Modern dünyada yalnızlığın anlamı köklü bir dönüşüm geçirdi. Geleneğin dünyasında Allah ile kurulan diyaloğun güçlü bir imkânı olan yalnızlık, bugün tedavi edilmesi gereken bir ‘hastalık’ olarak görülüyor. Bu dönüşümün temelinde yatan felsefi ve toplumsal dinamikler nelerdir?
Bahsettiğiniz dönüşüm insanın anlam dünyasında yaşanan kırılmaya tekabül eder. Söz konusu bu kırılmanın temelinde insanın tefekkür dünyasına hükmeden mananın tahrif edilmesi yer alır. Mana tahrif edilmiştir, çünkü manaya asıl anlamını veren hakikat ilga edilmiştir. Bu durumu Charles Taylor “büyük kopuş” fikriyle ifade eder. Esasında bu kopuşun müsebbibi Taylor’a göre modernitedir. Geleneğe dair her şeyin topyekûn reddini içeren bu süreçte pek çok kavram tarihî köklerinden koparılmıştır. Söz konusu kavramlardan biri de yalnızlıktır. Sizin de ifade ettiğiniz üzere geleneğin anlam dünyasında yalnızlık Tanrı ile kurulan diyaloğa imkân veren bir tecrübe idi. Yalnızlığın bahsettiğimiz kudretli anlamından uzakta bir anlama evrilmesinin arkasında modernitenin performans/randıman anlayışı bulunur.
Modernite insandan biteviye performans içinde olmasını isterken esasında Hannah Arendt’in “vita activa” olarak isimlendirdiği faal yaşamı yani düşünce yaşamını performans öznesinin hiperaktivitesine dönüştürmüştür. Bu durum geleneğin dünyasının kalbi olan tefekkürün dönüşümüdür. Yaşanan dönüşümün arka planında modernitenin geleneğin anlam dünyasını metafizik anlatılar olarak tanımlayıp değersizleştirmesi yer alır. Modernitenin bu bakış açısı insanın Tanrı’yla olan diyaloğunu sistematik biçimde kesintiye uğratmıştır. Yalnızlık ise şifahi anlamından uzaklaşarak tecrübe eden insanlara, acı veren olumsuz manalar ve çağrışımlar barındırır olmuştur. Bütün bu sürecin arkasında insanın münferit kimliklerinden, sosyal aidiyet bağlarından koparıldığı ve “bireyleştirildiği” bir anlayışın yer aldığını söylemek mümkün. İnsanın bir cemaatin parçası olduğu fert kimliğinden cemiyetin bir üyesi olduğu birey kimliğine geçişinin izlerini modernitenin kendini yasladığı Antik Yunan felsefesinde görmek gerekir. Özellikle Helenistik dönemle birlikte belirginleşen bireycilik anlayışı aydınlanma düşüncesinin “özgürlük” nidalarıyla daha da güç kazanır. Başta da ifade ettiğim üzere dönüşüme etki eden faktörlerin bir bütün olarak okunması gerekir. Modernitenin sebep olduğu kriz, reddettiği Hakikat’in yerine bir şeyi ikame edememesinden dolayı açığa çıkar. Esasında modernite söz konusu anlam boşluğunu dolduracak çeşitli araçlar geliştirmeye çalışmıştır. Ne var ki modern insanın yaşadığı ruhani sıkışıklık, depresyon atakları modernitenin başarısızlığını gözler önüne sermektedir.
