Gazze’de Yaşananlar Bir Soykırımdır / Prof. Dr. Tayyar Arı

Kudüs uzun yıllardır İslam ümmetinin kanayan yarası ve bu yara bugün kangrene döndü. Son yaşanan olaylar üzerinden değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?
Bu, İsrail’in her zaman yaptığı şey… 1947’de BM Genel Kurulu kararıyla -gayrimeşru karar diyorum ben ona- beraber Filistin topraklarında Amerika’nın desteğiyle bir Yahudi devletinin kurulması öngörüldü. Kendine bırakılan topraklardaki Müslümanları sürgün etmeye başlamıştı. İlk mülteci olayı o zaman başladı. Çünkü o bölgede Yahudiler Filistin’de nüfusun yüzde 30’unu, toprakların da yüzde 6,5’ini ellerinde bulunduruyorlardı. Amerika’nın desteğiyle ve Genel Kurul kararıyla yüzde 56,5’inde Yahudi devleti kurulmasını öngören bir karar çıktı; bu topraklardaki nüfusun yarısı Müslüman Araplardan oluşuyordu. Hemen bunları buradan kovmak için etnik temizlik süreci başladı, yani kitle katliamları söz konusu oldu ve insanların cesetleri sokaklarda dolaştırılarak, geri kalanların da kaçması sağlandı. Savaş başlamadan bir yıl önce başladı bu olay. Arkasından 1948 savaşıyla ellerindeki bu toprakların yüzde 78’ine ulaştı, 1967’de tamamını işgal etti. 1973 savaşında durum değişmedi. O günden bugüne de bu devam ediyor. Barış süreciyle toprakların bir miktarından, işgal ettiği son yüzde 22’lik kısmından çekilecekti, o da tamamından değil. Bu süreç de aksadı ve gerçekleşmedi. Şu an Filistin’de bir özerk Filistin Devleti var, bunu da 100’ü aşkın ülke tanıyor; ama maalesef Ramallah’ın dışına çıkması İsrail’in iznine tâbi. Onun için, bir açık hava hapishanesi diyebiliriz aslında Filistin’in tamamına. Genellikle bu Gazze için kullanılıyor; ama Filistin’in geri kalan bölgeleri de benzer durumda. Çünkü sınırların hem Ürdün girişi hem Mısır girişi İsrail tarafından kontrol ediliyor. Öyle olunca, İsrail’in izni olmadan Filistin’e girmek ve çıkmak mümkün değil. Karadan geçerseniz, bir şekilde Ürdün sınırından geçeceksiniz, yine İsrail kontrol noktaları var; burada İsrail askerlerinin kontrolünden geçiyorsunuz ya da Mısır tarafından Gazze’den geçeceksiniz, orada da İsrail askerleri var. Hava yoluyla gidecekseniz o da zaten İsrail’in havaalanı, başka da havaalanı yok. Dolayısıyla İsrail şu anda bütün Filistin topraklarını işgal etmiş durumda ve burada askerî ve siyasî kontrolü sağlıyor.
Oslo süreci aslında bir yanıltmadan, bir kandırmacadan ibaret. Yani dünyaya sanki bir barış atmosferi varmış gibi, barış gerçekleşiyormuş gibi sunuldu. Yani özetle bunu söyleyebiliriz. Bugüne kadarki barış konferansları veya barış süreçlerinin tamamı İsrail’e zaman kazandırmak ve Filistinlileri pasifize etmek amaçlı. Onlara sürekli “Kendi hükümetinizi kurun, ama birlik olun.” diyorlar, birlik olunca bu sefer başka bir neden buluyorlar. Dolayısıyla şimdi de iki parçalı. “Bizim muhatabımız kim?” gibi, Hamas’ı ötekileştiriyorlar, müzakereye dâhil etmiyorlar. 2006’da tek bir yönetim oldu. Hamas yönetime gelince, bu sefer, “Hamas terör örgütü. Onun kurduğu hükümeti tanımayız.” diye bastırdılar, Filistin’in tamamına ambargo uyguladılar ve bir yıl içerisinde bu yapı da dağıldı. Dolayısıyla ikili bir yapı ortaya çıktı. Onun için, İsrail’in amacı Müslümanları bölmek ve onları terörist ilan ederek orada uyguladığı şiddete bahane bulmak.
