Neyi Unutmayalım!.. / Dr. Alper Yücel Zorlu

Öyle bir şey olmalı ki, hamasetin dışında bir anlamı ve ciddiyeti olsun!.. Öyle bir şey olmalı ki, hem ânı ve günü hem de geleceği ilgilendirsin… Öyle bir şey olmalı ki, geçmişi telafi etsin… İnsan hayatında bu kadar etkili ve önemli ne olabilir ki? Böyle bir soruya cevap vermek için insanın birtakım kaygıları olmalı… Kaygı, insanı harekete geçiren ama telaşsızca yürüyen bir sürecin adı olmasaydı buna ancak stres unsuru denilebilirdi. Telaşın şeytana ait bir telkin olduğu bilinir. Öyleyse bizi kaygılandıran ama sükûnete davet eden, stressiz bir doğası da olmalı. Sakin olmamızı sağlayan şey, bir güvence dayanıyorsa ancak, gerçek bir temeli olabilir. Aksi halde, bizi kaygılandıran şey, telaşa da yönlendirirdi. Güvenç ise ancak, adalet ve merhamet içeren eylemlerin kalbimizde karşılık bulmasıyla mümkün olabilir. Kalpte karşılık bulan şey ise bir tatminin ve itminanın ürünüdür ancak. Ama insanoğlunun bu kıvama gelmesi, “Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti.” beyanının dışında olamaz. Ancak böyle asil bir terbiye, insanı bu kıvama taşıyabilir. İnsanın ne olduğunu bilen bir terbiye…
Yine öyle bir şey olmalı ki, içinde dürüstlük yani kalbî tatminin yanı sıra düşünce namusu olsun; kendimizi kandırmadan aklımıza da yatsın. Akla yatan şey, kim ne derse desin, kuşatıcı bir tecrübenin ürünü olabilir. Yani aslında, insan psikolojisiyle sarmaş dolaş, gayet insanî, insanı düşünen ve empati yapan bir yaklaşıma sahip olsun… Genlerle geçmişe uzandığı gibi, beklentileriyle de geleceği kuşatsın… Öyle bir şey olmalı ki, yaralı insanlığa ümit versin… Üstelik gerçeğin keskin yapısı bu ümide engel olmasın… Yani olayların görünen yüzünün sadeliği bizi yanlış düşüncelere sevk etmesin. Sırf onun verdiği ümit duygusuyla dahi her manada ayakta kalabilelim. Hatta bu anlamda, öyle hoşgörülü olsun ki, geçmişin telafisi değil, geleceğin telafisi dahi içinde olsun… Yani hep fırsat veren, fırsat tanıyan bir doğası olsun…
Öyle bir şey olmalı ki, tüm ümitlerimize rağmen, sıkıldığımızda bize uzanan bir merhamet eli gibi bize ferahlık versin. Zor anlarımızda dahi, çocuk neşesiyle -masum, saf ve önyargısız- ama ciddi bir toklukla bizi harekete geçirebilsin. Teselli boyutu her türlü zorluğa dayanabilmemizi sağlasın… Burada da, her seviyedeki insan, kendini kandırmadan nasıl teselli olur ona bakmak lazım… İnsanı bu ciddiyete, “ne” taşıyabilir? Hangi davanın ciddiyeti, insanı böyle yalçın kayalar gibi dik ve sarsılmaz kılabilir…
Yine öyle bir şey olmalı ki, bireye, topluma, devlete, insanlığa ve büyük inanç ailemiz olan ümmete yarasın. Bu şartlarda da doğal olarak içinde etnisite, ırk ve kısır aidiyetler olmasın… Tüm inanç erlerinin hilafsız kendini ait hissedebileceği bir şey olsun… Bu ise büyük inandırıcılık taşıyan bir dava olabilir ancak…
Öyle bir şey olmalı ki, önderleri feleğin çemberinden geçmiş, neferleri serdengeçti, hikmet, bilgelik ve yiğitlik sahibi olsunlar… Merhameti ve öfkeyi, tevazu ve vakarı, cesaret ve şecaati yerli yerince kullanan dengeli insanlar olsun… Böyle ahlaki bir bütünlük ve yetkinlik taşımasaydı, insanlık tarihini anlamsız kılan bir keşmekeş olurdu ancak bu… Demek ki öyle değil…
