Mekan Algımızda İrfan İzleri – Mimar Celaleddin Çelik

Dünü değerlendirmeden tarihten göndermeler yapmak çok sağlıklı olmayabilir. İşin daha çok medeniyet kısmıyla ilgilendiğinizi düşünürsek, günümüzü kendi mesleki duruşunuz açısından nasıl görüyorsunuz? Günümüzdeki mimari algıda sizi Osmanlı’yla kıyaslamaya götüren düzensizlik ve sıra dışılık nedir?
Burada temel fark galiba eşyaya bakış problemi. Mimarlık bir ürün, ama fikrî bir ürün aslında; bizim hayata, eşyaya, malzemeye, tabiata, insana nasıl baktığımızın yansıması. Mimarlık üzerinden aslında biz bir fikir ve medeniyet algısını görüyoruz. Osmanlı mimarisini konuşurken aslında Osmanlı’nın fikir dünyasını, eşya algısını konuşuyoruz. Bugünün mimarisini, şehrini konuşurken de aynı şekilde bulunduğumuz günün eşyaya bakışını konuşuyoruz, aslında mimarlık üzerinden böyle bir okuma yapıyoruz. Büyüklerimizden duyduğumuz kadarıyla, zihin dünyamızın somutlaşmış, yapı malzemeleriyle tarif edilmeye çalışılmış bir numunesi mimarlık. Bu hüviyetle baktığınız zaman bir Osmanlı evi ve günümüzün evlerinden bir tanesini yan yana koyup bir okuma yapabiliriz, yani mimarlığı mücerred bir ferd olarak kabul etmemeliyiz. “Osmanlı mimarisi iyiydi ama başka şeyi kötüydü.” veya “Bugünün her şeyi iyi ama mimarisi kötü.” demek aslında biraz zor, bu bir bütünün yansıması aslında.

Eşya ile insanın ilişkisine dair bir problem…
Evet, esas olan budur.  Mimarlık bir mekân tasarlama işidir. İnsan, tabiatın içinde kendisine bir mekân tasarlamak zorunda; bu, tabiatta bulabildiği malzemelerle yaptığı bir faaliyet. Yani insan barınma ihtiyacını mekânla sağlıyor, bunun için kullandığı malzemeler tabiatın bahşettiği malzemeler; ahşap, taş, toprak, cam vs.… Bunları fıtrî şekilde kullanabilirseniz yani yaradılış sırrını inkâr etme küstahlığına kalkışmayan, bizim de o tabiatın bir parçası olduğumuzu unutturmayacak şekilde kullanabilirseniz o zaman fıtrî ve eşyaya doğru bakan bir mimariye sahip oluyorsunuz. Burada güzellik kendini belli etmeyen bir konumda, bir adım geride duran, ama bir yandan da bütün bu hadiseyle iç içe olan bir konu.

Anlam açısından mı? Yani insanı hayatın öznesi kabul ediyoruz; bir tarafta eşya var, her şey insan için gibi bir kültür mü öncelenmeli?
Aynen öyle, bu şekilde…

Görünürde çünkü tam tersi oluyor. Maddi metaların arkasından koşarak elde edilen bir eşya var, insan ona ulaşmaya çalışan bir canlı gibi. Siz daha farklı bir şey mi söylüyorsunuz?
Bugün bir hayat tarzı problemimiz var. Şehirlerimizin, klişe tabirle “beton” yığını haline getirildiği bir dönem yaşadık, niteliksiz apartman blokları ile şehri doldurduk. Şimdilerde insanların bu mekânlardan şikâyet etmeye başladıklarını, bu yapılaşmayı beğenmeyen bir duruma geldiklerini görüyoruz. Hayat tarzı problemi burada ortaya çıkıyor, bu rahatsızlığı tatmin edecek bir mekân kültürü oluşturamadık. Nitelikli mekân  anlayışımızı yüksek gelirle eşleştirip “rezidans” hayatını bir alternatif olarak koyduk.

