Osmanlı Üretim Sistemi ve Batı Merkezli Paradigmalar / Dr. Yahya Ayyıldız

Osmanlı’nın ekonomik sistemini açıklama iddiasında olan feodalizm, Asya Tipi Üretim Tarzı, patrimonyalizm, sui generisçilik gibi yaklaşımlar var. Bu tezler ne anlama geliyor, kısaca açıklayabilir misiniz?
Eşya, ismiyle bilinir ve aynı şekilde toplumsal hayat ve bunun ürettiği sistemler de kavramlarla algılanır. Immanuel Kant’tan beri bilindiği üzere kavramlar, olgunun anlaşılmasında pasif veya yansız değildir, yani olguyu nesnel bir biçimde yansıtmazlar. Bilakis bunlar, olgunun nasıl anlaşılması gerektiğini belirleyen araçlardır. Bu nedenle bir toplumu veya ekonomik sistemi temsil eden kavramlar, bütün nesnellik veya evrensellik iddiasına karşın kavramları üreten özne’nin öznel değer ve çıkarlarını içinde barındırır. Osmanlı’daki ekonomik sistemi açıkladığı iddiasında olan yaklaşımlar da bunun dışında değildir ve söz konusu yaklaşımları ele almadan önce bu hususun akılda tutulması gerekir.
Marx’tan Weber’e, Hegel’den Montesquieu’ya, Pirenne’den Bloch’a kadar neredeyse bütün Batılı yazarlar, feodalizmin Avrupa’ya özgü olduğunu ifade ederler ve Avrupa tecrübesini bu kavramla ortaya koyarlar. Feodalizm, kısaca, tarımsal üretime dayanan, emeğin bağımlı veya toprak kölesi olduğu, iktidarın parçalandığı, sömürünün ağırlıkla emek-rant şeklinde gerçekleştiği, antik kölecilik ile kapitalizm arasındaki bir dönemi tanımlamakta kullanılır. Batı merkezci veya entegrist yaklaşım, Osmanlı’nın da feodal olduğunu iddia eder ve bir deli gömleği giydirircesine Osmanlı gerçeğini bu şablona zorla uydurmaya çalışır. Bu nedenle sipahiden bir aristokrat üretir, devlet memurundan bir burjuva çıkarır, özgür olan Osmanlı köylüsünü serfle özdeşleştirir.
Avrupa’yı feodalizm olarak tanımlayanlar, Batı dışı toplumları başka kavramlarla karşılamışlardır. Örneğin Marx, Grundrisse adlı eserinde Merkez ve Doğu toplumlarını Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) kavramıyla açıklar. Bu model, ilkel toplumdan çıkış biçimlerinden biridir, yani bırakın feodalizmi, köleci üretim tarzından bile önce gelir ve bunlardan daha ilkel bir modeli temsil eder. Bu modelde uzmanlaşma gelişmemiştir, köylerdeki üretim kendi içine kapalı olarak kendine yeter düzeyde yapılmaktadır, yani şehirlerle organik bir ilişki ve uzmanlaşma geliştirilememiştir. ATÜT’ün bir başka niteliği de merkezi devletin varlığıdır, yani iktidar feodalizmdeki gibi bölünmemiş veya bütünlüğünü korumuştur. Ancak bu merkezîlik, köle yönetimi anlamındaki despotizmle ifade edilir ve dolayısıyla toplum, “genelleştirilmiş köle” olarak kabul edilir.
Marx’ın ATÜT kavramına benzer biçimde Weber de Batı dışı toplumları patrimonyalizm-prebendalizm modeliyle açıklar. Patrimonyalizm, babacan bir yönetim olarak algılanır ve buna göre yönetici, bir baba gibi toplumu koruyup kollar, ancak yine bir baba gibi toplum hakkında tek taraflı ve keyfi kararlar alır. Yani yönetici ile toplum arasındaki ilişki, karşılıklı hakları tespit eden bir hukuk tarafından belirlenmez. Patrimonyalizmin ayırt edici niteliği burada ortaya çıkar, yani hukukun olmadığı bir yönetim olarak kendini gösterir ki Weber’in Osmanlı hakkında kullandığı sultanizm kavramı, tam olarak bunu ifade eder. Ancak Osmanlı’da şer’i ve örfi hukukun varlığı ile yargının bağımsızlığı, patrimonyalizm iddiasını geçersiz kılar. Prebendalizm ise kamu gücünü elinde bulunduranlara toprağın mülkiyetini vermek yerine sadece vergi toplama yetkisinin devredilmesini ifade eder.