İslam ülkelerinin konuya müdahil olma biçimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Her müzakerenin önkoşulu şudur: “Silahı bırakın, direniş göstermeyin.” İşgal altında bir toprak var ve BM çerçevesinde bunun işgal olduğu tanımlanmış, koşulsuz olarak Güvenlik Konseyi kararlarıyla bu bölgeden çekilmesi öngörülmüş; buna rağmen direnen insanları terörist olarak ilan ediyor. Yani silahı bırakması gereken İsrail’in kendisi, buradaki işgali sonlandırması gereken İsrail’in kendisi; ama hiçbir devlet kalkıp bunu onun yüzüne söyleyemiyor. Söyleyebilecek devletler de ABD ve Batılı ülkeler. Tabii, Türkiye bunu söylüyor, Arap Birliğinden bu konuda zaman zaman kararlar çıkıyor. Ama bugün bunun daha şiddetli bir şekilde yaşanmasında, 2011 Arap Baharından sonra bölgede yaşanan gelişmelerin büyük etkisi oldu. Çünkü Arap coğrafyası ve Müslüman coğrafya parça parça oldu, bu kaotik ortam Arap ülkelerini de savurdu, büyük bir savrulma yaşadı. Dolayısıyla hem halklar hem hükümetler resmen cepheleşti. Daha önce kâğıt üstünde de olsa bir birlik sağlanırken, artık bu birlik sağlanamaz hale geldi. Daha önceki Irak-İran Savaşı, Körfez Savaşları da bunların önkoşullarıydı. Orada başladı hikâye. Daha sonra yeni bir birleşmenin imkânı doğacaktı; ama Arap Baharıyla beraber bu birleşme imkânı ortadan kalktı. Bakın, her yerde bir cepheleşme var; mevcut hükümeti destekleyenler ve onun karşısındakini destekleyenler, eski yönetimi destekleyenler veya yeni yapıyı destekleyenler gibi. Biliyorsunuz, Suriye’de kaç tane aktör, kaç tane pozisyon var. Libya’da neler yaşadık, görüyorsunuz. Tüm bunlar İsrail’e büyük bir hareket alanı sağladı. Bu gelişmeler İsrail’e büyük bir imkân sağladı. İsrail; Arap ve Müslüman ülkelerin dağınıklığından olabildiğince yararlanabileceğini düşündü. Kendini çok daha güvende hissetti, çünkü hiçbir Arap ülkesi kalkıp üzerine düşeni layıkıyla yapmadı. Mısır darmadağınık, darbe gerçekleştirmiş, meşruiyeti tartışmalı bir hükümet var. Diğer taraftan Suriye paramparça, iki tane sınırı olan ülke… Durum böyle olunca, Ürdün’ün ona karşı doğrudan bir askerî harekât yapması da imkân dâhilinde değil. Lübnan’ı hiçbir zaman denklemin içine koymadık, çünkü egemen bir devlet olup olmadığı da şüpheli. İçerisindeki o heterojen, kozmopolit yapı hem iç sorunlarda hem dış sorunlarda birlikte davranmasını engelliyor. Onun için de herhangi bir iç sorunda veya dış sorunda, genellikle İsrail’e karşı birlik içinde davranamıyorlar. Kendine yönelik bir saldırı olduğu zaman bile, hatta Beyrut bombalandığı zaman bile Lübnan karşılık veremiyor. Neden? Bunu haklı gören bir Hıristiyan kesim var, İsrail’i bir tehdit gibi gören, bundan rahatsız olan Müslüman kesim de var; ama hükümet iki parçalı orada, Hıristiyanlar ve Müslümanlar var. En genel itibarıyla söylüyorum. Bu heterojen yapı dolayısıyla Lübnan bu denklemlere dâhil olamıyor.
Ürdün’ün kendi kaygıları var zaten. Buna karşılık verebilecek büyük bir askerî gücü yok. Bu konuda genellikle aktif olabilecek Mısır ve Suriye’ydi, ama Suriye bu saatten sonra İsrail için asla bir tehdit olamayacak. Mısır da İsrail’in ve Amerika’nın desteğiyle ayakta duran bir ülke haline gelmişti. Son zamanlarda Türkiye’ye yakınlaşma var. Belki bu fotoğraf bir miktar değişebilir, inşallah değişir.