Tercihte bulunmak istiyoruz ama bir model yok mu diyorsunuz?
Model yok çünkü yanlış yerde arıyoruz. Bugün rezidanslar, lüks konutlar, yüksek bloklar vs. tek seçeneğimiz gibi sunuldu. Biz o arada fıtrî olan mekân algısını kaçırdık. İnsanı, hammaddesi olan topraktan uzaklaştırdık. Yüksek bir rezidansın 38. katında belki kendinizi konforda hissediyorsunuz, ama aslında toprakla, tabiatla, dolayısıyla insanla olan münasebetimiz inkıtaya uğramış oluyor; biz henüz bunun farkına varamadık. Çirkinleşen şehrimize ve niteliksiz yapılarına bakıp “bu kötü binalar!” demeye başladık, ama onun karşısında bizim iyi diye yöneldiğimiz şeyler aslında bizi medeniyetin bu anlamından da koparmaya başlayan çözümler oldu.

Yani dış dünyaya ait gözlemlerimize dayanarak baktığımızda eleştirdiğimiz bir alan var, değil mi?
Var var, şu anda ciddi sıkıntı var; herkes bu sıkıntıyı hissetmeye başladı.

Peki, mesela rezidanslar herkesin ulaşabildiği maddiyatta alanlar değil. Bu da anlam dünyamıza dair, herkesin artı değerlerinden yararlanabildiği bir medeniyet algımızı, kültürümüzü yansıtmak istediğimizde o kültüre ulaşma güçlüğü oluşturuyor. Sizce rezidanslar bir model olabilir mi?
Olamaz, olmamalı, ben bunu eleştiriyorum. Bir boğaz köyünde oturan İstanbul’lu o evi satıp şehrin dışındaki bir rezidansa gidiyor; kapıları kapalı, çevre duvarı belli, içine belli sayıda insanların girebildiği, hatta gelen misafirin bile kapıda sorguya çekildiği bir mimari ortam… Kendinize böyle bir durum, yani steril bir alan oluşturduğunuzda toplumun bütününden kopuyorsunuz. Bu, kesin bir kopma oluşturuyor.

Ama bu, zenginliğin mutlak eleştirisine dönmesin…
Elbette dönmesin, kastettiğimiz kesinlikle o değil. Nitelikli mekânın zenginlikle direk bağlantısının olmadığını düşünüyorum. Burada kastettiğim, cemiyet, insan, şehir algısında zengin-fakir ilişkisinin sağlıklı kurulması; yani şehir böyle bir şey aslında, steril bir alan değil…

İnsanın bütünlük duygusuna, aidiyet duygusuna bir karşı duruş gibi, farkında olmadan belki de istenmeden…
Doğru, ve bunun peşinden şehirden kopuş geliyor. Yani şehir ”Medine” ise medeni toplumun yaşadığı yerse kendinizi şehirden koparıyorsunuz, steril bir alan oluşturuyorsunuz ve yaşadığınız şehirle, yani aslında dahil olduğunuzu düşündüğünüz medeniyet dairesiyle olan bağlarınız zayıflıyor.

İnsanın bir arayışı var, ortamda kültür medeniyet adına bulunduğunuz bir seviye var, bu ortam insanın arayışlarına cevap verme noktasında nerede duruyor? İnsanın temel ihtiyaçlarını karşılama noktasında şehir mimarisinin önemi nedir? İnsanın anlam dünyasına bu ortam ne kadar hitap ediyor sizce? Camiyi, ilim kültür ocaklarını, yerine göre hamamı bir arada düşünen bir kültürden geliyoruz, temel ihtiyaçların giderildiği bir yapı… Bugün bu bakış açısına yönelik bir sıkıntı var mı?
Mimarlığın bir mekân kurma sanatı olduğunu söyledik. Temelde barınma ihtiyacından çıkıyor gibi görünse de burada mimarlığın anlam boyutu devreye giriyor. İbadet edebilmeniz için ihtiyacınız olan temelde sadece temiz bir mekândır, başka bir fonksiyona ihtiyacı yok. Üstü kapalı, atmosfer şartlarından müteessir olmayan temiz bir mekân yeterli Müslümanlar için.