Fuad Köprülü ile Ömer Lütfi Barkan’ın kurucu rol oynadıkları ve bir yandan Sabri Ülgener, Mehmet Genç, Ahmet Tabakoğlu, diğer yandan Mustafa Akdağ, Halil Cin, Halil İnalcık, Huricihan İslamoğlu, Şevket Pamuk gibi isimler tarafından sürdürülen sui generisçilik, Batı’da üretilen kavram ve teorilerin Osmanlı’yı açıklayamadığını, Osmanlı’nın kendi nevi şahsına münhasır, yani sui generis olduğunu iddia etmiş ve empirik araştırmalarla Osmanlı gerçeğini ortaya koymaya çalışmışlardır. Osmanlı tarihçiliğinde ana akımı oluşturan bu yaklaşım, Batı merkezci söylemin hegemonyasına karşı durmanın bir ifadesi olmuştur. Ancak 50-60 yıl önce böylesine önemli bir misyonu yerine getiren bu yaklaşımın bugün köreltici bir tutum haline geldiğini ifade etmek yanlış olmayacaktır. Çünkü Osmanlı’nın sui generis olduğunu söylemek, Osmanlı hakkında, insanlık perspektifini koruyan kavram ve teoriler üretilmesinin önünde bir engel haline gelmiştir ve bu nedenle artık terk edilmesi gerekir. Zaten sui generisçi yaklaşım bile Batı merkezci kavramlardan kendini bütünüyle koruyabilmiş değildir ve örneğin imparatorluk, patrimonyalizm, fiskalizm, kutsallık, rant gibi kavramları kullanmaktan kaçınamamıştır.
Osmanlı ekonomik sistemine dair tartışmalar bize neler söylüyor? Bu tartışmalardan geriye ne kaldı?
1960’lardan itibaren gerek dünyada gerekse Türkiye’de gündeme gelen üretim tarzı tartışmaları, Batı dışı toplumların Batı’dan farklı bir yol izledikleri, kendine ait değer ve kurumlarının olduğu gibi bir sonuca veya bilince yol açması nedeniyle oldukça verimli ve faydalı olmuştur. Batı merkezci şablonların Batı dışı toplumları açıklamakta yetersiz kaldığının anlaşılması sonrasında daha kapsayıcı olacağı iddiasıyla Samir Amin tarafından “haraçlı üretim tarzı” kavramı önerilmiş ve bu yaklaşım, oldukça yaygın bir taraftar bulmuştur. Ancak bu yaklaşım da Batı merkezci şablonların ötesine geçememiş ve Batı merkezciliğin yeniden üretilmesinin bir örneği olmuştur. Bugün bu tartışmalar popülaritesini kaybetmiş olsa da Osmanlı ekonomik sisteminin hangi kavram ve teorilerle açıklanması gerektiği ihtiyacı bütünüyle karşılanabilmiş değildir. Söz konusu tartışmalarda Osmanlı’nın sui generis olduğunu iddia edenlere karşı feodalizm taraftarlarının, “Peki, Osmanlı feodalizm değildi, ama neydi?” diye sormaları ve buna açık bir cevap verilemeyişi, tartışmanın henüz bitmediğini veya konunun kapanmadığını göstermektedir. Zaten “Klasik Dönem Osmanlı Üretim Sistemi Alternatif Bir Yaklaşım” adlı doktora tezim, bir yönüyle bu soruya cevap vermek amacıyla hazırlandı.
İktisat teorisinde ve Osmanlı ile ilgili açıklamalarda görülen Batı merkezci evrenselciliğe mesafeli duran ve hatta onu eleştiren bir yaklaşımınız var. Bunun nedeni nedir?
Batı’nın veya onun iktisadi sistemi olan kapitalizmin dünya üzerinde hegemonya kurması ve Batı dışı ülkeleri emperyalist işgal ve sömürüye tabi tutması, sadece askerî ve ekonomik araçlarla olmamış, aynı zamanda bilim ve felsefenin de içinde yer aldığı ideolojik aygıtlarla gerçekleşmiştir. Dünyanın ekonomik kaynaklarının Batı’ya aktarılmasında Batı’nın kendini merkeze alan ve diğer toplumların tecrübelerini yok sayan söyleminin önemli bir yeri vardır ve bu durum, Batı merkezcilik olarak adlandırılmıştır. Marx, Hindistan’daki İngiliz işgalini, “tarihin bilinçsiz eli” olarak olumladığı gibi Engels de Fransa’nın Cezayir’deki işgalini medeniyetin ilerlemesi olarak yorumlamıştır. Bu yorumlar bir dil sürçmesi değil, Batı merkezci ve ilerlemeci tarih yorumunun kaçınılmaz sonucudur. Batı dışı toplumlar, kendi aleyhlerine işleyen ve sömürülmelerine yol açan bir sistemin değişmesini sağlamak ve alın teriyle ürettiklerine sahip çıkabilmek için öncelikle sömürü sisteminin varlığına ve nasıl işlediğine yönelik bir bilinç geliştirmeli ve bütün bir Batı felsefe ve bilim literatürünün emperyalizmin uygulanmasındaki rolünü tespit etmelidir.
Peki, bir toplumun ekonomik yapısı hangi parametreler üzerinden incelenebilir?
