Gözlük, Saat, Altın 2 / Kenan Kurban

Dorukhan babasının peşi sıra gitmek yerine, isyan dumanları başından tüttüğü halde kendi yoluna gidip kendi bulduğu, ayarladığı işte çalışmaya karar verdi. Bu kararla sönüp giden balon gibi büzülmüş ruhu tekrar canlandı. Şöyle bir dikleşip hemen telefonundan “Baskın Cafe Cezmi Abi”yi aradı. Karşı taraf açınca Dorukhan heyecanla hızlı hızlı konuşmaya başladı. Dorukhan “Alo adamın dibi Cezmi Abim, nasılsın? Ben de iyiyim abim. Akşam da görüşürüz abim ama bilirsin ben tez canlıyım. Malum, ayağım kırıldığı için futbol hayatım bu aralar rölantide. Üç beş kuruş para kazanayım diye düşündüm. Bana en uygun yer neresidir, kimin yanıdır diye düşününce aklıma ilk sen geldin abim. Teşekkürler abi, beni bir kardeşin olarak gördüğünü zaten biliyorum. Takdir etmen de ayrıca sevindirdi de abi aması ne? Nasıl yani şimdi bütün garsonlar, aşçıyı, çalışanları şef garson mu ayarlıyor. Abi iyi de yanlış anlama, sen patronsun yumruğu masaya vurunca kim ne diyebilir sana? Capital senin. Nasıl? O iş öyle olmuyor mu? Abi sırf beni işe almamak için mi? Yok diyon da, eee? Şefin fazla üzerine gidince toplu işi bırakıp gidiyorlar mı? İyi çalışan bulmak zor, göz yumuyorum diyorsun… Anladım. Bir bizim gerçeklerimiz bir de piyasanın gerçekleri var Kral diyorsun.” diyerek yüzünden düşen bin parça, en çok güvendiği dağlara karlar yağmıştı. Hayal kırıklığının bini bir para, kısık üzgün bir sesle “Peki abim.” diyerek telefonu kapattı. Elindeki telefonu sıkıp hava kaldırdı. Granitle kaplı caddeye çarpmak istedi. Son bir kez telefonu ile göz göze geldi. Ona sahip olmak için ne kadar top peşinde koşmuştu. Kulüp başkanı param yok deyince taksitle baskı yapıp aldırmıştı. Elini yavaşça indirirken “Sakin oğlum, Kral sakin.” dedi. Yaşadığı hüsranlar, ümitsizlik, gazap krizleri ve kendini ispatlama duygularının arasında beyni normalden daha hızlı çalışmaya başladı. Özür diler gibi telefonun ön yüzünü sıvazlayıp rehberden “Abim”i seçip aradı. Telefonu kulağına götürürken sol ayağıyla tempo tutarcasına titretiyordu. Nihayet açılınca “Abim, canım abim nasılsın? Kendini çok özlettin abi. Sağ ol abi. Ben lisede açığa geçtim. Diyorum ki Diyarbakır’a gelsem. Sizin üniversitede bana bir iş ayarlayıversen. Yok abi yok, babamla falan takışıp evden uzaklaşayım derdinde değilim. Tamamen boşta kalmayayım, işe yaramak istiyorum.” Abisiydi, yüreği dayanmaz, küçük kardeşe bir iş ayarlardı. Gözleri ışıldayarak “Sen doçent doktorsun, ailenin gurursun.” dedi. Bu cümleden sonra ışıltı ağır ağır kaybolurken yerini hüzün bulutlarına bırakmaya başladı. Dorukhan “Okul mezunu olmayınca bir şey yapamazsın. Üstelik kendi kardeşini işe aldırmış derler, dedikodusu olur diyorsun. Tamam, tamam Doçent Doktor Sönmez Koruk piyasanın gerçeği diyorsun. Ha devletin kuralları, işleyişi diyorsun.” Kısık sesle zorlanarak “Anladım.” diyebildi. Artık telefonu kapatmaya bile