Üzerine bir iki estetik eklendiğinde…
Peki, neden böyle yapmamışız da başka şeyler aramışız? Çünkü yaşamak için gerekli olan temel biyolojik ihtiyaçları karşılamak insan olmak için yetmiyor. Başka hisler ve esasen maneviyat devreye giriyor. Bunları mimarlığa yüklediğimiz anlamlarla arıyoruz, tatmin ediyoruz. Mimarlık, yapı malzemeleriyle sizin maneviyat alanınıza hitap eden bir pratik olmaya başlıyor; medeniyet de işte burada oluşmaya başlıyor.
Hayatın anlamıyla mimari ve medeniyet, hepsini bir arada düşünürsek anlamlı… Burada mimarların bir başat rolü var, buradaki organizatör rol çok farklı bir şey tabii… İnsanın mekân algısını şekillendiren bir yer…
Bu noktada mimarlığın iki veçhesi var. Biri ilk başta söylediğimiz gibi bir fikir ve medeniyet dünyasının yansıması olan mimarlık, ikinci veçhesi de bu yansımış üründen içinde yaşayan insanları şekillendiren mimarlık…

İnsana bir geri dönüş var burada…
Büyük bir geri dönüş var, bir mimari anlam. O anlamdan istifade eden bütün insanları etkileyen, onların mekân algısından tutun insan ilişkilerine, aile yapısına kadar rol oynayan bir konumu var mimarinin. Mimarlık bu şekilde mimarlık oluyor, çünkü insanın yüce duyguları var.

Bir hatırlatma var…
Tabii, bir manevî boyutu var insanın. Maddi boyutunun ihtiyaçları belli, belli bir sıcaklık, nem dengesi, barınma, güven hissi, aydınlatma; bunlar maddi ihtiyaçlarımız. Bunun dışında ise anlam olarak aradığımız medeniyetin ürünü olan hisler var. İşte bu hisleri geçmiş mimarlık örneklerimizde net olarak görüyoruz. Bir Selçuklu mabedi başka, Samarra’daki başka, Osmanlı’daki bir ilk dönem mabedi başka, Selimiye başka. Bunların arasında güzellik, estetik değil, bir medeniyet algısı farkı var. Bu, Merâgî’nin bir bestesi ile İsmail Dede Efendi’ninkinin arasındaki gibi. Terennüm ettikleri hakikatler bir, ama devir başka, ifade başka, medeniyet başka. Bir medeniyet, yaşadığı hisleri anlam olarak mimarlığa yüklüyor, işte bu yüklediği anlamın da insana geri dönüşü var.
Aslında teknolojinin bu ihtiyaçları neredeyse abartılı bir şekilde karşıladığını da görüyoruz. Fakat sizin ifade ettiğiniz yerlerde de bir açlık var, bir doyumsuzluk var. Bu ihtiyaçlarda insana insanı anlatan, insana insanı ve o yücelikleri hatırlatan taraf ihmal ediliyor. Ben ilginç bir şekilde şunu görüyorum; bir mescidin bir binanın en üst katında olmasıyla en alt katında olması arasında bile bir tercih var…
Kesinlikle öyle büyük bir fark var. İnsanın yüce hissiyatı belki de ihmalden ziyade işgal ediliyor, çünkü ona yer kalmıyor. Bugün öyle bir işgal altında ki insanın bütün algıları, bütün bedenî ihtiyaçları… Tamamıyla bir meşguliyet halinde, böyle olunca başka hislere yer kalmıyor.

“Yüksek bir proje artı mutsuzluk”; bu iyi bir denklem değil ama bu sonuca gidiyoruz adeta, hatırlatmalar bu yüzden çok önemli değil mi?
Evet, çok önemli. Bugün hava güzeldi, Üsküdar’dan buraya kadar yürüyerek geldim. Yürüdüğünüz zaman şehri algılayışınız çok değişiyor. Bugünkü hayat tarzımızda bir yerden bir yere yürüyecek bir vaziyetimiz, imkânımız, zamanımız kalmadı. Yürüdüğünüz zaman hiç görmediğiniz şeyler görüyorsunuz. Gördüğünüz bir eski mezar taşının, veya bir kaldırımın kenarındaki duvarın içindeki bir boşluğun, arkasında asırlık taş bir camiyi, medreseyi veya ahşap bir tekkeyi gösteren bir lokmalı parmaklığın size yüklediği anlam çok değişiyor. Yani, o mimarinin bir de hızı var diyebiliriz. Bir yerden bir yere yürüyerek giden insanlar için tasarlanmış. Onun önünden arabayla geçtiğiniz zaman bunu görmüyorsunuz, teknoloji mutsuzluk çatışması burada devreye giriyor diyebiliriz.

İnsanları görüyorsunuz, insanlar da sizi görüyor, bir televizyondan izlemiyorsunuz hayatı…
Kesinlikle.

