescil sayılarında belirgin bir artış söz konusudur. I. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti’nde yıllık 300 civarı marka tescil edilmekteydi. Bunun %75’lik kısmı yabancı girişimcilere aitti. Bu açıdan tescil edilen patent ve marka sayısı az olmakla birlikte, düzenlemelerin amaçları içerisinde yer alan teknoloji transferi hususunda kısmen başarılı olunduğu anlaşılmaktadır.
Matbaanın açılması, telif haklarının gelişimini de etkilemiştir diyebilir miyiz?
Matbaa, telif hakları açısından oldukça önemlidir. Bir eser matbaa sayesinde yaygın bir ekonomik değer ifade eder. Ancak yine de tek başına yeterli değildir. Gerek Avrupa’da gerekse Osmanlı Devleti’nde matbaanın kullanılmaya başlanması ilk etapta müellife değil matbaalara bir kazanç sağlamıştır. Zira matbaalar devletten aldıkları, bazı eserlerin basımını kapsayan geçici imtiyazlarla eserler üzerinde inhisarı haklara sahip olmuşlardır. Bu süreçte müellifler büyük ölçüde göz ardı edilmiştir. Müelliflerin hakları büyük oranda Fransız Devrimi sonrasında gündeme gelmiştir.
Osmanlı Devleti’nde de Müteferrika Matbaası, basacağı eserler için devletten ruhsat almak durumundaydı. Bu ruhsat aynı zamanda kitapların vergilendirilerek mâli sisteme girmelerine de olanak vermiştir. Ancak gerek matbaanın açılmasını sağlayan fermanda gerekse fetvada müelliflerin hakları üzerine bir atıf yoktur. O tarihte olması da beklenemez. 19. yüzyılda ise matbaa sayısının artmasıyla ortaya çıkan rekabet ortamı telif haklarının gelişimine de olumlu manada etki etmiştir.
O dönemde de korsan kitap konusu yaygın mıydı? Telif kanunlarının çıkmasıyla temelde Osmanlı’da telif hakları ile ilgili ne tarz uygulamalar oldu?
Özel matbaaların faaliyet göstermeye başladığı 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren korsan kitap meselesini iki boyutta ele alabiliriz. Birincisi müellifi hayatta olan eserlerin telif hakkını ihlal eden kitap basımıdır. Bu gibi ihlallerin çok yaygın olduğu söylenemez. Siyasi konjonktür gereği bazı kitaplara ilgi arttığında ya da dini içerikli ve daha fazla satış sayısına ulaşan eserlerde yine örnekler mevcuttur. Telif kanunlarının çıkmasıyla bu konularda görülen ve müelliflerin haklı bulunduğu davalar mevcuttur. Bu açıdan telif kanunlarının, hakkına tecavüz edilen müelliflere açık bir hukuki koruma sağladığı sabittir.
İkinci korsan basım faaliyeti ise ruhsatsız, dolayısıyla da vergisi ödenmeyen basım faaliyetleridir. İşte bu yöntem birincisine göre daha yaygındı. Çoğunlukla müellifi uzun süre önce vefat etmiş yani telif hakkına konu olacak bir durumu olmayan eserler bu yöntemle yayınlanabilmekteydi. Özellikle merdiven altı tabir edilen matbaalar yanında İstanbul’da faaliyet gösteren İranlı matbaacılar için bu yol adeta normalleşmişti. Hatta İranlı matbaaların bastıkları ruhsatsız ve kalitesiz kitaplar “Acem Baskısı” denilen bir tabirin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Başta ders kitapları ve dini içerikli yani okuru daha bol eserler yanında Kur’an-ı Kerim ve diğer kutsal kitaplar da ruhsatsız olarak basılmaktaydı. 1894 yılında Ahmet Mithat Efendi’nin müdürlüğü döneminde devlet matbaası olarak hizmet veren Matbaa-i Âmire’de dahi ruhsatsız kitap basılması, korsan kitap basımının yaygınlığı konusunda fikir verebilir.
Korsan yayınlar dışında tartışmalı bir konu da eski eserlerin, yeni müelliflerce değerlendirme ve eleştirilerini yazdıkları der-kenarlarının telif eser kabul edilip edilmeyeceğiydi. Bu konu uzun tartışmalara neden olmuş hatta telif eser sayılmaları yönünde bir tasarı da hazırlanmıştır. Ancak daha sonra bu tür hâşiyelerin telif eser sayılamayacağı sonucuna varılmıştır.
Dönem itibariyle önemli bir kazanım da “her hakkı saklıdır” ibaresinin kullanılmaya başlanmasıdır.
Günümüzde fikri mülkiyet haklarına dair aktüel sorunlarda neler var? Bu çerçevede fikrî olgunlaşma açısından baktığımızda günümüzün de problemlerinden olan markalaşamama, patent sayısının azlığı, telif haklarının yetersizliği gibi sorunların geçmişle bağlantılı olduğunu düşünüyor musunuz?