gücü kalmamıştı. Daha on dakika önce kendisine sunulan, çalışma şartlarını beğenmediği “Ayan Kuyumculuk”a baktı. Tükenen gücüne rağmen mırıldanarak “Teslim olmayacağım.” diyerek ablasını aradı. Dorukhan “Ablam… Ablaların gülü nasılsın? Sevindim. Ben? Ben de iyi olacağım. Yok yok, para mara istemiyorum. Bana iş lazım. Eniştem ile konuşsan dikim atölyesine beni işe alsa. Ne demek atölyede işim ne olacak? Ablam ben öğrenci adamım, ne maharetim olabilir? Makineci, ütücü, kesimde makastarlık yapamam. Muhasebeden anlamam, ehliyetim yok, zaten yaşım da tutmuyor, şoförlük de yapamam. Bir konuşsana, bir iş vardır be ablam. Ortacı mı? Yani kumaş indir, parçaları taşı, getir götür. O iş beni bozar be ablam. Tozu çok olur, ağır yük beni ezer. Beni akraba kontenjanından iyi bir haftalıkla itibarlı bir konum verse, mesela müdür yardımcısı falan filan. Ne yani, akrabasını tepeden işe alınca içerinin düzeni mi bozulur? Ne demek abla, adam patron, beni ister direkt en üstten alır, kim ne der? Hee bir şey demezler ama için için huzursuzluk olur. İş akışı bozulur mu? Yani piyasa şartları mı? İç işleyiş diyorsun.” dedi. Artık nefesi daralmaya, zar zor soluk almaya başladı. Boğulduğunu hissedince üzerindeki Amerikan kolejinin yeşil renkli ceketini tişörtünün yakasını havalandırdı. İçine düştüğü kimsesizlik, terk edilmişlik, işe yaramaz vasıfsız insan olmak kendini bir pislik, hiç gibi hissettirdi. Üzerinde “KİNG” yazan hip hop şapkasını önüne alıp elinde hafif hafif çevirirken kinayeli “Kral Dorukhan” diye de mırıldanmaya başladı. Telefonuna gelen mesaja şöyle bir baktı. Artık arkadaşlarından gelen mesajları okumak, sosyal medyada takipçilerinin yorumlarını görmek bile istemiyordu. Kaç kişinin beğendiği umrunda bile değildi. Şu an ekmek, su, oksijen kadar gerçek olan hissedilir bir sevgiydi. Bütün yaralarını saracak tek merhem merhameti ciğer yakan sevgi dolu bir sese ihtiyacı vardı. Şapkasını yan tarafa koyup öne doğru eğilip umutsuzca başını iki elinin arasına aldı. Birkaç saniye geçmişti ki telefonundan saldırıya uğrayan askerî üstlerde çalan siren sesi duyuldu. Bu sesi duyunca unuttuğu bir sevginin aşıladığı umutla başını kaldırdı. Telefonun üzerinde “Otoriter Baş Belası Kraliçe” yazıyordu. Yüzü kızardı, utanmış pişman bir ifadeyle kibarca telefonu açıp içli “Anacığım.” dedi. Gözleri doldu, sesi tıkandı “Anam, iş olmadı. Şartları ağır. Nasıl olacak, babamın o çok övdüğü mahallemizin çocuğu Onur Bey ile görüşemedik bile. Ancak adamı bizimle muhatap oldu. Bunlar çalışan değil, kendilerine bu yüzyılın şartlarına uydurulmuş köleler arıyorlar. Öyle anacığım öyle… Haftalık beş yüz lira lütfedip öğrenci abonman parası, bir de ayıp olmasın diye öğle yemekleri şirketten. Nesine sabredeyim anam, sömürücü bunlar. Bu durum karşısında babam ne mi yaptı? O sanki hayattan elini ayağını çekmiş… Etkisiz eleman vasfında öylece seyretti. Beni kapının önünde yalnız bırakıp varlığımla yokluğum birmiş gibi çekip gitti.” Göz pınarlarından gelen ilk damlanın sıcaklığını hissetti. Anacığım keşke şu an yanında olsam dizlerine başımı koyup sadece ağlasam. Sen şefkatle saçlarımı okşayıp ‘Benim aslan oğlum, bir tanecik oğlum.’ diye sevip beni teselli etsen.” dedi. Konuşmaya mecali kalmayınca bilinçsizce annesini dinlemeye başladı. Birkaç dakika devam eden bu halden sonra telefonunu kapattı. Babasının gittiği istikamete baktı, tam tersi doğrultuda yol almaya başladı. On adım sonra Nuru Osmaniye Camii’nin kapısından girdiğinde kalbi sükûnet ile huzursuzluk arasında gelgitler yaşarken annesinin sözleri beynini içinde cirit atıyor. “Bu babanın tercihi değil. Hayatın gerçeği. İstesek de istemeksek de mutlaka bir gün yollarımız ayrılacak o saatten sonra ne özür ne de övgüler, hiçbiri fayda vermeyecek, zaten duyamayacağız bile… Ama yaşımız yetmiş bile olsa öksüz ve yetim kalacağız. Kimsesizlik içimizi yaksa da kalkıp savaşacağız…” Şuursuz adımlarla içindeki ses dünyadaki tüm sesleri bastırmışken kendisi gibi hip pop tarzı giyinmiş, üç gencin konuşması zifiri karanlık bir mahzene sızıp yüreğine dokundu. Uzun boylu “Vakit yaklaşıyor, öğle namazını kılalım.” Yapılı orta boylu elini “Boş ver” manasında sallayıp “Kanka daha önümüzde uzun seneler var. Sonra bakarız.” derken görece daha kısa ve uzun saçlı olan “Dostum, namaz kılarsak arzuladığımız gibi gençliğimizi yaşayamayız.” dedi. Uzun boylu olan “Ben Rabbimi ve O’nun huzuruna çıkmayı özledim.” diyerek yüz yıllardır abdest alınan çeşmelere yönelirken yapılı olan “O zaman biz seni burada bekleyelim.” dedi. Uzun saçlı “Bari bize de dua et. Para pul işlerimiz yolunda gitsin.” dedi. Üç genci arkada bırakırken Dorukhan “Rabbini özlemek, Yaradan’ın huzuruna çıkmak” kelimeleri kiri çözen kimyasallar gibi yüreğinin kirini bir anda çözmüştü. Kapalıçarşı’ya adım atarken insan kalabalığı içinde kırgın gönlüne “Burası yapıldığından beri ben buraya adım atan bilmem kaç milyarıncı insanım.” düşüncesi geldi. Kendinden sonra da kaç milyar insan girip çıkacaktı. Kimsecikler “Vay Dorukhan Koruk da buralardan geçti.” bile demeyecek, haberleri bile olmayacaktı. Işıl ışıl mağazaların, düzgün giyimli esnafların olduğu işlek ana caddeden, dünyanın parıltılı yüzünden kaçıp bilinmez, karanlık, unutulmuş yüzünü tanımak, tanık olmak daha çok da sığınmak için ara sokaklara daldı. Nispeten bakımsız, köhne ve dar sokakları adımlarken bir anda bağırış çağırışlar duymaya başladı. Her adımda daha artıyordu. Bu karmaşa Dorukhan’da kenar mahalle kavgası hissi uyandırdı. Aradan ben de bir kaç yumruk sallar kafayı dağıtırım umuduyla seslerin geldiği yere doğru hızlandı. Artan seslerle beraber kalbinin atış hızı da yükseliyordu. Belki de bugünün en güzel olayı bu olacaktı. “Demek ki her yerin arka sokaklarında kanun aynı.” dedi. Nihayet bağırış çağırışın kaynağına vardığında sıkılı