Modern insanın yaşadığı bu durum insanın Tanrı’yla ve insanın insanla olan bağının koparılmasının sonucudur. Elbette bugün insanlar birbirleriyle ilişki halindeler. Lakin bu ilişkiler müşterek, geçici, çıkar temelli ilişkilerdir. Duygusal bir dayanağı olmayan menfaat odaklı bu tür ilişkiler toplumda bireylerin kendilerini güvende hissetmedikleri tekin olmayan bir ortamı açığa çıkarmıştır. Bu durumda birey sosyal dünyaya açılan pencereyi kapatır ve kendi kabuğuna çekilir. Birey modern dünya içinde bir başınadır ve etrafı potansiyel tehditlerle çevrilidir. Bu ise insanın kendini biteviye tetikte tuttuğu şizofrenik bir krizdir. Krizi aşmak için insan kendini korumaya alarak geri çekilir. Modern birey bu durumun üstesinden gelemedikçe çaresizce yalnızlığa yönelir. Issız bir yalnızlığın soğukluğu içinde birey, modernitenin kendinden beklediği performansı/randımanı yerine getirmeye çalışır. Performans günümüzde sistemin anlam boşluğuna bulduğu en işlevsel çözümdür. Çözümdür, çünkü biteviye performans halinde olan birey meşguliyet halinde varoluş sancısını unutur. Meşguliyeti sağlayan araç ise tüketimdir.
Sonuç olarak modernite yalnızlığı, sistem içinde insanların yeterli randımanı sağlamasını engelleyen patolojik bir kriz olarak görür. Sosyal hayat içinde hızla yayılan yalnızlık salgını ivedilikle ortadan kaldırılmalıdır. Bunun yolu ise yalnızlığın terapilerle ve ilaçlarla üstesinden gelinmeye çalışıldığı, kişinin topluma tekrar kazandırılmasını hedefleyen rehabilitasyon sürecidir. Yalnızlık hastalığına duçar olmuş birey yeterli randımanı gösteremez. Bu kişiler ise modern sistem için birer tehdittir. Tehdidin ortadan kaldırılması için çeşitli araçlar geliştirilmiştir. Terapiler ve ilaçlar bu araçların başında yer alır. Zygmunt Bauman “Akışkan Modernite” kitabında modern bireyin ahvalini yerinde bir tespitle dile getirir:
“Danışma oturumunun sonunda danışan kişiler, oturum başlamadan önce oldukları kadar yalnızdırlar. Olsa olsa yalnızlıkları daha da pekişmiştir: Sonunda yine kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalacakları konusunda içlerine doğan şüphe doğrulanmış, neredeyse kesinlik kazanmıştır. Danışmanın önerisi hangi konuda olursa olsun, sonuç olarak danışana söylenen şey, danışanın her şeyi tek başına ve doğru düzgün yapması gerektiği, kendi hataları veya özensizliği nedeniyle doğabilecek olumsuzlukların tek sorumlusunun yine kendisi olacağını, bunun suçunu başkalarında arayamayacağıdır.”
Görüldüğü üzere modernitenin çözüm olarak sunduğu terapiler yalnızca insanın yalnızlığını arttırmakta ve içinde olduğu durumun müsebbibi olarak da yine bireyin kendisi olduğunu telkin etmektedir.
Yaşlılık ve bilgelik arasındaki kadim bağın modern dönemde kopuşunu gözlemliyoruz. Geleneksel toplumlarda yaşlılar toplumun yaşayan hafızası ve bilgelik kaynağı iken, modern dünyada ‘randıman/performans’ kriterleriyle değerlendiriliyor. Bu paradigma değişiminin altında yatan sebepler ve sonuçları nelerdir?