Peki, günümüzü biraz konuştuk. Osmanlı mimarisinin insan ve mutluluk bağlamında artı değerleri neydi sizce? Güne alternatif gibi olması da gerekmez, tarihimiz sonuçta Osmanlı, oradan da güzel şeyler devşirip günümüze taşıyabiliriz…
İnsan mühim bir şey, ünsiyet mühim; insanı da insan yapan ünsiyet. Büyüklerimizden böyle işittik. Osmanlı biraz bu açıdan bakmış sanırım, insanlar arasındaki ilişkiyi esas alan bir kurgusu var, mahalle kurgusu da böyle. En küçük ölçekten başlıyor bu, bir odanın içinden başlıyor. Sedir döşeli bir Türk odasında yan yana oturan insanlar arasındaki ünsiyet, kollu mobilyalarda oturanlardan farklıdır. Sonra o odaların birbiriyle olan münasebeti, onun bir ev oluşu, o evin yandaki evle münasebeti, karşıdaki evle münasebeti, arada kalan sokak, o sokağın bir meydana açılışı, meydanda bulunan küçük mescid, çeşme, oradan çarşıya gidişi, hamamı, oradan şehrin en büyük camisine kadar, şehirleşmenin ülkenin mimari planlamasına kadar ünsiyet bağını görebiliyorsunuz, ünsiyetin kopmasına müsaade eden bir kurgusu yok. Az evvel dedik ya, kapalı sitelerde ünsiyet sıkıntısı var. Siz sadece seçmiş olduğunuz kişiyle görüşüyorsunuz, daha doğrusu onu görüyorsunuz, belki rastlıyorsunuz, başka bir ünsiyetiniz olmuyor. Ama Osmanlı şehrinin ünsiyet temelli bir kurgusu var. Mesela, hep bildiğimiz şey, bir eve girip çıkandan komşuyu mesul tutan bir hukuki sistem var. Bu neleri getiriyor? Bir kere insanın yalnız olmadığını, bir bağının olduğunu ve bu bağın da en yakınındaki insandan başladığını size sürekli telkin ediyor. Bir rabıta çarkının içine giriyorsunuz, bu çark da bir bütünü ayakta tutuyor, yani ferd-i vahidi. Cemiyeti birbirine belli noktalardan raptettiğiniz zaman, o ünsiyeti sağlayan ortamı ona sunduğunuz zaman cemiyet ayakta durmaya başlıyor. Çünkü siz komşudan mesulsünüz, o da sizden mesul. Belki bir büyüğünüzü tanıyorsunuz, mahallenin imamının elini öpüyorsunuz, belki bir dergâha müntesipsiniz, onunla ünsiyetiniz var… Siz dergâha gidiyorsunuz ama aileniz de sizden istifade ediyor, onlar oraya gitmiyorsa da böyle bütün bir kurgu oluşuyor. Osmanlı’daki mimariyi ana hatlarıyla incelersek böyle bir neticesi var diyebiliriz.

Üsküdarlı olmanız hasebiyle de sormak istiyorum. Mesela Üsküdar’ın her mahallesinde bir irfan ehlinin kabrini görüyoruz, belli ki o bölgede yaşamışlar, her mahalleye bir tane düşecek kadar sayısal çoğunluğu var; Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri, Mehmet Nasuhi Hazretleri, Mustafa Devati Hazretleri, Selami Baba, Behçet Efendi… Bizim mekân algımızda bu irfan ehlinin Osmanlı döneminde özel bir yeri vardı. Ne dersiniz?
Üsküdarlı sayılmayız ama bu saydıklarımız kadar sayamadıklarımız var, bir o kadar da adı belli olmayan zatlar var. Yahya Kemal’in darb-ı mesel olmuş “biz ölülerimizle yaşarız” sözü çok mühim. Çünkü bu zatlar (saydıklarımız meşhur, ama meşhur olmayanları da çok, isimsiz ama bir taşı var orada) oradan geçen insan için bir rabıta sağlıyor, ona ruhen bağlı, hürmet eden, geçerken bir Fatiha okuyan birçok insan var. Hâlâ var, bugün bile öyle. Bu, o insanlara bir rabıta, bir bağ sağlıyor, bir medeniyet dairesine müntesip kılıyor ve bundan o insanlar mutluluk duyuyor. Bu çok önemli bir şey, ben bunu çok önemsiyorum. Mesela eskiden de anlatılır, birçok harabat ehli insanın bile bu tür zatlara hürmeti var ve bağlılığı var. Gidip bir tekkeye intisap etmiyor ama bir kabirle münasebeti var.