yumruklarını açtı, gözleri büyüdü. Her birinin elinde üç telefon olan sıradan giyimli, üç günlük tıraşsız sakalları dağınık değil ama düzgün taranmış denemeyecek saçlı adamlar devamlı bağırıyorlardı. Ama kim kime ne diyor, belli değildi. Cümleler havada gezinip yolda ulaşacağı kişiyi kendisi seçiyordu. “Çeyrek var. Şu liradan dolar alınır, şu liradan euro satılık.” Telefonla konuşan eleman “Alıyorum abi, tamam.” Dorukhan olanı biteni anlamak için öylece baktı. Bu gözlerinden altın ışıltısı, para sıcaklığı fışkırmasına rağmen donuk donuk baktı, bu adamları bir yerden hatırlıyordu ama nereden? Birkaç dakika sonra olayı çözdü. Ekonomi haberlerinde çarşının kalbi diye gösterilen altın, döviz ne olacak, paramızı nereye yatıralım diye röportaj yapılan tiplerdi. Ona anlamsız gelen ama milyarlarca lirayı yön veren bağırışların sahiplerinin arasına daldı. Şartlar gereği iki kişinin yan yana geçmesinin zor olduğu sokakta kimisine hafiften omuz atarak, kimisine sürtüne sürtüne geçip yolun sonuna gelince geriye bakıp “Gördün mü kral, her parıltılı hayatın arkasında böyle ismi bile bilinmeyen emekçiler var.” dedi. Başka bir sokağa geçerken Kapalı Çarşı’nın içinde atölyelerin bulunduğu hanları fark etti. Bunlar dünyanın içinde başka bir dünyaydılar. Şöyle soluklanıp etrafına baktı. “Emek hırsızı Onur’a mecbur değilim ya, bu koca çarşıda bana göre de mutlaka bir iş vardır.” diye düşündü. Varakçı Han’ın önünde çaycı, aşınmış taş merdivenlerden üst kata çıkan gencin arkasından davudi sesiyle lafını yetiştirdi. “Uzay, ne yaptı ustan, işçi bulabildi mi?” Uzay hafif duraksayıp yarı geri dönerek eliyle “Kim onun yanında çalışır?” işareti yapıp “Nerede o günler. Bütün iş bizim sırtımızda.” dedi. Dorukhan beklediğim fırsat belki budur diyerek yıllara meydan okuyan taş kesme duvarların arasında ağır adımlarla Uzay’ı takip etti. En sonunda dökme demir kapının önünde durdu. Yıpranmış harfleri yer yer dökülmüş olan “Leonardo Kuyum Atölyesi” tabelasını okuyunca dudak büktü. O kadar janjanlı iş varken artık bir atölyeye mi kalmıştı? Gözleri kırmızı olan aslan başlı pirinç zile basıp beklemeye başladı. Ama kapı bir türlü açılmıyordu. Bir yandan tekrar basmakla basmamak arasında gidip gelirken içindeki kurt yine küçük küçük kemirmeye başladı. “Ulan Dorukhan, herhalde sen dünyanın en bahtsız, nasipsiz, en büyük dert sahibi adamısın. Bu kapı bile sana açılmıyor.” diye düşünürken başını hafif sağ üste doğru kaldırınca güvenlik kamerasını fark etti. Hırsız, arsız olmadığını anlatmak için hafiften gülümseyip eliyle “Kapıyı lütfen açar mısınız?” işareti yaparken düştüğü durum için sinirden neredeyse gülme krizine girecekti. Kapı ağırdan açılırken karşısında iri yarı, giydiği tişörtten dışarılara taşan bıngıl bıngıl yağlı göbeği sarkık, göğüsleri ikinci bir çene gibi duran gıdığı ve normal bir insanınkinden iki kat daha büyük koca kafalı yirmili yaşlarında bir genç ile