Değişimin temelini anlam dünyasında yaşanan kopuşla ifade etmeye çalıştım. Belki burada modernitenin randıman/performans odaklı sosyal hayat dizaynını daha detaylı konuşabiliriz. Modern dünyada artık insanların değerini tayin eden ne kadar randımanlı olduğudur. Randıman kavramı üzerinde en çok duran isimlerden biri Byung Chul Han’dır. Bu mesele üzerine “Yorgunluk Toplumu” isminde bir kitap kaleme almıştır. Han’ın da ifade ettiği üzere modernite insanı diğer bütün sıfatlarından uzaklaştırarak tek bir sıfata indirgemiştir. İnsan artık homo economicus’tur. Modern birey sistemin içinde kalmak istiyorsa şayet biteviye performans halinde olmalıdır. Olmalıdır çünkü sistemin dışına atılmak toplumun periferisinde olmak demektir. Bu ise modernitenin ölümden önce son çıkış olarak sunduğu tahliye kanalıdır. Modern insan için korkunç bir son olarak sunulan bu durum katiyen istenilmeyen bir sondur. Bu durumda modern sistem içinde ilk dışlanma, performans alanı olan üretim sahasında yer alamayan kişiler özelinde gerçekleşir. Ancak modernite bu kişilere ikinci bir şans daha verir. Burası tüketimin sahasıdır. Modernitenin insanları tefekkürden uzak tutmak ve dolayısıyla ontolojik kriz yaşanmasının önüne geçmek için ürettiği “boş zaman” anlayışının temelinde tüketim vardır. Sürekli tüketmek mecburiyetinde olan insan düşünmeye fırsat bulamaz. Bulamaz çünkü düşünmek için durmak gerekir. Hiperaktivite derecesinde performans düşkünü olan modernite insanlardan verimli olmasını beklerken biteviye meşguliyet araçları sunar. Böylece birey içinde bulunduğu fecaatin farkına da varamaz. Modernitenin istediği de budur.
Üretim veya tüketim kısmında yeterli performansı sergileyemeyen ve böylece toplumun periferisine atılma gerçeğiyle yüzleşen kesimlerden biri de yaşlılardır. Geleneğin anlam ufkunda insanların toplumdaki değerini tayin eden faktör onun ne kadar randımanlı olduğu değildir. Kişilerin doğuştan sahip olduğu değerleri vardır ve kolektiviteye duyulan aidiyet bağıyla bu değer artardı. Herkesin sahip olduğu sosyal kimliği kişiye rol ve sorumluluk yüklerdi. Böylece insanların doğumundan ölümüne dek hayatının her evresinde değişen rolleri onların değerinde bir azalmaya sebep olmazdı. Aksine her yeni rol yeni bir kimlik ve değer demekti. Bu yönüyle toplumun yaşayan kütüphanesi olarak görülen yaşlı, tecrübesi ve ilmi bilgisiyle bilge kişi olarak telakki edilirdi. Modernitenin aksine geleneğin dünyasında yaşlılık bir gerileme veya çöküş dönemi olarak görülmezdi. Bilakis insanın ilminin ve irfanının en zirve dönemi olarak tasavvur edilirdi. Geleneğin ilga edildiği modern düşüncede yaşlılık geçmişteki muteber konumundan tasfiye edilmiştir. Yaşlı artık yeterli performansı sergileyemeyen dolayısıyla verimsiz kişidir. Bu sebeple herkesin anne karnından itibaren yaşlanmaya başladığı bir gerçekliğin içinde yaşlılık modern dünyanın bir sorunu addedilmiştir. Modern dünya içinde kendini optimize edemeyen yaşlı, dışlanmaya mahkûmdur. Dışlanma ise nihayetinde yalnızlıkla sonuçlanmaktadır. Buna maruz kalmamak için yaşlı sürekli meşgul olacağı araçlar geliştirmelidir. Esasında meşguliyet performans ile verimliliğin bir yüzüdür. Yaşlı bir kişinin verimliliği modern toplumda iş ve boş zaman içinde sürekli performans halinde olmasına bağlıdır. Bütün bu sürecin sonunda modernitenin beklentisini yerine getiremeyen yaşlı yalnızlık gettolarına mahkûm edilir. Söz konusu bu yerler ise modernitenin sosyal devlet anlayışı ile iyimserlik maskesiyle sunduğu huzurevleridir.
Huzurevleri gerçeği, modern toplumun yaşlılara yaklaşımını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Bir zamanlar ailenin ve toplumun merkezinde olan yaşlılar, bugün profesyonel kurumlara teslim ediliyor. Bu kurumsal dönüşümün yaşlıların yalnızlaşması üzerindeki etkilerini nasıl yorumluyorsunuz?