Anlam dünyasında bir yeri var…
Ciddi bir yeri var.

İnsanın bir müşkülünü halletmek için gidip danışılan merkezler olma özelliğini de koruyordular. Mekân algısında bunun da çok yeri var, belki o büyük insanlar “evlat bu kibirdir, bunu yapma” diyorsa sözünü dinleyip yanlış bir şey yapmıyordular…
Aynen öyle, o insan bir mukabele görmese bu rabıta devam etmez zaten, onda bir şey buluyor ki o rabıta devam ediyor. Bizim büyüklerimiz, ölülerimiz şehrin içinde. Bu da çok alışılmamış bir şeydir.

Şimdi değişti…
Evet, biz Karacaahmet’i etrafına o duvarı çektiğimiz zaman kaybettik. Çünkü o aslında şehrin bir unsuruydu, hâlâ da öyledir bizim kabirlerimiz. Ama etrafına duvar çekip ölümü hayattan ayırdığınız zaman bu başka türlü neticelerle bize dönüyor. Aslında dünyayı ve ukbayı ayırma çizgisini çekmiş oluyorsunuz. Hâlbuki bizim hayata bakışımız böyle değil.

Koruma kaygısını aşan bir şey bu…
Fiziksel neticesine bakarsanız koruma değil aslında kaybetme oldu. O günden sonra bir çok eski mezar taşı yıkıldı, çalındı vs. derbeder oldu. Çünkü siz onu hayatın dışına itmeye başlıyorsunuz. Biraz evvel sırf Üsküdar’da yatan zatları saydık. Bakın hepsi mahalle içinde yatan insanlar; ayrı bir yerde, bir mezarlıkta, ayrılmış bir bölgede değil… Mahallenin içindeki insanlar, yürürken dahi siz bakıyorsunuz. Apartman boşluklarının arasında orada iki üç kabir var, çünkü biz ölümle hayatı bu şekilde ayırmamışız, iç içe…

Şimdi İstanbul inşaat anlamında sürekli hareketli olan bir yer, taa milattan önceki yıllara ait bir şeyler bulunduğunda bile büyük heyecanlar uyandırıyor. Mimar olarak baktığınızda mesela bir Okmeydanı özellik arz eden bir yer… Bu anlamda İstanbul’da neler var dikkatinizi çeken?
Aslında sur içi dediğimiz İstanbul’un tamamı şu anda talan edilmiş vaziyette, sur içinde biz ipin ucunu kaçırmış vaziyetteyiz. Çünkü her sokağı, her taşı, her toprağı aslında bizim medeniyetimizin yansıması olan mekânlardır. Bugün, dini mimarimizin ana eserleri ayakta. Sultanahmet, Süleymaniye, Yavuz Selim, Rüstem Paşa Camileri gibi abidevi eserler yerlerinde. Ama bunların tamamlayıcı unsuru olan sivil mimari kalmadı. Süleymaniye’yi tek başına gördüğünüz zaman size hissettirdiği anlam başka; etrafındaki mahalle yapısıyla, onun ölçeğini belirleyen küçük çatılı ahşap cumbalı ikişer katlı evleriyle beraber gördüğünüz zaman ifade ettiği anlam bambaşkaydı. Bugün o ikinci anlamdan mahrumuz. Sadece abidevi eserlerimize sahibiz, ama onu tamamlayacak sivil mimari unsuru olan binalarımız yok. Aslında bunlar manevi mekânlarımız kadar korunması gereken ve onları bütünleyen unsurlardı. Zeyrek’le Süleymaniye’nin arasından geçen caddeyi yaptığınız zaman birçok şeyin kalbine aslında bıçağı saplamış oluyorsunuz. Oradaki medreselerin, camilerin yıkılması bir yana; bir medeniyeti, bir hayatı kaybettiniz. Zeyrek ile Süleymaniye arasındaki rabıtayı kestiniz aslında. Bunun neticesinde Zeyrek bugün atıl bir mahalle oldu. İstanbul’un sivil mimari kimliğini kaybettiğimizi söyleyebiliriz.