Yine öyle bir şey olmalı ki, mazlumu zalime ezdirmeyen, dulu, öksüzü ve yetimi layıkıyla gözeten, garibanı kollayan, feraset ve basiret sahibi, dünyaya tok insanların talip olduğu bir dava olsun… Çünkü dünyaya tok insanları dünyevileştiremezsiniz… Öyleyse, öyle bir şey olsun ki, imtihan için geldiğimiz bu dünyada “dünyevileşmeyelim…”
Evet, bütün doyumsuzluklarımıza “Dur!” diyecek bir şey olmalı; fikir, ruh, dava, inanç… Adanmışlığı, akıl ve kalbin tatmin olduğu bir terkiple, ilâhî bir yardım gibi tam da önümüze koymalı… Öyle bir dava olmalı ki, aynı zamanda bize Allah’ı (c.c.) tanıtmalı… Görünür hiçbir tersliğin, insanı davasından vazgeçiremediği bir şey olmalı. Olmalı ki, geçmişte bütün peygamberlerin tevhid uğruna çektiği çileleri bize hissettirebilsin… Bir adam bir gün Hz. Ali’ye; “Rabbini neyle tanıdın?” diye sordu. Hz. Ali; “Azimleri kırması, çabaları bozması ile.” diye cevap verdi. “Bir işi yapmak istediğimde, O, maksadıma ulaşmama engel oldu; bir karar aldığımda takdir bunu önledi. Böylece, işleri yönetenin Allah (c.c.) olduğunu anladım.” buyurdu. İşte öyle bir dava olmalı ki, bize, yolları açanın ancak Allah olduğunu öğretsin… Üzerimizde nimetler gördüğümüzde de bunun Allah’tan (c.c.) olduğunu idrak edebilelim. Bu arada, elinden geleni yapmış bir “tevekkül aslanı” haline gelebilelim.
Tabi, bu arada, manevi dengelerimizi korumak için, nefsimizi, olabilecek kötü şeyler hakkında korkutmak ve üzerimizdeki nimetin ne kadar kıymetli olduğunu kendimize ihtar etmek… Nitekim, kaderin keskin çizgilerinin nasıl tecelli edeceğinin bilinemezliği, bize hayır üzere olmayı kaçınılmaz biçimde telkin ediyor. Büyük nasihatler, insanı iyilik ve güzelliğe zorluyorsa, hayrın ne olduğu da yeterince izah edilmiş ise “işini coşkuyla yapmak”, “tembellik yapmamak” kaçınılmaz gayretin yüceltilmiş tanımı oluyor. Aşk ile yapmak ise Allah’ın (c.c.) rızasının ta kendisi… Bir tarafta arzu, istek ve hırsların itmesi, diğer yandan da ideallere doğru yönelmek, insanın kendini tanıma yolculuğunda, ölene kadar hiç bitmeyecek süreçler. Bir idealle test edilmedikçe, gerçek duygularımızın notunu hiçbir zaman veremeyeceğiz… Ve hep kendimizi, asla olgunlaşmayacak bir meyve gibi görmeye devam edeceğiz. Bu dinamik süreçleri hayır ve iyilikle taçlandırmak, “iyi kendiliğin” tanımı oluyor zaten… Sonuç olarak, “iyi sen” ve “iyi ben”lerden bir cemiyet oluşursa, bu, dünyadaki iyilik, doğruluk ve güzellik adına bütün canhıraş çabaları çok anlamlı kılan en kıymetli şeydir…
Büyükler insanın gafletini, “her an onu parçalayacak bir aslanın yanındaki gailesiz bir rahatlığa” benzetirler. İnsanın bu şartlarda rahat olamayacağı çok açık olduğuna göre, insanın, bütün dinamiklerini, dünya-ahiret dengelerini gözeten, akıllı tercihlerle her bakımdan emin bir alana taşıması, işin ve şartların doğası gereği, hayat karşısında “normal” tepkiler vermesi demek… Bundan ötesi, nefsin cılız çırpınışlarını, şeytanın bizler için allayıp pullamasından öte bir anlam taşımıyor.