Realite ile yüzleşmemiz gerekiyor. Huzurevi modernitenin yalnızlık gettosudur. Yeterli randımanı sağlayamayan yaşlı, topluma tutunmayı başaramamıştır. Başaramamıştır çünkü modernite bireyi başına gelen her şeyden sorumlu tutar. Bu onun özgürlük anlayışının sonuçlarındandır. Hayatı boyunca ne yapmak istediğine kendi iradesiyle karar veren modern birey tercihinin neticesinden de sorumludur. Bu bakış toplumdan dışlanan yaşlının dışlanmasının sebebi olarak yine kendinin sorumlu tutulmasını mümkün kılar. Böylece sistem bir nevi kendini aklar. Yaşlılar bu kurumlarda ölümü beklemeye mahkûm edilirler. Burada temel gaye işe yaramayan ve ölümü hatırlatan kişilerin sosyal hayattaki görünürlüklerini azaltmaktır. Bu da ancak toplumdan izole edilmeleriyle mümkündür. Yaşlılar izole edilmelidir çünkü modernite yaşlılığı utanç verici bir durum olarak telakki eder. Huzurevleri yaşlıların yalnızlık hücreleridir. Buralarda yaşlılar ıssızlığın ve kimsesizliğin tehlikesiyle karşı karşıyadır. Çünkü, sevgi bağından yoksun, profesyonel bakımın yapıldığı son derece mesafeli ilişkilerin olduğu bir kurum düzeni söz konusudur. Bu kurumlarda yaşlılarla ilgilenen kişiler modern sistem tarafından görevlendirilmiş, randımansız yaşlıların denetiminden ve gözetiminden sorumlu kişilerdir. Yaşlılar gözetim altında tutulmalıdır çünkü toplumun içinde başlarına buyruk, görünür bir biçimde dolaşmaları sakıncalıdır. Bu yüzden yaşlıların kontrol altında tutulabileceği bir mekanizma işlevi görür huzurevleri. Esasen kurum bakımları ‘gibi’ olmaya çalışmaktadırlar. Söz konusu kurumlar ise yaşlının eksikliğini duyduğu ne yuvasının ne ailesinin yerini doldurabilmiştir. Bu tür yerler insanların ziyaretlerine açık bir haldedir ve buraya gelenler bir yeri izlemenin ve ziyaret etmenin rahatlatıcı hissi ile yaşlıları ziyaret ederler.
Modern dünyanın ‘başarılı yaşlanma’ söylemi ve anti-aging uygulamaları, yaşlılığı adeta inkâr eden bir yaklaşım sergiliyor. Bu durumun yaşlıların toplumsal konumu ve yalnızlık deneyimleri üzerindeki etkilerini değerlendirir misiniz?
Yaşlılığın modern dönemde rahatsız edici ve utanç verici bir durum olarak telakki edilmesi modernitenin “gençleşme” vurgusuyla doğrudan ilgilidir. Gençleşme vurgusunun temelinde ise yine modernitenin randıman düşkünlüğü vardır. Gençlik güçlü, atik, çok çalışan her işte çalışabilecek potansiyeli olan kişiler olmaları yönüyle randımanın sürekliliği için bir ideal olarak sunulur. İnsanlara daima genç kalmaları fikri aşılanır. Bu sebeple insanın doğal bir evresi olan yaşlılığın önüne geçemeyen modern birey, yaşlılığın görünümünü azaltmanın çeşitli yollarını bulmaya çalışır. Bu yollardan biri anti-aging uygulamalarıdır. Bu uygulamalar sayesinde yaşlılığın görünümü değiştirilmeye çalışılır. Öykünülen görünüm ise gençleşme idealidir. Gençleşme idealinin kendini göstereceği yer ise bedendir. Beden daima güzelin, estetik ve zarif olanın, gücün yani gençliğin görünümüne sahip olmalıdır. Ancak bu forma sahip olan beden verimli yani randımanlı olabilir. Modernitenin pazarlama nesnesi olarak sunduğu beden üzerinde yapılan her türlü gençleşme uygulamasıyla yaşlılığın istenmeyen görünümünden kurtulunması için bir fırsat olarak sunulur. Toplumda yaşanan sorunlar, krizler Jean Baudrillard’ın ifadesiyle “bedenselleştirilir”. Böylece beden üzerinde yapılan değişiklikler yoluyla insanlar sorunlarına çözüm bulacağı ve daha mutlu olacağı yanılgısına düşer. Bu sonu olmayan bir sürecin habercisidir
