Kime Ne Kadar Güvenmeliyim? / Psikolojik Danışman Safinaz Çetin

Büyük buhranların yaşandığı bir çağdayız. Gündemimizi en çok meşgul eden durumlar, insanlarla olan ilişkilerimizden kaynaklanıyor. Sosyal bir varlık olan insan, fıtratına aykırı hareket ederek kendisini gün geçtikçe yalnızlaştırıyor. Bunun altında da insanlardan gördüğü darbeler, insanların bencil davranışları, çıkar amaçlı ilişkiler yatıyor. Kişiler, genelde en sevdiklerinden, en yakınlarından zarar gördüklerini söylüyor ve herkesten uzaklaşmaya başlıyor. Madem fıtratımızda insanlarla birlikte yaşama var, hata nerede ki kendimizi herkesten bu kadar çok soyutluyoruz?
Çevremizdeki insanlara yüklediğimiz anlamla, yaşadığımız problemler arasında anlamlı bir ilişki var. Şöyle bir örnek verelim: Genç kız, bir delikanlıyı seviyor. Daha önce kimseden görmediği ilgi ve alâkayı delikanlıdan görüyor. Anne ve babasından duymadığı sevgi sözcüklerini ve değeri ondan alıyor. Sevmeye, sevilmeye, değer görmeye aç olan genç kız, delikanlının bu davranışları ile onu kalbinin merkezine oturtuyor. Tüm acılarını, sevinçlerini, yaşadığı sıradan olayları, her şeyi onunla paylaşıyor. Ona büyük değer yüklüyor. Ona “Seni her şeyden, herkesten çok seviyorum. Sen benim her şeyim oldun.” diyor. Hayatının merkezinde olan bu delikanlının daha sonra olumsuz bir davranışı ile yüzleşince genç kızın güveni yerle bir oluyor, kendi ifadesiyle her şeyini kaybetmiş oluyor. “Ben sana çok güvenmiştim, nasıl bunu yaparsın!” diyor. Acaba genç kız, delikanlının hangi davranışıyla ona güvenmeye başladı? Delikanlı, kızın güvenini nasıl kazandı? Nasıl bir anda birisinin “her şeyi” olabildi? Güven bu kadar kolay kazanılıp yıkılabilen bir şey mi? Bu örnekten hareketle güven konusuna değinmek istiyorum.
İzlediğimiz dizi ve filmlerde iyi ve kötü karakterde insanlar vardır. İyi insanların yaptığı her şey iyi; kötü insanın yaptığı her şey kötüdür. Filmlerde bu şekilde bir durum vardır. Bazen gerçek hayatta sevdiğimiz insanları mutlak iyi; sevmediklerimizi de mutlak kötü olarak görebiliyoruz. Sevdiğimiz kişilerin hatalarını görmüyor, yaptığı her işin en iyisi olduğunu düşünebiliyoruz. Aynı şekilde sevmediğimiz, hatta nefret ettiğimiz insanların da attıkları adıma kusur buluyor, sürekli eleştirebiliyoruz.
Sevdiğimiz kişilere karşı duyduğumuz mutlak güven, sonunda bizi hayal kırıklığına ve güven kaybına sevk etmektedir. Sevgi ile güveni iyi anlamak ve ayırt etmek gerektiğini düşünüyorum. Çok sevdiğimiz birisinin her şeyine güvenmek zorunda değiliz. Güvenirsek o kişiye ve kendimize haksızlık etmiş oluruz. Örneğin, bir anne çocuğunu çok seviyor ve ona “Ben sana her konuda çok güveniyorum.” diyor. Çocukta müthiş bir müzik yeteneği var, ancak okul derslerinde başarılı olamıyor. Bu duruma anne ve çocuk açısından baktığımızda; çocuk kendini başarısız hissediyor ve suçluluk duyuyor, anne ise maddi-manevi emeklerinin boşa gittiğini düşünüp hayal kırıklığı yaşıyor. O halde bir insana güvenmeden önce kişinin en başta kendisini ve sonra karşıdaki insanı iyi tanıması gerekiyor ki daha sağlam ilişkiler kurulabilsin. Yine anne ve çocuk örneğinden devam edelim. Kendini tanıyan bir anne, ne istediğini bilir. Çocuğunun başarılı ve mutlu olmasını ister. Kendi istekleriyle çocuğun hayallerinin ayrımını yapar. Çocuğunun ilgisini, yeteneklerini öğrenmeye çabalar ve bunu çocuğunun da öğrenmesini sağlar. Çocuğunun yapabileceği alanlarda ona güvenir. Yapamayacağı konularda üzerine gitmez, çocuğuna yüklenmez.