Elle tutulur taraflarımızdan yola çıkmak, aslında, kutsal bir yolculuğa başlamak demek. Fakat kutsalla bağı kopmuş bir dünyada, insanı bu yolculuğa cezbettirecek, sağlam arayışlar ve çeldiriciler olmalı… İnsana şu an ne yaptığını, yaptığı şeyin ne anlama geldiğini söyleyen bir güç… Öyle bir güç ki, hem “ân”ı kuşatsın hem de geleceğe, iyilik ve doğruluk, dürüstlük adına bir rezerv koysun… Ben olmazsam bunları kim yapar diye düşünmeli insan… Allah (c.c.) ile yüzleşircesine bir sorumluluk duygusu kaplamalı benliğimizi… Böyle bir güç, kendini hissettirmeden, bunları başaracak insanın işi, gerçekten de çok zor görünüyor. Kendince çaresiz ama arayışı olan insanlar varsa yeryüzünde, müteal, aşkın bir varlığa ihtiyaçlarını bildirmekten başka bir çare de görünmüyor… Yeryüzünde, neyin nesnesi ya da öznesi isek, ancak kim olduğumuza karar vermekle, gerçek manada bir yol almak ya da yolculuğa çıkmak mümkün… Ama bilinmez bir yolculuğa değil… Ne aradığımızla ilgili bir yolculuğa… “Bize şah damarımızdan daha yakın” bir güç, bizi “duyan, gören ve bilen” bir güç, hiç şüphesiz, en kolay ulaşacağımız bir güçtür…
Geçmişte büyük sınavlardan alnı ak olarak çıktığını düşündüğümüz bazı büyüklerin söz ve tecrübeleri, bugünü değerlendirmekte bizlere büyük bir düşünme kolaylığı sağlayabilir. Aynı şeylerle sınanmadığımız düşünülebilir ama dava aynıdır. Herkes kendi zamanından, imtihan şeklinden sorumludur. İnsanın gerçek kapasitesini Allah bilir. Tüm zorluklar ve kolaylıkların bir arada olması, bizlerin bu konuda yalnız olmadığımızı gösteren, büyük bir düşünce alanı aynı zamanda. Ve bu durumu akledebilen insanlar gerçekten de kaliteli insanlardır. Öyle ki, fıkıh bunun için var, kelam da, tarih de denebilecek büyük davanın büyük insanına başka türlü yaşamak, düşünmek, davranmak yakışmıyor. Bu anlamda, insanın kendini bilmesi demek, “büyük davanın büyük insanı olduğunu” fark etmekle başlar. Yaşadığımız ve yaşayacağımız olaylar içinde, bir fenomen olarak kendine değer vermek… Big dataların, çılgın sosyal medyanın, gizli gözlemcilerin boy gösterdiği bir dünyada, kendini kayıp ve yalnız hissetmemek… Alabildiğine güçlü ve azimli… Ardından koştuğun şeyleri, önünde bitiriveren Allah… Bu da ancak varlığa bir anlam yüklemek, kendini zor görevleri olan kıymetli bir canlı olarak hissetmek, varoluşsal gerçeğimizi kendimize itiraf etmek ve sahiplenmek, kendimizi kutsalın bir nesnesi saymak ve kişilik, kimlik ve şahsiyetimize bir değer atfetmekle mümkün olabilir. Ki geriye, anlam haritası ile yol haritasını birleştirmek kalıyor ki, Hz. Ali (k.v.) Efendimizin buyurduğu gibi; artık, “Gözü olana, güneş ışımıştır…”
Günümüzün akil kafaları ve bilge ruhları, kaderin cilveleri içinde, diyebilirim ki, bi şekilde, “yaralı ruhlardır”. İnşallah bir gün, onların da yarasını saran bir ortamı Rabbim nasip eyleyecektir.
Burada anlattıklarım tabir yerindeyse “insanın kendi içinden geçmesi” gibi bir şey… Bu nedenle, “Neyi unutmayalım?” diye başladığımız yazımıza bir son vermek gerekirse, yüksek bir sesle “KENDİMİZİ” diyebiliyorum ancak… Maneviyat adına bir “mahviyet!” peşinde koşanların kulakları çınlasın… Var mısınız “VAR OLMAYA…”!..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.