Modernite bu durumdan kurtulmak için son çare başarılı yaşlanma kavramını geliştirmiştir. Başarılı yaşlanma önemli hastalıklar olmaksızın yaşlılıkta yüksek fiziksel, psikolojik ve sosyal işlevsellik olarak tanımlanmaktadır. Esasen modernite başarılı yaşlanma için insanlardan gençliklerinden itibaren sürekli performans halinde olmalarını ister. Bu sayede yaşlılık döneminde zor ve düşkün bir durumda olan yaşlı gençliğindeki performansı ile kıyas edilip suçlanabilecektir. Kişi yaşlılığında aktif/başarılı bir yaşlanma geçirmeye mecbur bırakılır. Aksi halde toplum tarafından kabul görmesi mümkün değildir. Bütün bu sürecin sonunda yaşlılar modern toplumda kendi dünyalarına terk edilmiş zavallı konumundadır. Toplum tarafından ilgisiz ve sevgisiz bırakılan yaşlı için yalnızlık ise kaçınılmazdır.
İslam, yaşlılık ve yalnızlık meselesine moderniteden oldukça farklı bir perspektif sunuyor. İki paradigma arasındaki temel farklılıklar nelerdir ve bu farklılıkların pratik yansımaları nasıl ortaya çıkıyor?
Esasında sorunuzun cevabı çok derin. Elimden geldiğince kısa cevaplamaya çalışayım. İslam’ın yalnızlığa bakışı modern felsefeden farklı olduğu kadar Hristiyan felsefeden de farklıdır. Bu farkı dile getirmemin sebebi ikisinin de bir inanç olması hasebiyle okurların zihninde bir karışıklık olmasının önüne geçmektir. Öyle ki Hristiyanlık insanın ilk günahla birlikte yaşadığı yalnızlığı Tanrı’dan bir kopuş ve dolayısıyla bir ceza olarak tasavvur eder. Dolayısıyla insanın ilk yalnızlık tecrübesi cennetten yeryüzüne inişle başlayan sürgündür. Oysa İslam’ın yalnızlık telakkisinde Yaratıcı’nın her yeri kuşatmasına dair inanç temelinde bir yalnızlık mümkün değildir. O’nun yani Allah’ın olmadığı hiçbir yer yoktur ki insan yalnız olsun. Bu yönüyle İslam’da yalnızlık kulun nefsini terbiye etmek için, dünyadaki arızi her şeyden uzaklaştığı bir tecrübedir. Bu tecrübe halkın arasından fiziken bir uzaklaşmayı içeren halvet, uzlet gibi inziva yöntemleri olabileceği gibi halkın içinde Hak ile bir olarak da yaşanılabilir. Söz konusu bu tecrübe ise “Abdülkerîm el-Kuşeyrî’nin ‘kâin ve bâin’ dediği, Nakşibendîlerce ise “halvet der-encümen” şeklinde ifade ettiği bir haldir. İslam’ın yalnızlığa dair bakışı kavramın asıl anlamını bizlere verir. Esasen halvet kalbin Allah dışında her şeyden temizlenerek belli bir müddet sadece onunla meşgul olunması demektir. İnsanın ruhu bu dünyada sıkışmış haldedir. Bu bir iğnenin deliğinde yaşamak gibidir. Ruh burada karanlıkta, yalnızlığın çölündedir. Bu yalnızlık Rabbinden uzakta olmanın derin gurbet yalnızlığıdır. Söz konusu bu yalnızlıktan yine yalnızlık tecrübesi ile kurtulmaya çalışır insan. Beşerin bu dünyadaki yalnızlığı Allah’la olan bağını kesintiye uğratan bütün arızalardan kalbini ve ruhunu temizleyememesidir. Bu sebeple kişi yalnızlık yoluyla nefsini arındırmayı ve kalp evini temizlemeyi ister.