İktisat teorisi, Batı merkezcilikten kurtulabilmiş değildir. Üretim faktörlerinin emek, toprak, sermaye, girişimci olarak belirlenmesinde olduğu gibi pek çok kavram ve teori, sadece Avrupa tecrübesinin bir yansımasıdır veya Avrupa toplumunun genel niteliklerini yansıtır. Avrupa toplumunda toprak sahibi aristokrasi sınıfının varlığı, toprağın bir üretim faktörü olarak değerlendirilmesine yol açtığı gibi ticari ve sınai sermaye sahibi burjuvazinin varlığı da sermayenin ayrı bir üretim faktörü olarak kabul edilmesine neden olmuştur. Benzeri bir sınıfsal yapıya sahip olmayan toplumlar için söz konusu faktör bileşimi, olguyu temsil etmekten uzaktır. Bu nedenle diğer toplumların tecrübelerini de kapsayacak bir faktör bileşimi olarak emek, sermaye ve iktidar önerilebilir. Yani bir ekonomik sistemin ortaya çıkması için emeğin, sermayenin ve iktidarın varlığı gerekir ki üretim sonucunda elde edilen toplam çıktı, bu üç faktörünün gelirini oluşturur.
Batı toplumu, aynı zamanda mülk temelli sınıflı bir toplumdur ve bu durum, iktisat teorisine indirgemecilik şeklinde yansımıştır. Bir tarafta hayatın maddi boyutunu esas alan ve bütün hayatı maddi varlığa indirgeyen maddeci tutumdan ve diğer yanda düşünceyi merkeze yerleştiren idealist yaklaşımdan oluşan iki zıt tavır; çatışmacı ve sınıflı bir toplumun ifadesi olmuştur. Hâlbuki hayatı bütüncül veya tevhidî bir biçimde ele almak ve her bir unsuru bu bütünlük içerisinde değerlendirmek gerekir.
Buradan hareketle bir toplumun ekonomik hayatı, “ekonomik sistem” kavramıyla açıklanabilir. Üretim faktörleri emek, sermaye ve iktidar (devlet) veya canlı emek, birikmiş emek ve örgütlü emek olarak yeniden belirlenebilir. Bu üç üretim faktörünün maddi boyutu yanında bir de düşünceye ait veya kuramsal yönü vardır ve bunlar sırasıyla dünya görüşü, teknoloji ve hukuktur. Yani emek, insan bedeni ile dünya görüşünün; sermaye, doğal kaynaklar ile teknolojinin; devlet ise toplum ile hukukun birleşiminden meydana gelir. Bunların bütünü ise ekonomik sistemi oluşturur. Dolayısıyla bir toplumun ekonomik hayatını incelemek, ancak bu bütüncül perspektifle mümkündür.
İmparatorluk, patrimonyalizm, fiskalizm, rant gibi Osmanlı’yı tanımlamakta kullanılan bu kavramlara hangi yönüyle itiraz ediyorsunuz?
Bütün bu kavramlar sömürü sistemlerine aittir ve anlamlarını bu sistem içerisinde edinmiştir. Entegrist yaklaşımlar, bu kavramları, sömürü sistemlerindeki anlamlarıyla alıp Osmanlı’ya uyarlamış ve Osmanlı’yı da aynı gözlükle veya kavramlarla yorumlamıştır. Bu ise kendine yabancılaşmanın veya self-kolonizasyonun bir ifadesidir.
İmparatorluk, bir sömürü sisteminin başka toplumları egemenlik altına alarak sömürü çarkı kurmasının adıdır. İmparatorluğun üretim sistemlerindeki karşılığı ise padişahlıktır. Yani hem imparatorluk hem de padişahlık farklı din, dil ve kültüre sahip toplumları içinde barındırır ama iktidar ile toplum arasındaki ilişki, bu iki sistemde birbirinden farklıdır. Bir imparatorluk, egemenlik altına aldığı coğrafyayı kendi vatanı olarak görmediği gibi o coğrafyada yaşayan toplumu da kendi vatandaşı olarak görmez, sadece sömürülecek bir kaynak olarak değerlendirir. Örneğin İngiltere’nin Hindistan’da kurduğu yönetim, bir imparatorluk modelidir. Ancak padişahlıkta hükmedilen coğrafya vatan olarak görüldüğü gibi orada yaşayanlar da korunması gereken vatandaşlar olarak değerlendirilir. Bu nedenle Osmanlı, hiçbir toprağı savaşmadan terk etmemiştir, çünkü orayı kendi vatanı olarak görmüştür.
Osmanlı üretim sistemine yönelik bu açıklamalar, bir paradigma değişimine yol açabilir mi?
Tek bir çalışmayla veya sınırlı sayıdaki tezlerle Batı merkezci paradigmanın değişeceğini beklememek gerekir. Bunun için belki yüzlerce çalışmanın yapılması lazım. Ama Batı merkezci paradigma artık değişmek zorunda. Bu paradigmaya göre yapılan çalışmalar pek çok olguyu açıklayamadığı gibi söz konusu paradigma, bu yönüyle kevgire dönmüş durumdadır. Üstelik self-kolonizasyona yol açarak Batı dışı toplumların sömürülmesine hizmet etmesi nedeniyle bu paradigmanın sorgulanmasından daha önemli bir bilimsel görev de bulunmamaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.