Tarihi kent kimliği kalkıyor. Bu, dünyada daha evrensel ölçekte değerlendirilen bir şey aslında. Bu konuda dünya standartları nedir?
Dünyada İstanbul gibi bir tarihe sahip olan şehir çok az… Herhangi bir tarihi kimliğe sahip olan şehirler dahi korunmuştur, doğrusu da budur. Prag’tan, Viyana’dan, Berlin’den hepsinden bahsedebiliriz. Burada ilginç olan örnek şu: Koruma bir tarafa Viyana, Berlin gibi şehirler savaş zamanı tahrip oldular. Daha sonra tahrip olan binaların aynısını tekrar inşa ettiler. Onlar bir medeniyete bütün olarak baktıkları için eski şehri her ne pahasına olursa olsun korudular, yıkılmış kısmı varsa da yeniden yaptılar. Biz korumamış olmanın yanında bunu da yapamadık. Bugün restorasyon var, eski eserleri ihya edelim diye. Ama bu sefer de bizim yapı geleneğinin devamlılığı kesildiği için geleneği devam ettirecek olan ustalar, işçiler, mimarlar, malzemeler koptuğu için bugün de bunda başarılı olamıyoruz. Örnekler de maalesef başarısız örnekler oluyor. Şehri koruma anlamında maalesef sınıfta kaldık. Önemli olan en azından medeniyetin numunesini koruyabilmekti, ama bu numune artık kitaplarda kalan bir hal aldı.

Modern zamanlarda mimarlığın mutlaka kendine has bir eğitimi var. Sizin çok önemsediğiniz, eğitim açısından mimarların daha kalitatif olduğu yani bir irfan ile bir arada yürüyen zamanlar var mıdır?
Bugün mimarlık eğitimi zannettiğimiz gibi iyi durumda değil, açıkçası çok büyük problemleri olan bir konudur. Mimar olacak insanların liseyi bitirdikten sonra hiçbir fikir sahibi olmadan, bir sınavla oraya girmesinden başlar bu problem. Çünkü mimarlık öyle bir meslek değil. Lisede kimseye bir alt yapı verilmiyor; öğrenci alt alta tercihler yapıyor, hasbel kader mimarlığa giriyor.

İnsanoğlunun yeteneklerinin daha erkenden belirlendiği bir sistemde daha kaliteli, daha yetkin mimarlar yetişebilir mi acaba?
Olabilir. Mimarlık, liseyi bitirip de üniversiteye girdikten sonra dört sene içinde elde edilebilecek bir meslek değil.

Eğitim süresi mi yeterli değil?
Tabii ki. Eski dönemlerde mimarlık eğitimine malzemeden başlıyorlar. Çoğu zaman neccarlıktan, dülgerlikten başlıyor. Önce ahşabı tanıyor, malzemeyi tanıyor; ondan sonra o eğitim, yeteneklerine göre kendini mimarlığa doğru götürüyor. Böyle olduğu zaman siz eşyayı tanıyan ve o eşyadan mekân tasavvuruna giden bir insan oluyorsunuz. Bu da zaten başlı başına irfandır aslında. Bugünkü eğitim öyle değil. Biz önce mimarlığı öğrenmeye çalışıyoruz, ondan sonra malzemeyi tanımaya çalışıyoruz. Bizim kuşaktan çoğu mimar mezun olduğunda malzemeyi bilmiyor, tabiatı bilmiyor; bu hal içinde mimarlık yapmaya çalışıyoruz.

Daha bir araştırmacı yapısı mı vardı eskilerin? Mesela teknoloji bazı mesafeleri bu anlamda kapattı, hazır ürünlere rağbet oluyor mecburen…
Hazır ürünlere rağbet oluyor. Siz o zaman bir sele kapılıp gidiyorsunuz, işin aslını astarını inceleyip öğrenme fırsatınız olmuyor. Hâlbuki bu işin biraz da şöyle bir boyutu var, bu mimarlık eğitimi için belki iddialı bir laf ama mimarlık mesleği biraz mesleğin ustalarını görmekle alakalı bir şey. Onun için biz mimarlar mezun olduktan sonra “mimar olduk” diye ortada gezmeyi pek doğru bulmayız. Önemli olan bir üstadı bulup iyi bir büroda işi iyi bilen bir kişinin yanında kendini yetiştirmektir. Yurt dışındaki örnekleri de halen böyledir. Viyana’da şu anda mimarlık eğitimi yedi sene sürüyor. Bu yedi seneden sonra siz bir mimarın yanında stajyer olarak devam etme mecburiyetindesiniz. Amerika’da da böyle; okuldan mezun olduğunuz zaman sizi mimar kabul etmezler. Bizde öyle değil şu anda maalesef. Dört sene okuyorsunuz, ondan sonra her türlü binayı inşa etme yetkisine sahip olabiliyorsunuz.