Böylesi bir yalnızlıkta insan kendini Allah’a terk etmiştir. Kendi diye bir şey yoktur artık. Kişi içinde olduğu karanlıkta Rahman’ın ışığını arar. Eğer o kimse nasipli ise ışığa mazhar olur ve yaşanacak olan aydınlanma ise uhrevi, kalbî bir aydınlanmadır. Bu da kimsenin olmadığı tenha bir yere çekilip uzlet etmekle mümkündür ilk başta. Ancak salik nefis terbiyesini tamamladıktan sonra gerçek halvet makamına erer. Böylece Allah’la beraber olmak için artık uzlete çekilmesine gerek yoktur. Bir cemaat içinde pek tabi Allah’la beraberdir. Hatta en ulvi halvet mertebesi de budur. Esasında bu tecrübe oldukça zor ve meşakkatli bir sürecin habercisidir. Nitekim herkes halvet tecrübesinin ağırlığını taşıyamaz. Öyle ki Gazali bu hususta uyarılarda bulunmuştur. Gazali uzletin de bir ilmi olduğunu, bu ilme hâkim olmadan uzletin faydadan çok zarar getireceğini düşünür. Bu itibarla, sıradan insanların ve hatta cahillerin uzlete çekilmelerinde pek bir hayır yoktur. Kişi ibadetin adabını bilmelidir. Ancak bu adapla halvete girilir. Bunları bilemeyecek kimseler için de halvet uygun değildir, çünkü bu tip kimseler, kendileri için gerekli olan her şeyi bilmezler, bilemezler.
Modernitenin yalnızlığa yüklediği anlam ise görüldüğü üzere İslam’ın perspektifinden çok farklıdır. Esasında sorunun bu kısmına ilk soruda değinmiştim. Okurlar için kısa bir özet adına şunları söyleyebilirim. Modern dünya insanla öteki arasındaki bağa hasar vermiştir. Ötekinin olmadığı bir anlam ufkunda aslında bireyin varlığının değerinden bahsetmek pek de mümkün değil. Dufour buna “öteki”nin kaybolması, yok olması diyor ve kendine şunu soruyor: “Öteki” olmadan “ben-kendim-olmak” ne olabilirdi? Öyleyse ben varlığıma bir karşılık bulmak için başkasının varlığına muhtacım. Oysa modernite başkasının varlığını bireyin öz çıkarı karşısında edilgen bir konuma düşürmüştür. Böylece birey kendi kendiyle baş başadır. Etrafında onlarca insanın bulunması yalnızca hiçbir anlamı olmayan bir kalabalığın göstergesidir. Birey için artık dayanışabileceği, duygusal çöküntülerini paylaşabileceği kimse yoktur, çünkü bu dünyada herkes aynı döngü içinde bunalımın eşiğindedir. Modern insanın elinden alınmış olan varlığına anlam katan şeylerin eksikliği bunalımın bilançosunu daha da ağırlaştırmaktadır.