göz göze geldiler. Kafasının içinde gömülmüş neredeyse kaybolmaya yüz tutmuş gözleriyle Dorukhan’ı yargılayıcı, şüpheli sıfatıyla süzüp sağ gözünü “Ne var?” manasında kırpınca Dorukhan kekeleyerek “İş, iş aramak için gelmiştim.” diyebildi. Koca gövdesi yerinde sabit zar zor o kalın boynu yarım sola çevirip gür sesinde pelteksi diliyle havanda dövülmüş leblebi gibi eze eze “Aslan abi, iş içinmiş.” dedi. Beklenin aksine yazıhaneden tanıdık bir haber spikerinin sesine benzer net, kusursuz bir ses duyuldu. “İş için mi?” Genç aynı yavaşlıkta “Hee” cevabı verince “Gönder bakalım.” dedi. Genç kapıyı kaplayan gövdesini bir zahmet birazcık yana çekince açılan boşluktan Dorukhan iyice büzülüp içeri girebildi. Cilaları dökülmüş ahşap yazıhaneye “Selam, iyi günler.” diyerek girdi. Elini uzatıp tokalaşacaktı ki adam ona bakmadı bile. Duvardaki televizyonda “Son düzlüğe girildi.” anonsu geçen at yarışını gözünü kırpmadan izliyordu. Masasının üzeri ise yarış bültenleriyle doluydu. Onlara şans oyunu kuponları eşlik ediyor. Temizlenmediği için katmerleşmiş katran ve kül bulunan izmarit dolu kül tablası ruh halini ele veriyordu. Cep telefonundan izlediği dizi akmaya devam ederken tablette ise borsa iniş çıkışları vardı. Biten yarışla beraber sporcu atleti giymiş kaslı adam koltuğunda geri doğru yaslanıp “Merhaba.” dedi. Atölyede kullanılan kimyasallardan boğazı yanan Dorukhan da “Merhaba.” dedi. Kare yüzünde öne doğru fırlayan karakteristik çenesi, kemerli burnu, şahin bakışlı gözleriyle süzerek “Biz öyle iş ilanı falan vermeyiz. Sen nasıl geldin buraya?” dedi. Dorukhan genzini yakan o kokulara rağmen işaret parmağıyla göstererek “Aşağıda çaycı, çalışanınıza sorunca ben de duydum. Öyle geldim.” dedi. Aslan bitik sigarasından son bir fırt daha çekip “İlginç… Hadi bu tamam da…” Ayaktan başa tekrardan süzerek “Senin tipinde biri burada çalışamaz.” Hafif dans figürleri yaparak “Daha çok barlarda, orada burada DJ’lik yapacak tipsin.” dedi. Dorukhan âlemden, kafa adama benziyor diye sevinip “Ben amatörde” şapkasındaki “KİNG” yazısını gösterip “Futbol oyuyorum, gol kralı oldum. İyi bir transfer yapacakken ayağım kırılınca o iş yattı. Okulu da açığa aldık, zamanımı değerlendirmek istiyorum.” dedi. Bir gözüyle dizisini diğeriyle borsayı takip eden adam ucuz iş gücü bulmanın kokusunu alınca eliyle hayatından vazgeçmiş döşemesi dökük paslı sandalyeyi gösterip “Buyur otur genç adam.” dedikten sonra “Cevat oğlum, çay getir bize.” dedi. Dorukhan nihayet kendi iradesiyle, kendi eliyle bir iş bulmanın hazzını hissetmeye başladı. İri yarı Cevat, çay bardağının tepesinden beş parmağıyla tutarak getir. Dorukhan’ı uzatıp “Mehh” dedi. İçi kalkan Dorukhan eline alıp tiksine tiksine sehpanın üzerine bıraktı. İçinden “Onur’un dükkanındaki tertip, düzen, temizlik nerede; buradaki pejmürde hal nerede! Bu adamlar bu pislikte sadece ecelleri gelmediği için ölmüyorlar. Yoksa