Esasında Osmanlı Devleti fikri mülkiyet haklarıyla ilgili hukuki altyapıları zamanında oluşturmuştur. Öyle ki 1879 İhtira Beratı Kanunu, yine bazı değişikliklerle 1995 yılına kadar uygulanmıştır. 1871 ve 1888 tarihli Alamet-i Farika Nizamnameleri 1965 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. Hakk-ı Telif Kanunu da 1851 yılına kadar bazı değişikliklerle Türkiye Cumhuriyeti’nde uygulanmıştır. Bu açıdan hukuki alt yapı bakımından Osmanlı Devleti üzerine düşeni yapmıştır. Ancak hukuki altyapı dışındaki problemler hiç kuşkusuz günümüze de uzanmıştır.
Tek tek ele alacak olursak, telif hakları konusunda Osmanlı toplumundaki okuma alışkanlığının paralelinde yeterli bir bilinç oluşmamıştır. Çoğu zaman müellif matbaaların insafına kalmıştır. Tabii olarak bu durum okuma alışkanlığı ve ekonomiyle de ilgilidir ve günümüzde de birçok yazar eseri üzerinde manevi haklar dışında pek bir şey elde edememektedir. Ancak bu durumdan yayıncıları da sorumlu tutamayız, telif haklarının iyi bir seviyede işlemesi için öncelikle kitap ekonomisinin büyümesi gerekmektedir. Bugün maalesef Türkiye kişi başına düşen kitap sayısında istenen seviyede değildir.
Telif haklarıyla ilgili bir diğer sorun son yıllarda artan “intihal” konusudur. Özellikle akademik alanda artan intihallerin aynı zamanda bir telif hakkı ihlali olduğu hukuki bakımdan sabittir. Bu açıdan intihallerle mücadelenin daha sıkı tedbirlerle ele alınması zaruridir.
Telif haklarıyla ilgili bir diğer sorun güncelleme konusudur. Telif haklarının kapsamının çizilmesi, günümüz dünyasında, teknolojik gelişmelerle birlikte oldukça zorlaşmıştır. Ancak sosyal medya, kişisel sayfalar vb. birçok platformda telif haklarının yeniden tanımlanması gerekmektedir. Telif haklarının yetersizliğinin özgün üretime büyük darbe vuracağı açıktır.
Patent konusunda ise Türkiye’nin son yıllarda önemli gelişme kaydettiğinin altını çizmek gerekir. Türkiye’de patentlerle ilgili asıl gelişme 1995 yılında Türk Patent Enstitüsü’nün yeni özerk yapısıyla faaliyet göstermesiyle sağlanabilmiştir. Elbette bu çok geç kalınmış bir adımdı. Osmanlı Devleti’nde de patentlerle ilgili bağımsız bir kurum ortaya konamamıştı. Teknolojik gerilik de patent hususunda geri kalmışlığı kaçınılmaz hale getirmiştir. Türkiye’de de bu işe geç girişildiği açıktır ve teknolojik gelişmişlik istenen seviyede değildir. Tabii ki bunun zamana ihtiyaç duyduğu yadsınamaz yine de özellikle eğitim altyapısının zamanın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesi en büyük problem olarak karşımızda durmaktadır. Daha özelde ise patent başvurularının zaman almasına karşın, işlemlerin çetrefilliğinin azaltılması ve TÜBİTAK ve KOSGEB gibi kurumların patent tescil destekleri sağlaması oldukça olumlu gelişmelerdir.
Markalaşma konusu ise daha karmaşıktır. Bir ülke en modern en yenilikçi marka kanunlarına sahip olsa da o ülkede uluslararası marka çıkmayabilir. Dolayısıyla marka hukuku ile markalaşma bir yönüyle ayrı meselelerdir. Osmanlı toplumunda sermaye birikiminin olmayışı, dolayısıyla da bir burjuva sınıfının oluşmaması, ekonomik istikrarın sağlanamaması, özel sanayi yatırımlarının yetersizliği ve elbette ki siyasi sorunlar markalaşmanın çok zayıf bir şekilde gerçekleşmesine neden olmuştur. Gerçekten Osmanlı marka sicilleri incelendiğinde örneğin tütün sektörünün ağırlığı görülür. Buna karşın markaların ömrünün kısalığı, Türkiye’ye aktarılan markaların azlığından anlaşılmaktadır.
Türkiye’de ise uluslararası markaların azlığı en çok dile getirilen problemlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında Osmanlı Devleti’nde görülen eksikliklerin birçoğu bugün Türkiye için de konuşulabilir. Güçlü markalarımızın olmaması ya da sayılarının yetersiz olması ülke içerisindeki üretim ve istihdamın artmasındaki engellerden biridir. Yine de güçlü vizyon, ekonomik istikrar ve kaliteli eğitim imkânlarının geliştirilmesiyle bu konuda sınıf atlayabileceğimize inanıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.