Yaşlılık meselesine bakışta da derin farklılıklar mevcut. Yine modernitenin bakışına yukarıda teferruatıyla değinmiştim. Burada sadece İslam’ın bakışından bahsetmek istiyorum izninizle. Fani olan bu dünyada tek hakikat vardır insanın bizzat tecrübe ettiği… O da ölümdür. İnsanın ömür yolculuğunda ölüm yolun sonudur. Yaşlılık ise bu yolun son durağıdır. İnsan, akli ve amaçsal yönelimleri içinde kendi zamanı ve kendi benliğinden bir bakıma kopmuştur. İşte yaşlılık, bu mesafenin kapanabileceği, orijinal zamanın duyumsanabileceği bir olanağı sunar. Yaşlılığın insana sunduğu hikmet ve irfan penceresine karşılık modernitenin puslu penceresinden dünyaya bakmak yaşlıyı ve yaşlılığı bir sorun olarak görmekten başka bir şeye yaramaz. Oysa İslam’da yaşlı hürmet gösterilmesi gerekilen kimsedir. Özellikle Kur’an-ı Kerim’de, peygamberin sünnet ve hadisinde yaşlılığa ve yaşlıya nasıl bakılması gerektiği sıklıkla vurgulanır. Kur’an’da yaşlılık erzeli’l-‛umur, şeyh, şeyb, ‛acûz ve kiber kavramlarıyla ifade edilmektedir. Erzeli’l-‛umur haricinde diğer kullanımlar insanın ömrünün sonunda bedeninde bir çöküş yaşadığını, bedende yaşanan bu çöküşün yanı sıra bilgi ve irfanının en doruk noktası olduğunu ifade eder. Erzeli’l-‛umur ise yaşlılığın zihnî bir gerileme ve bunama dönemi olarak ifade edildiği bir kavramdır. Nahl Suresi 76. ayet buna bir örnektir. Orada Allah şöyle buyurur: “Sizi Allah yarattı, sonra da vefat ettirecektir. İçinizden, (sahip oldukları) bilgiden hiçbir şeyi bilmeyecek yaşa, ömrün en düşkün çağına kadar yaşatılanlar da vardır.”
İslam yaşlı bakımına hususi bir önem atfetmiştir. Özellikle İslam geleneğinde yaşlıya hürmet salık verilirken yaşlının bakım mükellefiyeti, kişinin kendine yetemediği hallerde, öncelikle ailesine, daha sonra da yakın ve uzak akrabalarına düşmektedir. İslam hukukunda bakımın nafaka yükümlülüğü ve sıla-i rahim kapsamında değerlendirildiği görülür. Bütün bunların dışında yaşlılık İslam’da ilahi sınama yollarından biridir de. Sabır göstererek takvasını yüceltecek olan kişi yalnızca yaşlı değildir. Aynı zamanda yaşlının bakımından sorumlu kişidir de. Bu yönüyle İslam insanları ihtiyaç ve sorumluluk temelinde birbirine bağlar. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” hadisi bu anlayışa örnek olarak sunulabilir.
Modern toplumda ölüm adeta görünmez kılınmaya çalışılıyor ve yaşlılar da ölümü hatırlattıkları için toplumsal görünürlükleri azaltılıyor. Bu durumun toplumsal ve psikolojik boyutlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Modernitenin ölümü kuşatmaya dair anlayışı yaşlılıkla birlikte elinde ve yüzünde buruşukluklar olan yaşlının dışlanmasının ve nihayetinde yalnızlığa itilmesinin sebeplerinden biridir. Nitekim yaşlı istenmeyen görüntüsüyle düşkünlüğü, güçsüzlüğü çağrıştırır. Yaşlılıkla beraber kişinin bedeninde yaşanan bu değişimler zamanın yıkıcılığı ve ömrün sonunu yani ölümü hatırlatır. Yaşlı; istenmeyen, güçsüz, çirkin haliyle ölümü hatırlatan ve modernitenin ölümü kuşatmasının başarısızlığını yansıtan kimsedir. Bu gerçekle yüzleşmek istemeyen modern anlayış ise nihayetinde ölümün hatırlatıcılarından biri olan yaşlıyı toplumdan uzakta, görülmeyen yerlere sürgün eder. Yaşlının modern dönemde sürgün edildiği yerin ise huzurevi olduğunu ifade etmiştim. Yaşlılar bu kurumlarda ölümü beklemeye mahkûm edilirler. Burada temel gaye işe yaramayan ve ölümü hatırlatan kişilerin sosyal hayattaki görünürlüklerini azaltmaktır. Bu da ancak toplumdan izole edilmeleriyle mümkündür. Robert Butler modern toplumda yaşlılığın ayrımcılığa maruz bırakılmasını ve ölümle özdeşleştirilerek korkulmasını şu sözlerle dile getirir: “Yaşlılık ayrımcılığı, genç ve orta yaşlıların derinlerde yerleşmiş bir huzursuzluğunu yansıtır- yaşlanmaya, hastalığa, sakatlığa karşı kişisel bir tiksinti ve iğrenme; güçsüzlük, ‘yararsızlık’ ve ölüm korkusu.”