Adeta gelenek yok…
Tabii gelenek kopuyor, gelenek çok mühim bir şey, gelenekle çok kötü bir ilişkimiz var bugün. Hâlbuki geleneğin eskimemiş olanı, inşa eder; biz bu gözle bakamıyoruz. Maalesef yeni bir şey peşinde olan insanın gelenekle olan bütün bağlarını koparması gerektiğini düşünüyoruz. Gelenekle bir irtibat kurmuş olan insanın da yeni bir şey yapmama eğilimi içinde olması gerektiği bekleniyor. Hâlbuki böyle değil, geleneğin eskimemiş olanına intisap etmek, inşa etmeniz için önünüzü açan yoldur. İnşa derken inşaatı kastetmiyorum; her türlü inşa için, şiir için de bu böyle. Subjektif bir yargı da olsa gelenekle bağ kurmamış bir faaliyetten medeniyet namına bir şey beklemek zor. Çünkü medeniyet üst üste konarak inşa edilen bir şey. Mimarlık eğitimi de böyleydi, yani bir geleneği koparmamanız gerekir… Şimdi mekteplerimizde Hassa Mimarlar Ocağı geleneğiyle ilgili bir şey bulmanız zordur. Diğer yandan bizde bir de Mimar Sinan miti vardır, bir efsaneleşmiş hal. Camianın bu Mimar Sinan merakı da maalesef satıhta kalıyor, hep o ismi yüceltmenin ötesine geçemiyor. Hâlbuki böyle bir şey gerçekçi de değil. Mimar Sinan çok büyük bir zattır, neden öyledir? Çünkü kendinden önce gelen medeniyetin üstüne koyarak, o geleneğin devamı olduğu için ve bir organizasyonun, bir medeniyetin tepesinde olduğu için kıymetli… Hep diyoruz ya “Bugün yaşasa ne yapardı?” diye. Çok bir şey yapamayabilirdi de. Çünkü bu bir bütün; işveren, altındaki o büyük ekip, o organizasyon, mimarlık malzemeleri, ustaları, hepsiyle bir bütün. Mimar Sinan bugün zuhur etse o işleri tarif edeceği, yaptırabileceği kalfası, yapı ustası, malzemesi vs yok. O bir geleneğin devamıdır, kendinden öncekileri görmüş ve onun üzerine çok şey inşa etmiş. Bunun gibi, o geleneğin de bugüne bir devamı olması lazımdı ki biz yine o anlamı yükleyebildiğimiz mekânlar inşa edebilelim, bize o hisleri verecek mekânlara sahip olalım. Bugün o gelenek kopmuş vaziyettedir. Bunun için hepimiz birbirimizi sorgulamalıyız… Böyle şeyleri talep ediyor muyuz, böyle şeyleri ne kadar talep ediyoruz veya bunları bir dekordan ibaret mi zannediyoruz? Biz bir Osmanlı camisini gezdiğimiz zaman çok güzel hisler yaşıyoruz ama acaba bizim evimiz nasıl? Bir Osmanlı eserinde hayran olduğumuz kimlik, kültür medeniyet dünyasını evimizde de yaşamaya talip miyiz? Bunları da sorgulamamızda fayda var. Ama biz bunun dışında kalıyoruz. Mesela, yurt dışında bir şehirde yaşamak durumunda olsanız kendinizce bazı hassasiyetleriniz vardır ve onları sağladığınız zaman o şehirde yaşayabilirsiniz. Ama o şehir sizin medeniyetinizin şehri mi, değil… Şimdi İstanbul’u o konuma soktuk. Hâlbuki başka yönlerden de taleplerimiz olmalı, başka şeyler istemeliyiz. Burası bizimse medeniyete ait bazı taleplerimiz olmalı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.