Çok sevdiğiniz bir arkadaşınıza önemli bir konuyu anlatmak istiyorsunuz. Ama arkadaşınız sır saklamayı bilmiyor. Sır saklayamadığını bile bile anlatırsanız sonunda üzülen yine siz olacaksınız ve arkadaşınızla ilişkiniz zedelenecek. O halde öncelikle kendinize dönmeli, kendinizi tanımaya çalışmalısınız. İsteklerinizi, beklentilerinizi, neyin size iyi geleceğini, neyin sizi üzeceğini bilmeli ve ona göre hareket etmelisiniz. İkinci adımda da çevrenizdeki insanları tanımaya çabalamalısınız. Kim hangi alanda yetenekli, başarılıysa o konularda yardımcı olmalarını istemelisiniz. Sır saklamayı bilmeyen arkadaşınıza sırrınızı anlatmayacaksınız. Verdiğiniz işi yapamayacak olan çalışanınıza o işi vermeyeceksiniz. Hiç trafiğe çıkmamış birine arabanızı vermeyeceksiniz. Tüm bunları yapıyorsanız ve onlar başarısız oluyorlarsa da güvenim kırıldı demeyeceksiniz.
“Kime, hangi konularda, ne kadar güveniyorum?” sorusunu kendimize soralım. Bunun yanında “Ben ne kadar güvenilir biriyim?” sorusunu da sormak gerektiğini düşünüyorum. Hem kendimize güvenimizi hem de başkalarının bize ne kadar güvendiğini anlamak adına iç muhasebe yapmak önemlidir.
İnsanın kendine güveni öz güven olarak ifade edilmektedir. Öz güven, kişinin yeteneklerinin ve olumlu özelliklerinin farkında olup kendini olduğu gibi kabul etmesi, kendini sevmesi, değer vermesi, kendini tanıması, olumlu düşünce ve duygularla kendini iyi hissetmesi olarak tanımlanabilir. Öz güven sahibi bireyler, neyi yapıp neyi yapamayacaklarının bilincindedirler ve yapamayacakları işlerde kendilerine “başarısızsın, işe yaramazsın” etiketi yapıştırmazlar.
Başkalarının bizi nasıl gördüğü, bize hangi konularda güvendiği dikkat edilmesi gereken bir konudur. İnsanların gözünde güvenilir biri olmak önemlidir. Sözlerle değil yaptığımız davranışlarla insanlara güven aşılamaktayız. Günlük hayatta, alışverişte, komşu ve akrabalarla ilişkilerde, kriz zamanlarındaki davranışlarımızda yani yaptığımız her işte insanların güvenini ya kazanır ya da var olan güveni zedeleriz. En baştan beri güvensiz davranışlarda bulunduğumuzda çevremizdeki insanlar da bize karşı bir adım geride durur. Ancak güven vermeyen insanların etrafında gerçek arkadaş ve dostları da olmayacağı için bu halden bir an önce kurtulmak gerekir. Kötü ahlâklar terk edilip güzel ahlâkın yerleşmesi için çok çaba sarf edilmelidir.
Güven duymak, insanın fıtratında olan bir duygudur. Önce annemize güven duyarız. Bakıma muhtaç olduğumuz bebeklik çağında, onun bize verdiği gıda, sevgi, şefkat ve korumasıyla büyürüz. Anneyle güvenli bağlanmayı gerçekleştiremeyen bebekler, yetişkinliklerinde de güven problemi yaşayabilmektedirler. Ya herkese hemen güvenme eğilimindedirler ki bunun sonucunda insanlardan zarar görebilmektedirler. Ya da çok şüpheci olup kimseye güvenmezler. Bu da sağlıklı bir durum değildir. Orta yolda ilerlemek en doğrusudur. Başta insanlara karşı şüpheci olmak, herkese hemen güvenmemek; tanıyarak ve mesafeyi koruyarak yani “kime hangi konuda ne kadar güvenmeliyim”i ihmal etmeyerek insanlarla ilişki kurulmalıdır. Aksi takdirde yediğimiz darbelerden sonra herkesten kendimizi uzaklaştırıp yalnızlaşmaya mahkûm oluruz. “Kimseye ihtiyacım yok, ben böyle mutluyum.” psikolojisine gireriz. Hz. Ali (r.a.), “Beni kimseye muhtaç eyleme!” diye dua eden bir zata, “İnsan insana muhtaçtır. Beni kimseye yük eyleme diye dua et!” buyurmuştur. Evet, insan insana muhtaçtır. İnsanlarla ilişkilerde yapılan yanlışlar yüzünden kişinin kendini yalnızlaştırması bu nedenle doğru değildir.