Ölüm korkusu ile yaşlıların toplumdan dışlanmaları, nihayetinde hissettikleri kimsesizlik ve yalnızlık duygularını perçinlemektedir. Kimsesiz hissetmektedirler. Çünkü, yaşlılar en yakınları tarafından ilk dışlamaya maruz bırakılmaktadırlar. Bu durum yaşlı kimse için büyük bir yıkımdır. Öte yandan modernite ölümü hatırlatan her şeyi dışlar. Esasen ölümü hatırlatan her sembolün, sürecin ve döngünün yok edilmesi, yok edilemiyorsa ötelenmesi ve gözden uzak tutulması modern düşüncenin dinamiklerinin neticesidir. Yalnızca yaşlılar değil, aynı zamanda yaşlanma sürecine giren ve bu sürecin belirtilerinin bedendeki izlerini taşıyan her birey için bu ötelenmesi gereken bir durum, hatta tehlikedir. Bu kontekste yaşlanma doğumdan itibaren başlayan bir süreç olarak algılanmış, bedene yapılan yatırımlarla yaşlanmanın, dolayısıyla da ölümün ötelenmesi düşüncesi doğum öncesinden başlamıştır. Özellikle modern dönemde ölümün zamansal ve mekânsal bütün etkinliklerin dışına itildiği söylenebilir. Hem bireysel hayattan hem de sosyal hayattan uzağa, gözlerden uzak bir yere, hiçliğe sürüklenmesi gereken bir şey olarak görülmekte ve ötekileştirilmektedir. Bütün bunlar modernitenin ideal toplum düzenini kurmak için tasarladığı yolardan sadece birkaçıdır. Nihayetinde insanı bekleyen; birbirlerinden daha da uzaklaştırıldığı, ortak paylaşım dünyasının yıkıldığı, sancılı bir sondur.
Gelenek ve modernite arasındaki bu derin ayrışmadan çıkış mümkün mü? Yaşlıların toplumsal konumlarını yeniden güçlendirmek ve yalnızlıklarını anlamlı bir tecrübeye dönüştürmek için neler yapılabilir?
Gelinen noktada modern insan için geleneğin yok edilmeye çalışılması bir sorunken daha büyük sorun geleneğe gidilebilecek yolların yok edilmesidir. Böyle bir dilemma içinde modern insanın kendine yeni yollar arayışına girmesinden başka çaresi yoktur. Ancak karşısına çıkacak olan bu ilk yollar hakikate giden yollar değildir. Modern dünyanın insanını oyalamak için kapanmaz yarasına bulduğu tampondan başka bir şey değildir. Modern insanın yapabileceği tek şey hakikate giden ana yollar kapandıysa eğer kendine patika yollar keşfetmesidir. Ancak bu şekilde içine düştüğü bunalımdan kurtulabilir. Nitekim derdin kaynağı belli iken çözümü başka yerde aramak beyhude bir çabadan, oyalanmadan başka bir şey olmayacaktır. İnsan içinde bulunduğu anlam krizini ancak Hakikat’e tekrar yüzünü dönerse aşabilir. Yine bu yolla modernitenin geleneğin değerlerini metafizik anlatılar olarak etiketleyip yok saydığı bir çıkmazdan kurtulabilir. Modernite anlam dünyasını yeniden inşa ederken kavramların anlamını tarihi köklerinden koparmıştı. Koparılan kavramlara asıl anlamları tekrar verilirse şayet, gerek yalnızlığa gerekse de yaşlılığa bakış değişecektir. Böylece insan içindeki yitiğini, kendini bulabilecektir, diyerek cümlemi noktalamak isterim. Teşekkür ediyorum.
Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi Gönül Dergisi