Bir de Trump’ın bu fotoğrafı daha da berbatlaştıran politikası; yani daha da Yahudi merkezli, özellikle İsrail merkezli bir politika izlemesi ve bu politikaya da uyan ya da bu politikaya çanak tutan ülkelerin varlığı… Bunların kimler olduğu da zaten belli. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri’ydi bunların başını çeken. Durum böyle olunca, İsrail gidebildiği yere kadar gideceğini düşündü. Arap ülkelerinin normalleşme adı altında İsrail’le ilişki kurma konusunda saf tutması zaten İsrail’i cesaretlendirdi. Yapacağı herhangi bir girişimin bir bedeli olmayacağını gördü. Özellikle Gazze ve Hamas, sözde o yapılar tarafından, yani o belirttiğim ülkeler tarafından terörist olarak görülüyor.
Hamas’ı terör örgütü olarak görüp onunla ilişki kuran ülkelere ambargo uygulayan ve ilişkileri gerginleştiren ülkeler Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri. Arap Emirlikleri içerisinde önemli ülkeler, bunlara Mısır’ı da dâhil edelim. İsrail’in Gazze’de yaptıklarının ön hazırlığını yapan, buna çanak tutan ülkeler var maalesef bölgemizde. Bunlar Müslüman Arap ülkeleri. Durum bu denli dağınık olunca, İsrail’in bunu yapması artık bekleniyordu. Sürpriz de değil. Kaldı ki, Amerikan yönetimi her zaman en nihayetinde İsrail’in güvenliğini ön plana alan, İsrail merkezli politikalar izleyen bir devlet. Yani kimin iktidarda olduğu çok fazla önemli değil. Demokratlar söylem itibarıyla biraz daha yumuşak, ama Amerika’daki Yahudi toplumun tamamı Demokratlara oy veriyor. Bunu da bilmek lazım. Evanjelikler ciddi bir nüfus ve Siyonist Hıristiyanlar olarak geçer. Onlar Cumhuriyetçilere oy veriyor. Ama Amerika’daki Yahudi toplumu neredeyse bir bütün olarak çok az fire verir, yani yüzde 80’i aşar her zaman bu destek. Dolayısıyla Demokratlara oy verirler. Hepsi bir şekilde İsrail yanlısı politika izlerler. Durum böyle olunca, İsrail yaptıklarının bir bedeli olmadığını görüyor. Eğer yaptığınız bir eylemin bir bedeli yoksa bunu sürdürürsünüz. İsrail şunu görüyor: Yaptığı herhangi bir eylemin bedeli yok, ona da düşman kazandırmıyor.
Az önce ifade ettiğim gibi, belli ülkeler zaten Hamas’ı terörist bir yapı olarak görüyorlar. Öyle olunca, Hamas’ı çökertmeye dönük, Hamas’ı yok etmeye dönük İsrail’in tutum ve davranışı 30 yıldır böyle zaten. Bu politikaların arkasında belli büyük Arap ülkeleri var. Samimi olarak Filistin’de taraf tutmayan, tüm taraflara eşit davranan ve meseleye sadece kimlik bağlamında bakmayan, meseleye bir bütün olarak bakan, Filistin meselesi olarak bakan, Müslüman meselesi olarak bakan bir Türkiye var. Onun dışındaki Arap ülkelerinin, İran’ın kendi gündemleri var. Mesela, biz hem Filistin için ağlarız hem Gazze için ağlarız, hem Kudüs ve Mescid-i Aksa için ağlarız; ama bazı ülkeler bu aktörlerden birini destekler, belli amaçlar için destekler. Bunun ortaya çıkması, gündeme gelmesi, bu noktaya gelmesi çok da anlaşılmaz bir durum değil.
Bunu kınıyoruz, evet, üzülüyoruz. Olmaması için çırpınıyor Türkiye, uluslararası toplumu harekete geçirmek için, bir kamuoyu oluşturmak için uğraşıyor; ama karşımızda, oldukça dağınık bir İslam dünyası var. İslam dünyasının maalesef perişan, kaotik durumu İsrail’i cesaretlendiriyor. Günün sonunda İsrail’le ilişkileri normalleştirme peşine düşen ve bunu aşkla, şevkle yapan ülkelerin bugün sesleri çıkmıyor. Arap Birliğinin zirvesi bile toplanamadı. Sadece Türkiye’nin çağrısıyla İslam Konferansı Örgütü, Arap Birliği bir toplantı gerçekleştirdi. Gazze’de bunlar oluyor, El-Aksa bu noktada; derhal İslam ülkeleri zirvesi ve Arap Birliği zirvesi toplanması gerekirken bunlar olmuyor. Bir toplantı yapıp kınama cesaretini bile gösteremiyorlar. Böyle olunca, iş Türkiye’nin üzerine ve omuzlarına kalıyor. Türkiye de tabii İsrail’e sınır değil. Sınır olsa bir başka olur durum; yani biz daha çok askerî destek verirdik. Ama Filistin’in havadan ve denizden kontrolü İsrail tarafından sağlanıyor. Yani Filistin’e doğrudan bir askerî teçhizat göndermeniz de öyle kolay bir şey değil. Ancak o tünellerden hafif silahlar geçiriyorlar sadece ve kendilerinin yapmış oldukları füzeleri fırlatıyorlar. Tabii, bunların teknolojik düzeyi de sınırlı. Vuruş kapasitesi, tahrip gücü zayıf. Ama onlar bunu bahane olarak kullanıp daha fazla saldırmak için bunu da değerlendiriyorlar. O nedenle Türkiye’nin yapabileceği, Arap ve Müslüman ülkeleri belki de uyandırmak, onları teyakkuza geçirmek, daha fazla bedel ödemeleri için bazı somut adımlar atmalarını sağlamak. En azından “Bu normalleşme sürecini gözden geçireceğiz.” açıklaması yapılsa, bu bile etkili olabilir; ama bunu bile yapmıyorlar. Dolayısıyla Amerika’yla ilişkileri tehlikeye girer, kendi uyduruk güvenlik tehditleri var, dolayısıyla bu ilişkiden vazgeçemiyorlar. O nedenle fazla ilerleyemiyoruz. Ama Türkiye’nin duruşu onları rahatsız ediyor, çünkü onlar uyumaya veya gözlerini kapatmaya devam etmek istiyorlar. Türkiye’nin bu hareketlendirme, uyandırma çabası onları rahatsız ediyor. O ülkeler rahatlarının bozulmasını istemiyorlar, hatta belki de bu durumdan memnunlar. O nedenle bu ülkelerden makul olanları arıyor Türkiye. Yani Muhammed bin Selman’ı aramıyor; ama Suud Kralını arıyor, Kuveyt Emirini arıyor. O çok makul bir insan. Orada daha dengeli politikalar izlemeye çalışıyor. Zaten Katar bizimle tepki veren tek Arap ülkesi. Bunun gibi, daha makul gördüğü ülkeleri aramaya çalışıyor, arıyor. 57’yi aşkın Müslüman Arap ülke var İslam Konferansı üyesi, ama 20-30 tane ülkenin en azından ciddi tepki verecek noktada olması lazım. Biz veriyoruz, Katar veriyor, Pakistan veriyor. Baktığınız zaman, sesi çıkan, açıktan İsrail’i kınayan fazla da ülke yok. 10’u geçmiyor. Bu bağlamda, yapılabilecek şeyler yine Müslüman ülkelerin politikalarını gözden geçirmeleri, kendi aralarındaki ihtilafları ve paranoya haline getirmiş oldukları korkularını delmelerinden geçiyor. Suudi Arabistan ciddi kaynak kontrol ediyor, Birleşik Arap Emirlikleri çok ciddi bir kaynağı kontrol ediyor, çok ciddi bir servete sahip bu coğrafyada; ama maalesef, bunlar bu kaynakları kendileri bile doğru dürüst kullanamıyorlar, kendi halklarının lehine bile tam olarak kullanamıyorlar. En iyi kullandıkları yer Amerika’dan bolca silah almak, başka da bir işe yaramıyor. Onu da nerede kullanıyorlar? Muhtemelen yine Amerika eliyle El Kaide gibi yapılara veriyorlar. Sonra El Kaide’yi bahane edip ABD o ülkeleri tekrar işgal etmeye çalışıyor. Suriye’de olduğu gibi… Yani böyle garip bir tezgâh var, garip bir oyun var. Bunu biz biliyoruz, ama dünya kamuoyu bilmiyor. Sadece gösterilen kısma odaklanıyor, olup bitene odaklanıyor; işin perde arkasını kimse fazla da anlamıyor ya da anlamak istemiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.