Çevremizdeki insanlara mutlak güvenilmeyeceğini bilmeliyiz. Bu şekilde beklentimizi azalttığımız takdirde daha az zarar görmüş oluruz. Her insanda, ona yanlışı fısıldayan bir nefs olduğunu hatırımızdan çıkarmamalıyız. Bize yanlış davranışta bulunan arkadaşımız, komşumuz veya diğer insanlara karşı “Onun da bir nefsi var, yanlış yapabilir.” mantığında yaklaşırsak yaşanılan sıkıntıları daha kolay atlatabiliriz. Nefs kötülüğü emredicidir. Bu nedenle kendimize güven konusunda da kendimizle nefsimizi ayrı tutmalıyız. “Kendime güveniyorum ama nefsime güvenmiyorum.” demeli ve nefsin kötülüklerine karşı tetikte olmalıyız.
Kimlere mutlak güvenilir? Peygamberlere, evliyalara, Allah dostlarına ve Allah’a (c.c.)… Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), peygamberliğinden önce de Mekke’de “Emin” sıfatıyla bilinirdi. Kâbe’nin tamirinden sonra Hacerü’l-Esved taşının yerine tekrar konulması konusunda kabileler arasında anlaşmazlık oldu. Her kabile, Hacerü’l-Esved’i yerine koyma şerefinin kendilerine ait olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle büyük tartışma yaşandı. Olayın kanlı bitmesinden korkuluyordu. Kureyş’in yaşlılarından Huzeyfe b. Muğîre, taraflara mabedin kapısından girecek olan ilk kişinin hakemlik yapması teklifini sundu. Herkes bu teklifi kabul etti ve merak içinde beklemeye başladılar. Kapıdan bir zât belirince sevinçle bağırdılar. Çünkü mabedin kapısından görünen kişi Muhammedü’l-Emin’di. Efendimiz’e (s.a.v.) güveniyorlardı. O’nun vereceği hükme razıydılar. Peygamberliğinden önce de peygamberliğinden sonra da güven duyulan biriydi. Mekkeli müşrikler, kıymetli mallarını Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) emanet ediyorlardı. Efendimiz (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye hicret edeceğinde, emanetleri sahiplerine ulaştırması için Hz. Ali’yi (r.anh) görevlendirmişti. Zor zamanda bile insanların güvenini zedeleyici ufacık bir davranışta bulunmamıştı.
Acaba aynı durumu bizler yaşasak ne yapardık? Bize kötülük yapanların emanetlerine nasıl davranırdık?
Her duygu, her sevgi bizi Allah’a ulaştırmalıdır. İlâhî aşk için önce beşerî aşkın bilinmesi gerektiği gibi. Güven duygusunun da bizi Allah’a ulaştırması gerektiğini düşünüyorum. İnsanlardan darbeler görüp kendimizi herkesten soyutluyoruz ama birilerine yeniden güven duymaya başlıyoruz. Olmazsa olmaz bir duygu güven… O halde bu duygu da Allah’a ulaşmak için kullanılabilir. Etrafımızdaki insanlara mutlak güven duyamıyorsak Allah dostlarını kendimize rehber edinebiliriz. Çünkü onlar, nefsleriyle hareket etmeyip Allah rızasını gözetirler, bizi Allah’a ulaştırmak için birer basamaktırlar. Ve asıl güvenilmesi gereken, bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz! Allah’a güvenmenin adı tevekküldür. Tevekkül, bir amaca ulaşmak için gerekli tedbirleri aldıktan sonra işin sonucunu Allah’a bırakmak, O’na (c.c.) güvenmek ve gelecek her sonuca katlanmak, razı olmaktır. Hz. İbrahim (a.s.), ateşe atıldığında Rabbine tevekkül etmiş: “Hasbünallahu ve ni’mel vekîl (Allah bana yeter, O ne güzel vekildir)” diyerek teslimiyetini göstermiştir.
İnsanlarla ilişkilerimizi dengede tuttuğumuz, Allah’la ilişkilerimizi güçlendirdiğimiz ve Allah’a tam teslimiyet içinde olduğumuz zaman gönlümüzde, lezzetini hiçbir şeye değişmeyeceğimiz huzuru hissedeceğiz. Bu nimetin tadına varabilmek dileğiyle…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.