Fitness Salonları ve Beden Algılarımız / Dr. Hakan Önalan

Bedenin algılanması ve değerlendirilmesi, artık aynı zamanda bir “beden sosyolojisi” kavramını doğurdu diyebilir miyiz? Küreselleşme olgusunun bunda payı nedir? Popüler kültürün nesnesi olarak beden olgusunu değerlendirir misiniz?
Bedene olan genel ilgi yakın zamanın ürünü olsa da ona yönelik düşüncelerin varlığı insanlıkla yaşıttır denilebilir. İnsanlar, içinde yaşadıkları fiziksel ve toplumsal çevreyi anlamaya ve açıklamaya başladıkları günden beri onu düşünsel ufuklarına dâhil etmişlerdir. Bedenin ve ruhun mahiyetine yönelik düşünceler uygarlıkların, dinlerin veya toplumların evren tasarımlarından soyutlanarak düşünülemez. Geleneksel kozmolojide varlık âlemi yukarıdan aşağıya doğru Tanrı, melek, insan, hayvan, bitki ve madenler hiyerarşisi ile telakki edilmekteydi. Beden, toprağın türevi olan balçık ve kilden olduğu için madenler dünyasına aitti. Bedenin, tayin edilen bu yerden semaya ve ruhanî bir yaşama geçmesi imkânsızdı. Böyle bir istidadı olmadığı gibi bizatihi kendisi semaya yükselmenin önünde de engeldi. Beri taraftan ruh, ilahî bir yaşamın imkânı olduğu gibi toplum, hane ve kendini yönetme sanatlarının da odak nokta-
sıydı. Çünkü ruha; ilahî, felsefî, toplumsal yaşamın idaresini sağlayabilecek ve ona düzen verebilecek bir yetkinlik olarak da bakılmıştır. Bu noktada elzem olan, ruhun yetkinliğinin aktif hale getirilmesi ve güçlendirilmesiydi. Ruhun yetkinliği ise bedenin kontrolü ölçüsündedir. Bedensel istek, arzu, tutku ve hazlar ne kadar dizginlenirse ruh o kadar özgür ve yetkin hale gelir. Ruhun yetkinleşmesi siyasette devlet, ekonomide hane, ahlakta insan idaresinin imkânıdır. Dolayısıyla beden; potansiyeli itibariyle bir tehdit olarak görüldüğü için ideolojiler, felsefî görüşler ve dinler açısından gözetlenmesi, denetlenmesi ve kontrol edilmesi gereken bir unsur olarak görülmüştür, denebilir.
Bedenin geleneksel dönemde bu şekilde algılanması ve değerlendirilmesi farklı motivasyon ve beklentilerle modern dönemde de devam etmiştir, diyebiliriz. Farkı oluşturan asıl unsur ise kapitalizmin varlığıdır. Çünkü kapitalizm varlığını ancak rasyonel bir şekilde işleyen bir toplum modeliyle devam ettirebilirdi. Örneğin modernitenin insan ve toplum anlayışı bunu mümkün kılan bir saat metaforuyla hayata geçirildi. Toplum eğer bir saat gibi düzenli ve otomatik bir şekilde işleyecekse bunun en önemli aracı ve nesnesi insan ve onun bedenini kullanma biçiminin düzenlenmesiydi. Hele ki, modern bilimin mekanik evren tasavvuru ve panoptikal iktidar anlayışı bunun için önemli bir alt yapı sağlamaktaydı. Modernite bu çerçeve içerisinde kalarak müphemlikle, başıboşlukla, kaosla, karmaşayla, tesadüfle, belirsizlikle bir ve aynı tuttuğu geleneği saf dışı bırakarak, Gellner’in tabiriyle ayrık otlarından arındırılmış bahçe kültürü oluşturmaktaydı. Moderniteye mündemiç kapitalizmin yeşerebilmesi ise böylesi bir toplumla mümkün olabildi. Ve bu toplumun bir makine düzeninde işlemesi de bilinci ve ruhu ele geçirilmiş, kontrol edilmiş ve düzenlenmiş bir bedenle gerçekleşebildi. Nihayetinde modern toplum insanının, davranışları ön kestirilebilir bir atoma ya da geometrideki bir noktaya benzetilmesi tesadüf olmasa gerek.
Üretken, disipline edilmiş itaatkâr bir beden kabataslak olarak 1970’lere kadar kullanışlıydı. Oysa modernitenin daha erken olarak romantik hareketle, sonrasında iki büyük dünya savaşıyla, Amerika ve Sovyet Rusya’sının en temelde benzer paradigmadan hareket eden iktidar anlayışıyla, sömürgelerde artan bağımsızlık talepleriyle, kaybedilen Vietnam Savaşıyla, petrol ihraç eden ülkelerin (OPEC) uyguladığı ambargolarla birlikte başlayan siyasal ve ekonomik krize eşlik eden çevre, kadın ve çeşitli alt grupların talepleriyle ortaya çıkan kültürel krizin yarattığı sarsıcı etkinin massedilmesinde tüketen bir bedenin önemi yadsınamaz. Aynı dönemlere denk gelen fordizmin ve modernitenin ötesini ifade eden, post ön ekiyle anlayabileceğimiz, niteliği aynı kalan ama niceliğinde devinimi hız kazanan kapitalizm ile at başı ilerleyen küreselleşmenin sacayakları olan bir devridaim makinesi gibi işleyen modadaki yenilikler, yeni tüketim kalıpları ve yaşam tarzlarının varlığı, küresel iletişim araçlarındaki kapsamlı değişmeler, tıbbi teknolojideki gelişmeler gibi daha birçok olgusal gelişme bedeni daha farklı bir şekilde anlamayı gerekli kıldı. Sosyolojinin önemli alt disiplinlerinden olan beden sosyolojisi böyle bir zeminde yeşererek kurumsallaştı.
Popüler kültürün; küreselleşme, post kapitalizm ve post modernizm ile çakıştığı, hedef büyüttüğü ve gücüne güç kattığı ana üs bedendir. Tabi bu beden, popüler kültürün dolayımında arzu akışları Deleuze’un felsefesinde konu ettiği üçüncü tür bir makine olan kapitalist makineye entegre edilmiş bir bedendir. Yani tüketen bedendir. Doyum eşiği her geçen gün düşen, tatmin edilmesi zor, gerilim enerjisi heyecan dozajıyla artırılmış, sürekli dopamin üreten bir bedendir. Hele ki, sosyal medya platformlarında, televizyonlarda ve yaşamımızın her alanını kuşatan reklamlarda arzıendam eden ikon ve ikonaların hayat tarzları, tüketim alışkanlıkları, bedensel formlarının örnekliğinde yaşanılan kırılma ve parçalanmaları bütünleştirme gayreti; nihayetinde bedeni bir paçavra haline getirmektedir. Estetik ameliyatlardaki artış, kozmetik ürünlere ayrılan bütçe, bir mağaza vitrini gibi sezonluk değişen gardıroplar, yeni yerleşkelere inşa edilen spor salonları, her pasajda kendisine yer bulan güzellik ve diyetetik merkezler; popüler kültür nezdinde yaratılan, tamama erdirilemez bir eksiklik hissinin sonucudur. Bu bağlamda popüler kültür tatminsizlikle malul arzuyu tahrik ederek bedeni kapitalizmin bir çarkı haline getirmiştir, diyebiliriz.
Sağlıklı yaşam söylemi ve beden algımız arasında nasıl bir korelasyon var?
Bedeni zinde tutma çabasını ifade eden “sağlıklı yaşam” söylemi, yaşamın medikalizasyonuna neden olmaktadır. İç bedenin tıbbi görüntüleme cihazlarıyla incelikli bir şekilde izlenmesi, önleyici tedavilerin kişisel denetimlere daha fazla tabi olması, uzun ve sağlıklı bir ömre yapılan yatırımların artması, popüler kültürde sağlığı, güzelliğe ve gençliğe özdeş kılan söylemlerin kabul görmeye başlaması “sağlıklı yaşam” söylemi altında yaygınlaşarak birçok insanın bedeniyle takıntılı bir ilişki kurmasına neden olmaktadır. Özellikle de sabah kuşağı izlencelerinde her geçen gün daha fazla yaygınlık kazanan sağlık, beslenme ve güzellik programlarında insan yaşamının doğal bir evresi olan yaşlılığın dehşet verici bir şekilde temsil edilmesi, daha doğrusu yaşlılığın ölümle ilişkili bir şekilde sunulması, buna karşıt olarak genç olmanın fit olmaya, güzelliğe ve sağlıklı olmaya eş değer kılınması bunun önemli sebeplerinden biridir. Burada karşı karşıya getirilen şeyler yaşam ve ölüm, gençlik ve yaşlılık, güzellik ve çirkinlik, sağlık ve hastalıktır. Bu yapı düzende “sağlıklı yaşam” uzun yaşamla, gençlikle, güzellikle ve sağlıklı olmakla temsil edilir. Bu eşleştirmeler ve bunun üzerinde yaratılan algı, post kapitalizmin ihtiyaç duyduğu tüketen bir bedeni var kılmaya dönüktür. “Formda kalma” bireyde uyandırılan korku ve kaygılara yönelik geçici çözümlerle birlikte pazarlanan bir söylemdir. Birey ne kadar kaygılanır ve korkarsa o kadar tüketmiş, ne kadar tüketirse o kadar sağlıklı kalacağı, güzelleşeceği ve genç kalacağı varsayılır. Bu anlamıyla çağımız, gençliğin popülerleştirildiği bir anti-age (yaşlanma karşıtı) çağıdır. Yaşlanma ve ölüm üzerinden oluşturulan korku kültürü bizi, bedenimizle kurduğumuz ilişkinin mahiyetinde önemli bir değişime sevk etmektedir. Bir yerde daha kırılgan, duyarlı ve takıntılı olmaktayız. Sürekli bir tehdit algısıyla yaşamak durumunda kaldığımız için fiziksel sorunlarımıza karşı daha uyanık kalmaktayız. Eskiden hastalığın belirtileri dayanılmaz bir acı seviyesine geldiğinde hastanelere giderken yahut tükettiğimiz gıdaları kalori hesabı yapmaksızın tüketirken, şimdi bedenimizle daha hassas ve takıntılı bir ilişki kurduğumuza şu örneklerle açıklık kazandırabiliriz: Örneğin sağlık kontrollerinden düzenli geçiyor, bedende beliren kırışıklıklar ve pürüzlere daha fazla dikkat kesiliyor, baş gösteren ufak tefek ağrılara duyarlı oluyor, gıdaları kalori hesabına göre tüketiyor, şeker ve tuz kullanımı gibi tüketim alışkanlıklarımızı bırakıyor, uyku saatlerimize daha özen gösteriyoruz. Bunun yanında gün içerisindeki aktivitelerimizi çeşitli mobil uygulamalarla kontrol altına alıyoruz. Bir gün, bir hafta ve bir ay içerisinde ne kadar yürüdüğümüz, ne kadar kat çıktığımız, ne kadar süre uyuduğumuz, ne miktarda kalori harcadığımıza dair istatiksel raporlarımızı okumaya başlıyoruz. Bu periyodik gözetim, nihayetinde bireyin kendi üzerinde bir iktidar uygulamasına sebep olarak tüketim kültürü için uygun bir zemin hazırlamaktadır. Bu durumda post modern iktidarın yeni gözetleyicileri bizzat kendimiz olmaktayız.
“Sağlıklı yaşam” söyleminin diğer boyutunda, hastalık algımızın ve eşiğimizin her geçen gün düş(ürül)mesiyle ilgili bir durum da var. Hastalığı satmaya dönük ticari kaygılar, insanların beden ve ruh sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Buna göre tıp yeni türde hastalıklar oluşturarak bir kaygı epidemesi yaratmaktadır. Murat Dinçer Çekin’in aktardığı bir örnekle bu durumu izah edebiliriz. Örneğin kalp rahatsızlığıyla ilgili belirli aralıklarla toplanan bir kurul; tansiyonun üst sınırını 160 mm civa olarak tespit ederken 150 mm civa oranın üstünü yüksek, 150 ile 135 arasını ön yüksek, 120 ile 135 civa aralığını da birinci aşama yüksek diye tayin eder. Zamanla sınır 120 seviyesine düşer. Bu aralıkların yarattığı kaygı epidemesi bizleri tansiyon sorunu yaşayan bir hastaya dönüştürebilir. Aynı şekilde insanın birçok ruhsal eğiliminin, psikiyatrik bir vaka olarak görülmeye başlanması gibi… Johann Hari’nin tespitiyle ruhsal hastalık kategorisine sokulan hastalık sayısı 1968 yılı itibariyle 168 iken bu sayı katlanarak 1987’de 284, 1994’te de 350’ye varmıştır. Örneğin yalnızlığı bilinçli olarak tercih eden bir insana kolaylıkla depresyon teşhisi konması, artık sıradan bir duruma dönüşmektedir. Hastalık oluşturma işinde insanların beden algısını olumsuz etkileyen sektörlerin başında ilaç endüstrisi gelmektedir. Önce ilacı üretip ardından ona uygun hastalığı üretmeleri için bilim adamlarına verilen promosyonlar, sağlıklı yaşam söylemini risk algımızı ve kaygı düzeyimizi yükselterek artırmaktadır.
Beden algısı konusunu, hayat tarzlarımızın merkezine oturtan pratik alanlara dair neler söylenebilir? Bu durumun modern dünyadaki benlik algılarımızla, psikolojik durumumuzla ilgi ve alakası nedir?
Benlik, günümüzde hiç olmadığı kadar beden algısıyla iç içe geçmiş durumda. Kişinin kendini nasıl görüp algıladığı beden dolayımında daha bir görünür olmaktadır. Pürüzsüz ve kırışıklıkları alınmış bir cilt, özenle yapılmış makyaj, yüz ve vücut hatlarını tamamlayan saç modelleri, belirli bir forma kavuşturulmuş beden ve onun moda kıyafetler ve çeşitli takılarla taçlandırılması gibi bir görünüm; birçok kişi açısından kendini iyi hissetmenin en temel yollarından biridir. Aksi durumsa kişinin özgüvenini olumsuz etkileyen, onu silikleştiren ve görünmez kılan bir durum olarak algılanmaktadır. Böylesi bir algının sebep olacağı çeşitli türde damgalanmalara karşı geliştirilen taktikler, insanların benlik saygılarını korumaya dönük bir çaba olarak okunabilir. Örneğin yüzde beliren bir kırışıklığın ortadan kaldırılması için özenle yapılan bir makyaj, kiloyu göstermeyen kıyafetlerin tercih edilmesi, boyu uzun gösteren ayakkabıların kullanılması gibi… Söz konusu taktikler, nihayetinde benliğin özerkliğini korumaya dönük tedbirlerdir. Bu ise benliğin özerkliğinin, küresel ölçekte bir gerçeklik kazanan belirli bir tipteki bedensel görünümle nasıl iç içe geçtiğini kanıtlamaktadır.
Beden, bireyin eksik bir varlık olmasına bağlı olarak tüketilen bir nesne olmaktadır. İnsanın ontolojik bir travması olan eksiklik hissini yedeğine alan medya ve kozmetik endüstrisi, onu kendisinde görmek istediği imgelerle cezbederek tamamlanma arzusunu tahrik eder. Söz konusu sürecin -kitle iletişim araçlarının ölçeği kapsamında ilerliyor olsa da- insan etkileşimleri boyutunda edindiği yer, birçok insanın gündelik yaşamındaki pratiklerde ayan beyan bir şekilde ortaya çıktığı gibi önemli görünmektedir. İnsanların büyük bir kısmı alımlı, cezbedici, dikkat çekici, göze gelir bir fiziksel görünümle, kendilerini imrenilir ve kıskanılır kıldıklarını ve bu şekilde başkalarının kendilerinde görmek istedikleri imgeyle kendilerini ifşa etmektedirler. Buradan hareketle birçok insanın çok da bilincine varamadıkları bir şekilde, başkalarında bir eksiklik yaratarak kendilerini görünür kıldıklarını söyleyebiliriz. Bu durumu, her ne kadar söylem düzeyinde kendilerinden gayri bir süreç olarak görüyorlarsa da incelikle hazırlanmış diyet listeleri eşliğinde, dinî bir vecibe gibi yerine getirdikleri sportif egzersizlerle inşa ettikleri bedenleri; başkaları için kendilerini tamama erdirmeye çalıştıkları “imgesel bir nesne” olmaktadır. Sık sık dile getirilen kıskançlık vurguları bilinçaltında yuvalanan eksiklik hissinin tahrik edilmesine dönük bir ifade olarak da okunabilir. Daha çarpıcı bir şekilde bunun bir hınç kültürü yarattığını söyleyebiliriz. Başta bedensel görünümümüz olmak üzere tüketim alışkanlıklarımız ve hayat tarzlarımızın bir reklam filmi gibi gösterime sunulması, başkalarında bir eksiklik duygusu yaratarak kendimizde üstünlük hissi oluşturmaya dönük bir hamle gibi görünmektedir. Bu ise en ilkel düzeyde hasetliği, daha üst bir durumda kıskançlığı doğurmaktadır. Eksikliğin görünürlüğü ölçüsünde beliren memnuniyetsizlik, tatmini zor bir fiziksel görünüm arzusu ile çarpışarak bedeni estetik ameliyatların, fitness salonlarının, diyetetik danışmanlığın daimi müşterisi kılmaktadır. Beden endüstrisinin ilgili kollarına birçok insan tarafından rağbet gösterilmesinin temel nedenlerinden birinin bu olduğunu varsayabiliriz.
Özellikle fitness salonlarında bir bakıma “bedenlerin inşası” söz konusu… Ne tür telkin ya da tavsiyeler, insanları fitness salonlarına yönlendiriyor?
Sosyal gerçekliğin karmaşık prizmasında kendisine yansıyan görüntünün, bireyin kendi beden algısını nasıl etkilediği ile ilgili bir gerçeklikten bahsedebiliriz. Burada her bir insanın motivasyonu farklı olabilmektedir. Çıplak bir gözlemden hareketle insanların salt estetik kaygılarından hareket ettikleri düşünülse bile yapılan derinlemesine görüşmeler; içsel motivasyonların, yer yer estetik kaygıları da içine alan beklentilerle birlikte değişebildiğini gösterebilmektedir. Örneğin obezitenin sınırlarına dair belirlenen vücut kitle indekslerine göre, alınan kilolardan dolayı birçok kişi artık kendisini tedavi edilmesi gereken hasta olarak görebilmekte, böyle düşünmese dahi kilolu olduğuna dair bir algı uyandırılarak en kısa zamanda spor yapmaya başlaması tavsiye edilmektedir. İkincisi uzun süreli, duygusal ve samimi ilişkilere nispetle artan geçici ilişkilerin mekânı olan şehirlerde var olmanın ve ilgi görmenin cezbedici, dikkat çekici, alımlı bir görünümle ilişkilendirilmesi; başka bir anlatımla bireyin kayıtsızlıkla baş başa kaldığında benliğini kısa ve anlık karşılaşmalarda en etkili izlenimi vermek için temsil edebilmek için beden modifikasyonlarına başvurması önemli görünmektedir. Üçüncüsü, insanların bedenlerini etkileşim halinde oldukları başkalarının yargı, düşünce, izlenim, tutum ve düşüncelerine göre algılamaları ve bu doğrultuda inşa etme istemleri de onları bedeni zinde tutma anlamında çeşitli fitness aktivitelerine yönlendirebilmektedir. Bununla birlikte insanların birçoğunun küresel çapta revaçta olan kaslı, fit, ince, zinde ve çekici bir bedeni de dikkate alarak egzersiz yaptıkları, beslenme rejimlerine dikkat ettikleri görülmektedir. Bu minvalde belirli beden formlarının kazandığı gerçeklik düzeyi de kişinin beden memnuniyetsizliğini etkileyebilmektedir. Tabi bunda kozmetik ürün reklamlarının, beden sağlığını konu edinen televizyon programlarının, sosyal medya araçlarının ve moda ürünlerin kalıplarının önemli bir payı bulunmaktadır. Söz konusu belirleyici nedenler belirli tip ve biçimlerdeki beden formlarının hem görünürlük hem gerçeklik seviyesini artırarak estetik yargıları belirli kalıpların içine sıkıştırmaktadır. Bu ise beden algısını en çok etkileyen nedenlerin başında gelmektedir. Kişi bu standartları karşılamadığında kimi zaman doğrudan kimi zaman da dolaylı bir şekilde uyarılmaktadır. Uyarıların şiddeti ve dozu artınca birey bedenini bir “şey” olarak görmeye ve kendisini yabancısı olduğu bir bedende hissetmeye başlar. Nihayetinde bu durum, bireyin benliğinin özerkliği açısından sakıncalı bir durumdur.
Erkek ve kadın bedeninin temsil ve takdiminde çok farklı unsurlar var. Biraz konuyu açar mısınız?
Hem bir farklılık var hem de her geçen gün artmaya başlayan bir benzerlik var. Farklılığı oluşturan unsur, kadın ve erkek rol ve statülerinin toplum tarafından farklı bir şekilde algılanmasıyla ilgili… Şöyle ki, kadından bir güzellik beklentisi olduğunu söyleyebiliriz. Daha doğrusu kadın kendisini güzellikle tamamlaması gereken bir varlık olarak görülmektedir. Haliyle bu, kadın üzerinde bir baskı kurmaktadır. Güzellik baskısı aynı zamanda küresel ölçekte iş gören beden endüstrisi için çok zengin bir kaynak olmaktadır. Bugün güzellik sektörüne en çok bütçe ayıran kesimin kadınlar olması bir tesadüf olmasa gerek. Erkekler, estetik kaygıları anlamında kadınlara nazaran daha rahat ve özgürdür. Yani bir erkek, kişisel bakımından tutun da kılık kıyafetine verdiği ihtimama binaen yapılan bir gözlemle bile söz konusu karşılaştırmayı teyit eder. Bu anlamda kadınların giyim ve kuşamlarına, makyajlarına, kişisel bakımlarına, bedensel formlarına daha özen gösterdiklerini söyleyebiliriz. Bu, toplumsal cinsiyette kadın ve erkek algısının beden üzerinde ortaya çıkan görünümüyle alakalı bir durumdur. Daha açık olarak söylemeye çalıştığımız şey, kadının hem sürekli gözetlendiğine hem de beklentileri karşılamaya dair kendisinde uyan(dırıl)an hisle ilgili bir şeydir. Her geçen gün artan benzerlik ise erkeklerin de kişisel bakımlarına, estetik görünümlerine, vücut ölçülerine dikkat etmeye başlamalarıyla ilgilidir. Altmışlara kadar alışveriş yapmayı dahi kadınsı bulan bir erkek modelinden, kadınlara has olduğu düşünülen estetik pratikleri gecikmeden takip etmeye başlayan bir erkek modeli türemeye başladı. Bugün erkekler, güzellik merkezlerinin önemli müdavimlerinden biri olmaktadır. Öyle ki, Bennet’in ifadesiyle geleneksel erkeklik tanımlarını yerinden edebilecek bir şekilde “erkeklerin görsel dillerinde bir kayma” olduğu gözlemlenebilir. Yani daha maço, sert, bakımsız bir erkek tipinden makyaj yapan, kıyafetlerini sık değiştiren, unisex elbiseler giyen, kişisel bakımına dikkat eden, periyodik olarak epilasyon yaptıran, estetik cerrahiye daha fazla başvuran yeni türde bir erkek modeli ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda güzellik beklentisinin artık erkekler için de geçerli olmaya başladığını söyleyebiliriz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.