bunlar yürüyen mucize.” diye düşündü. Aslan “İş tecrüben var mı?” dedi. Dorukhan çay bardağında parmağın değmediğini tahmin ettiği yerden bir yudum çay içip “Yok ama. Belki tanırsınız Ayan Kuyumculuk, Onur Bey babamın arkadaşıdır. Orayla görüştük ama şartları bana uymadı.” dedi. Duyduğu son cümle üzerine umursamaz tavırlara sahip Aslan koltuğunda toparlanıp televizyonun sesini kısıp cep telefonunu kapattı. En ciddi tavırlarıyla tane tane “Onur’la ben taban tabana hatta her şeyimizle zıt iki insanız. Onu hiç sevmem. Çölde susuz kalsa bir damla su, açlıktan ölse bir lokma ekmek vermem.” dedi. Dorukhan “Vay be, bu adamın ona olan öfkesinden faydalanıp işi kaparım.” diye düşündü. Aslan hafiften geri dönüp duvardaki kimi siyah beyaz kimi renkli fotoğrafları eliyle gösterip “Bak bu babam Yekta Görmez, ışıklar içinde yatsın, toprağı bol olsun.” Fotoğrafların çekildiği mağazayı gösterip “Çarşının en geniş, en ihtişamlı esnafıydı.” Atölyeyi işaret edip “Kendi atölyemiz yetmez, başkalarına da iş, ekmek verirdik.” Duvarda asılı siyah-beyaz fotoğrafı gösterip “Babam. Zamanın başbakanı ve eşi bizden alışveriş yapardı.” Hemen yanındaki çerçeveyi gösterip “Türkiye’nin en büyük iş adamı babamın ahbabı, müşterisiydi.” Uzun saçlıları dar gömlekli İspanyol paça pantolonu deniz kenarında spor arabayla çekilmiş fotoğrafı gösterip “O zamanlar ben de cıvayım. Havam o biçim.” Karda kayarken çekilmiş fotoğrafı gösterip “Dünyada gezmediğim yer kalmadı. Benimle arkadaşlık etmek büyük sükse. Onur ise babasını kaybetmiş, annesine ve kardeşlerine bakmak zorunda olan bir atölye çalışanı. Ama eli işe yatkın, çalışkan, güvenilir, sadık, çabuk göze girdi. Küçük bir dükkân sahibi kâr ortağı mağazasını buna teslim etti. Dili tatlıydı, bu arada tipi, giyim kuşamı da topladı. Hepsinden mühimi prensipleri vardı. Yavaş yavaş çevre yaptı.” Efkârlı, masanın altından yassı bir şişe çıkarıp çayına karıştırıp “Üstelik gözü pekti, her kavgaya müdahil olup adalet dağıtıyor, racon kesiyordu.” Aslan kin dolu istemsizce “Ama şunu bilmelisin ki ona çok güvenirim. Onur’la çalışamayan adam benimle de çalışamaz. Bırak beni, çarşıda kimseyle çalışamaz. Bütün esnaf kabul eder ki Onur bir şeyin hakkı neyse onu verir. Sen var git yoluna. Başka bölgede, sektörde şansını dene.” dedi. Dorukhan o an yer yarılsa, arzın merkezine düşse orada bile iş bulmayacağı düşüncesi benliğini kaplasa da ağzından “Prensipleri?” dedi. Harap, yıpranmış atölyede Aslan, Dorukhan’ın sorusuna hemen cevap vermedi. Biraz derin derin nefesler alıp “Merhamet ve adalet… O, gücüyle birilerini ezenleri gördükçe öfkelenir, merhametsizlik yapanlara kan davalısı muamelesi yapardı. Zenginlere, nüfuz sahiplerine bundan şaştıklarında hep şu sözü söylerdi. Hatta ağzına pelesenk olmuştu; “Ya güç sahipleri değişecek ya da güç el değiştirecek…”
Devamı Gelecek Ay….

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir