Eğitim Tarihimizde İdeal Tipler ve Eğitim Felsefemizin Krizi / Prof. Dr. Mustafa Gündüz

Türk eğitim tarihinin bilinen yazılı tarihi en azından Göktürklere kadar uzanıyor. Sözlü kültür geleneği bakımından bu tarih çok daha gerilere gidiyor. Türk tarihi boyunca nasıl bir ideal insan tipi vardı ve bu ideal insan tipini yetiştiren bir eğitim sistemi mevcuttu?
İnsanlığın yazılı tarihi beş bin seneyi buluyor. En eski tarih ve kültürel birikime sahip toplumlar Bereketli Hilal olarak bilinen Mezopotamya medeniyetleri. Son zamanlarda keşfedilen Göbeklitepe kalıntıları, insanlık tarihini birkaç bin yıl daha geriye çekti. Mezopotamya ile birlikte Mısır, Filistin bölgesi (Fenike), Antik Yunan, Roma, Çin, Hint ve Afrika kültürleri birkaç bine uzanan geçmişe sahipler. Bugün çağdaş dünya toplumları içinde tarihi çok eskiye giden ve tevsik edilebilen çok az kavim/millet vardır. Bunlardan biri de kuşkusuz Türklerdir. M.S. VIII. yüzyılda nakşedildiği tahmin edilen Göktürk yazıtları sayesinde Türklerin yaşam biçimleri, kültürleri, dinleri, dilleri ve zihin dünyaları hakkında bilgi edinilebilmektedir.
Elbette sadece yazıtlar değil, destan, sagu, yas, türkü vb. sözlü ürünlerden de Türklerin kültür hayatı hakkında bilgi edinmek mümkündür. Söz konusu kaynaklarda Türklerin insan-tabiat-doğa ve tanrı anlayışlarının bugüne uzanan bir tartışması söz konusudur. Orta Asya bozkır düzlüklerinde hüküm süren Türklerin tek tanrıya (Gök Tanrı) inandıkları ve devlet yönetiminde söz sahibi olan azımsanamayacak bir okur-yazar kitleye (literati) sahip oldukları bilinmektedir. Coğrafya insan düşüncesini, hayalini ve zihniyetini de belirleyen unsurlardan biridir. Bu sebeple Türklerin bağımsızlığa, özgürlüğe düşkün, eşitlikçi, sınıfsız ama sıkı bir devlet hiyerarşisi altında örgütlenerek yaşadıkları ve bunu devamlı kıldıkları anlaşılmaktadır. Özgürlük, devlet ve hiyerarşi, tabii olarak güçlü kuvvetli, savaşçı, cesur, itaatkâr, adil ve güvenilir insanların yetiştirilmesini şart koşuyordu. Eldeki sınırlı verilerden ve XX. yüzyılın milliyetçi ideolojilerine teslim olmaktan mümkün olduğu kadar kaçınarak yapılacak yoruma göre Türklerin ideal insan tipi “alp” idi. Alp’in niteliği devlet ve din merkezinde belirlenmiş bir cesaret kümesiydi.
Türkler X. yüzyıldan sonra Müslüman oldu ve İslam’ın bayraktarlığını üstlendi. Öyle ki, Haçlı Seferlerinden başlayarak, bugüne kadar İslam düşmanlarının karşısına Türkler kadar cesaretle ve metanetle çıkan ve bu uğurda mücadele eden bir millet/toplum görülmedi. Bu, Türk ve Müslüman’ı etle tırnağa dönüştürdü. Bu sebeple Müslüman olmak ile Türk olmak yakın zamana kadar eş değer bir anlam ifade etti. Bu radikal değişim sürecinde Türklerin insan tipi, ideal insanı da biçim olarak devam ederken ruh, maneviyat, metafizik ve inanç bakımından değişti. Alp’in yerini gazi, cengâver, haydar, gürbüz, mücahit, muzaffer, gazanfer, akıncı ve en nihayet Mehmetçik aldı. Bu kahramanların ortak noktası Allah için harbeden, hak ve hakikat için mücadele eden kimseler olmasıdır. Bütün Osmanlı tarihi boyunca bu tipolojiye önem verildiğini söylemek mümkündür. Durum büyük ölçüde modern dönem olarak da bilinen ve artık açık alanda, yiğitçe dövüşmenin bittiği (tüfeğin icadı mertliğin bozulması) zamanda artık toplumun ideal tipinde de en azından ikinci bir biçimsel değişimin başladığı söylenebilir. Artık XIX. yüzyılda bugünü de belirleyen büyük, radikal bir değişim sürecinden bahsetmek gerekir.
Eğitim sistemimizde nasıl bir yapısal dönüşüm meydana geldi ve neden?
Osmanlı Devleti’nin son iki yüz yılı son derece sancılı, sıkıntılı ve iniş-çıkışlarla doludur. Sebebini hâlâ kendi imkânlarımızla ve kendi bakış açımızla tektik edemediğimiz için derununu da idrak edemediğimiz bir şekilde Batı dünyası karşısında önce askeri alanda, sonra ekonomi, ardından da kültür sahasında bir duraklama, kendi içinde tekrarlama ve bir türlü çıkış yolu bulamama hastalığı yaşandı. Devleti idare edenler bu krizden çıkabilmek için her zaman yaptıklarından çok daha radikalini, en yükseğini tercih ederek, Batılı kurumlara daha çok bel bağlamaya başladılar. Bu radikal değişim büyük ölçüde III. Selim döneminde (1890 sonrası) başladı, II. Mahmud döneminde hızlandı, II. Abdülhamid döneminde de en yüksek noktasına tırmandı. Eğitim sistemi de işte bu süreçte çatallaşmaya başladı ve bu ikili yapı gün geçtikte iki farklı kültür ve zihniyete yol açtı. Türkiye’nin bugün yaşamakta olduğu en önemli kültürel kamplaşmanın kökeni bu tarihlere kadar uzanır.
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e değişen ve dönüşen eğitim sistemimizin felsefesi, derdi ne idi? Bütün bu radikal değişimler niçin yapıldı?
Burada kısaca XIX. yüzyılın özellikle ikinci yarısındaki hâkim bilim, teknoloji, din ve ideoloji anlayışına bakmakta yarar vardır. Bu yüzyılda sanayileşme, şehirleşme, kapitalist ekonomi, sömürge ve emek sömürüsü ile Avrupa’da yeni bir dünya inşa edildi. Bu yeni dünya, felsefî arka planını büyük ölçüde geleneksel devlet, toplum ve dinî yapıya (kilise) muhalefetle inşa etti. Modernitenin teolojisi ilahi dinlerin aksine bilim idi. Buna göre artık yeni dünyada eski rejimlere ve uygulamalara yer olmadığı gibi, dinlere de yer yoktu. Dinler miadını doldurmuştu. İnsanların bütün sorunlarına bilim cevap verebilecekti. Yeni devlet ve toplumun oluşmasında bilimden başka çare aramak boşunaydı. Şu halde geleceğin toplumunu inşa ederken din, geleneksel hayat formları kesinlikle terk edilmeli, bunların devamı ve eğitimi kesinlikle engellenmeli, bilim ve teknolojinin gösterdiği hedefler hayatın her alanında hâkim unsur haline gelmeliydi. Bu tarz bir anlayış 1850’lerden sonra Avrupa’da kendine muhkem bir mevzi kazandı. Bu yeni hayatın sigortası olarak laiklik icat edildi. Laiklik, dünyevî ve uhrevî zihniyetlerin birbirini tehdit etmeden aynı küre üzerinde yaşayabilmelerini temin etmek üzere devletin uhdesinde tesis edilen bir zihniyetti.
XIX. asrın başlarından itibaren Avrupa’da böylesi bir dünya inşa edilirken, modernitenin arka planına dair Osmanlı’da birikim olmadığı gibi, bir sorgulama da yoktu. Zira Osmanlı toplumunda din-bilim, sanat-teknoloji, devlet-cami-toplum çatışması söz konusu değildi. Dolayısıyla Avrupa’da meydana gelen oluşumun arka planı ile Osmanlı dünyasında derin bir farklılık vardı. Avrupa’da icat edilen yeni kavramların Osmanlı toplumunda ve devlet felsefesinde karşılığı yoktu. Örneğin “liberty” (özgürlük) kavramı Fransız İhtilalinden sonra hızla yayılırken Osmanlı aydınları bunu “ruhsat” olarak tercüme etti. Fransa’da yürürlüğe giren ve insan aklının eseri “(constitution) anayasa”, Osmanlı tarihçileri tarafından hâlâ “şeriat” olarak tercüme ediliyordu. Vatan, hürriyet, feminizm, laiklik, sendika vb. birçok kavramın anlam kazanabilmesi için yüz yıla yakın beklenilmesi gerekiyordu. Bunlar gibi pek çok kavram tarihi, felsefî ve sosyolojik arka plana sahip olmadığından eğitim ve kültür dünyamıza taban tabana farklı bir anlamla girebiliyordu. Bu durum, Osmanlı’nın mevcut eğitim sistemini içinden çıkılmaz karmaşalara soktu.
Türk eğitim sisteminin felsefî temellerine bakıldığında özgün bir temel arayışının devam ettiği söylenebilir. Bu konuda bir düzlüğe çıkılmış değildir. Meselenin kökeninde Tanzimat’la başlayan kavramsallaştırma ve yeni dünyayı anlama meselesi yatmaktadır. Bu dönemde “muasır medeniyet ve çağdaşlık” büyük ölçüde “modernleşme ve batılılaşma” kavramlarıyla eş değer tutulmuş, Avrupa değer ve teknoloji dünyasının bütünüyle aktarımı devlet ve toplumun içinde bulunduğu durumdan kurtulmanın çaresi olarak düşünülmüştür. II. Meşrutiyet dönemine her ne kadar çok farklı kanatlarda olsalar da “Dünyada bir tek medeniyet var, o da Avrupa medeniyetidir, onu gülüyle dikeniyle alacağız, ya da mahvolup gideceğiz.” diyen bir aydın ile “Medeniyet bir seyl-i hurûşandır (coşkun akan bir ırmak), ya ona tabi olacağız ya da boğulup gideceğiz.” diyen münevverin kaygıları aynı noktalara işaret etmektedir. Ziya Gökalp’in “kültür ve medeniyet”, “hars ve tezhip” sınıflamaları meselenin farkında olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır. Ancak bu farkındalık Cumhuriyet döneminde devam ettirilememiş ve Batı kavramsal dünyasına büyük ölçüde teslim olunmuştur. Bu bakımdan eğitim sistemimizin sağlıklı bir felsefî temele dayandığını söylemek güçtür. Bu arayış, felsefesizliği kendine felsefe edinen bir sistem üretmiştir.
Tanzimat döneminde ideal insan ve tipi de büyük bir değişime uğradı. Avrupa kültür ve medeniyetini belli ölçülerde almak ve hayatın merkezine bu kültürü koymak isteyenlerle, kadim Türk ve Müslüman hayatını devam ettirmek isteyenler arasında ciddi bir zihniyet yarılması başladı.
Eğitim ve değer ilişkisi, yeni nesillerin değer kavrayışları ve değerlerin aktarımı konusunu nasıl anlamak gerekir?
İnsanın en büyük amacı yaşamak ve bunu devamlı kılabilmektir. Yemek, içmek, giyinmek, tehlikelerden korunmak öncelikle canı korumak içindir. Hayata tutunabilmenin, yaşamanın yolu varlık dünyası hakkında bilgiler edinmekle olur. İnsan diğer canlılardan farklı olarak, soyut ve somut varlık dünyasını algılamada kendine ait kodlar, anlamlar ve soyutlamalar üretir. Örneğin, gül bitkisinin diğer bitkilerden yapısı itibariyle farkı yoktur ancak insanlar güle çeşitli anlamlar yükler. Varlık dünyasının anlamı insandan insana değişebileceği gibi, kültürler arasında büyük ölçüde farklılaşır. Bu bakımdan insan hangi kültür içine doğarsa o kültürün anlam ve değer dünyasını benimser ve çevresiyle uyumlu hale gelir. Çevreyle anlamlı bir bütünlüğün kurulamadığı yerde yabancılaşma, ötekileşme, yozlaşma, kaos ve çatışma söz konusudur. İşte tam da bu sebeple, toplumun yeni bireylerine öğretilecek bilgilerin, o toplumun tarihinden süzülerek bugüne kadar gelmiş değerler dünyasının aktarılması hayati bir anlam ifade eder. Her bilgi değer yüklüdür. Değerlerden arınmış bilgi söz konusu değildir. Zira bilgi duyumsamalarımızla elde edilir ve duyumlarımızın niteliğini kültür ve değer dünyamız belirler. Bilimsel bilgiler bile belli bir kültür ve inancın içinden düşünen bilim adamında, o kültür ve değer dünyasının imkân verdiği ölçüde çıkış yolu bulabilir.
Değer, varlık dünyasına yüklenen anlam demektir ve bu, tarihsel yaşanmışlık içinde tecrübeyle ortaya çıkar. Din, metafizik, gelenek, ekonomi vb. unsurlar değerlerin oluşmasına katkı sağlar. Bunlar arasında en çok alanı din kaplar. Bir kültürde farkına varılsın ya da varılmasın, din kültürün değer dünyasının en ana zamkıdır. Modern batı kültürü bu realiteyi iki yüz senedir kabul etmemekte direnmektedir. Hatta bundan yüz sene kadar önce, artık dinlerin miadını doldurduğu, geleceğin toplumunda hiçbir dine yer olmadığını, geleceğin dininin bilim olacağı kesin bir inançla dile getiriliyordu. Ancak dinden arınmış bir kültür ve medeniyetin I. ve II. Dünya savaşı gibi, insanlık tarihinin en kanlı ve vahşi hadiselerine sebebiyet verdiği, hatta bununla da kalmayarak nükleer tehditlerle insanlığı yok edecek bir boyuta ilerlediği görüldü. Varlık ve hayat anlamını derinden sorgulamaya başlayan insanlık 1950’lerden sonra yeniden ilahi dinlere kitlesel biçimde yönelmeye başladı.
1940’lı yıllarda hümanizm, çağdaş eğitim vb. yaklaşımlar var. Sonrasında Fulbright Antlaşması ve daha sonra da Amerikan Barış Gönüllüleri hareketi var? Bunların bugünkü eğitim sistem ve felsefesi üzerine etkisi nedir?
Türkiye’nin Tanzimat’la başlayan eğitim modernleşmesi son derece çetrefilli bir yol izlemiştir. Bu karmaşık yolun bazı aktörleri vardır. Elbette en başta aydın-bürokrat Osmanlı yöneticileri gelir. Sonra yabancı/misyoner okulları ve kısmen azınlık okulları önemli rol oynamıştır. (Bunların üzerinde derinlemesine durulması gerekir. Ancak kimse umursamamaktadır). Cumhuriyet ilan edildikten sonra bütünüyle batı değerlerine gömülmüş bir toplum yaratabilmek için eğitime olağanüstü önem verildi. Ders kitapları, programlar, yardımcı materyaller, eğitimle ilgili hemen her şey yeniden tasarlandı. Tarih, dil ve din yeniden tanımlandı ve yazıldı. Yepyeni bir tarih inşa edildi! Öğretmenlerin, özellikle de eğitim yöneticilerinin ve müfettişlerinin yetiştirilmesinde son derece titiz davranıldı. Müfettişler ülkeyi baştanbaşa tarayarak, inkılapların hilafına hareket eden, en ufak bir bilgi öğretmeye kalkan bir öğretmen olursa derhal merkeze ihbar ederek, onların sistemden tasfiyesi sağlandı.
Bu radikal sürecin siyasilerin dışındaki mimarları, öğretmenler ve batılı uzmanlardı. Batıdan uzman getirme eski bir gelenek olsa da, Cumhuriyet döneminde rakamın çok arttığını, buna mukabil etki derecesinin de yükseldiğini söylemek mümkündür. Ancak Türkiye’nin 1945’ten sonra yaşadığı süreç öncekilerden çok daha farklıdır. Bilinen siyasi sebeplere bağlı olarak, Türkiye 1945’ten sonra Amerikan yanlısı bir politika geliştirmeye ve geleceğini buna göre tayin etmeye karar verdi ve bahsini ettiğiniz Fulbright Antlaşması 1949’da imzalandı. Anlaşmaya göre iki devlet arasında eğitim ve kültür alanında bir komisyon kurulacak ve karşılıklı bilim ve kültür çalışmaları yapılacaktı. Amerika’da bu dönemde eğitim, kültür, sanat alanlarında Amerika’nın geleceğine yatırım yapan iki dev vakıf (Rockefeller ve Ford Vakfı. Aslında bir de Carnegie Vakfı vardı, ancak bu vakfın Türkiye’deki faaliyetleri çok sınırlıdır) Türkiye’ye de el atmaya başladı.
Bu vakıflar Fulbright Antlaşması’nın sağladığı haklarla Türkiye’ye sayısız araştırmacı gönderdi. Buna mukabil Türkiye’den gelecek vaat eden çok sayıda yetenekli, başarılı gence eğitim bursu verdi. Amerika’daki bir vakfın Türkiye’ye yatırım yapmasının temel amacı elbette kendilerinin çıkarı içindi. Birinci olarak kendi yetenekli araştırmacılarıyla Türkiye’nin siyasi, sosyal, kültürel haritasını bütün ayrıntılarına varıncaya kadar araştırdılar. Türkiye üzerine derin bir antropoloji otopsisi yapıldı. İkinci olarak, burs verdikleri kişilerin Türkiye’nin yönetiminde siyasi ve bürokratik olarak etkin makamlara gelmelerini sağladılar. Amerikan vakıflarının temel beklentisi şöyle idi: Türkiye ile hemen her bakımdan işbirliği yapılacak. Bu işbirliği de ancak içeriden iyi yetiştirilmiş insanlarla sürdürülebilir. Destek verilen gençler ileride kendilerine yardımcı olacaklar, en azından amaçlarına engel olmayacaklar. Bu amaca ulaşmak için yaklaşık bir nesil kadar sıkı bir şekilde devam ettiler ve 1970’lerden sonra Amerikan vakıfları Türkiye’ye yönelik ilgiyi azalttılar. Çünkü onlara göre artık rahatlıkla işbirliği yapabilecekleri yetkin/seçkin bir kitle oluşturulmuştu.
Türkiye’nin ilk eğitim programı 1948’de Amerika’yı örnek alarak köklü bir şekilde değiştirildi. Adnan Menderes döneminde aşırı biçimde artan Amerikan etkisinin etkisini gösterdiği en kesif yer şüphesiz eğitimdi. Özellikle ilk ve orta öğretimin revizyonu için çok sayıda raporlar hazırlandı. 1960’lardan sonra da Türk eğitim sistemi üzerindeki Amerikan etkisi artarak devam etti. Yüzlerce Amerikan Barış Gönüllüsü, çok farklı faaliyet alanlarında hayli özgür bir çalışma ortamında faaliyette bulundular. Bu yıllarda kurulan üniversitelere Amerikan üniversiteleri öncülük etti. Ankara Fen Lisesi büyük ölçüde Amerikan Ford Vakfı’nın desteğiyle kuruldu. 28 Şubat döneminde Türk yükseköğretimi ve orta öğretimi Amerikan ekseninde bir kere daha revize edildi. 2005’te yapılan kapsamlı ilköğretim programı da tam anlamıyla, hem teknik hem zihniyet bakımından Amerika eğitim sisteminin daha derinlerden etkilerinin hissedildiği bir yapılanma idi. Türk eğitim sistemi üzerinde özellikle 1950’lerden sonra etkisini gösteren Amerikan etkisinin hâlâ devam ettiği gayet açıktır. Bunun Türkiye’nin geleceği açısından nelere mâl olabileceği ise nerdeyse hiç düşünülmeyen, tartışılmayan mevzulardandır.
Değerler eğitimi son zamanlarda çokça konuşulan kavramlardan biri. Okullarda bu adla dersler var. İdeal nesil yetiştirmek hedefinde böylesi derslerin rolü ve fonksiyonu nedir?
Yukarıda değinildiği gibi, değerler eğitimi Türkiye eğitiminde 2000’li yıllardan sonra konuşulmaya başlandı ve 2010’lu yıllarda kavram ve konunun konuşulması âdeta “hit” yaptı. Okullara değerler eğitimi dersi konuldu, değerler eğitimi projelerinden kimse başını alamaz hale geldi. Bunun temel sebebi Türk eğitim sistemi üzerine Amerikan eğitim program ve felsefesinin etkisidir. Amerika eğitimindeki “values education” dersi neredeyse hiçbir değişime tabi tutulmadan Türkiye’de de tatbik edilmeye başlandı. Oysa değer öğretimi için hususi bir ders olmaz. Değer öğretimi evden başlar, hayatın her alanına sirayet eder. Ahlak öğretiminin, sabır, tahammül eğitiminin ayrı bir dersi olamaz. Güzel yazı dersinde, resim, müzik, din eğitimi vb. derslerde hem değer hem de ahlâk öğretilir/öğretilmelidir.
Çok tartışılan eğitim sistemimizde hangi temel değişimler olumlu sonuçlar verebilir? Bu değişimler nasıl yapılabilir?
Eğitim sistemleri dinamik yapılardır. Daima sorun üretirler, sorunu olmayan bir eğitim sisteminden bahsedilemez. Ancak, dünyanın iyi işleyen eğitim sistemleri kendi felsefe, tarih ve kültürel yapıları itibariyle bu sorunlarla kısa sürede başa çıkarlar ve rasyonel çözümler üreterek ileriye, gelecek sorunlara hazırlanırlar. Karşılaşılan sorunlara çözüm üretemeyen eğitim sistemlerinde ise meseleler birikir, tortulaşır ve üstesinden gelinemeyecek krizlere dönüşür. Bu tür bir yapı da ait olduğu toplum ve devlet için bir iç engel ve ayak bağı haline gelir. Türkiye’nin eğitim sistemi biraz bunu andırmaktadır.
Eğitim sistemimizin en önemli sorunu, karşılaştığı güncel meselelere hızlı, akılcı, pratik ve kalıcı çözümler üretememesi ve onları yokmuş, olmamış gibi kabul etmesidir. Örneğin din eğitim ve öğretimi meselesi Türk eğitim sisteminin en derin, köklü ve ciddi meselesi olmasına karşın yokmuş gibi davranılmaktadır. Keza, eğitimin aşırı merkezi yapısı ve bürokratik hantallığı sürekli kendini yenileyerek devam etmektedir. Kademeler arası geçişler, fırsat ve imkân eşitliği gibi en temel eğitim hakları azalacağı yerde daha da artmakta, taraflar arasındaki mesafe açılmaktadır. Yukarıda söylenildiği gibi, sistem bunları âdeta yok farz etmektedir ve olan yetenekli, dâhi sıra dışı zekâlara olmaktadır. Toplumu ve devleti ileri götürecek bu zekâlar vasatlık içinde eriyip gitmektedir. Buna karşın sistem, en iyi okullarda ya da yurtdışı imkânlar sağlayıp eğittiği gençlerin kahir ekseriyetini bu ülke ve kültüre ciddi bir aidiyet sorunuyla hatta kopuşla büyütmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.