Dinî Kimliğin Dijitalleşmesi / Dr. Mustafa Derviş Dereli

Bir dijital din sosyolojisi çalışması yaptınız. Kimliğin ve dinin dijitalleşme serüvenine dair çalışmanızda bazı aşamalar ve süreçler de var. Burada sosyal medya ve din etkileşimini hangi bağlamlarda ele alıyorsunuz?
Öncelikle nazik söyleşi davetiniz için teşekkür ederim. Evet, çalışmamız Sanala Veda: Sosyal Medya ve Dönüşen Dindarlık ismiyle yayımlandı. Eserde kimliğin ve dinin çevrimdışı/fizikî dünyadan çevrimiçi dünyaya taşınırken ne gibi görünümler aldığını, önceki mevcudiyetlerine kıyasla farklı hangi özellikler edindiklerini ortaya koymaya çalıştık. Buradan hareketle sosyal medya, kimlik ve din ilişkisine/etkileşimine odaklandık. Aslında sosyal bilimlerin birçok alanını kuşatan disiplinler arası bir çalışma alanına karşılık gelmesine rağmen, sosyal medya ve din ilişkisini inceleyen çalışmalar ülkemizde henüz önemli bir yekûna ulaşmış değil, bu yüzden çalışmamızın ilk kapsamlı doktora eser olma gibi bir özelliğinin bulunduğunu burada belirtebiliriz. Dijital kimliğe, sosyal medya ve dindarlık ilişkisine odaklanan az sayıdaki çalışmanın da hep dijital ortamlarla gündelik hayatı dikotomik olarak ayıran bir bakış açısına sahip olduğunu, dolayısıyla oraya yansıyan dindarlık görünümlerinin gündelik dünyada hiçbir karşılığının bulunmadığını öne sürdüğünü fark ettiğimizden, bu meseleye odaklanmak gerektiğini düşündük. Ve dijital kimliğin, gündelik hayattaki kimlikten; sosyal medyaya yansıyan dindarlık formlarının yine çevrimdışı dünyadan bütünüyle farklılaşmadığını ve günümüzde artık her iki uzamın akışkanlaşmasından oluşan melez bir dünyayı deneyimlediğimizi öne sürdük. Ayrıca gözetim, tüketim, mahremiyet, sosyalleşme gibi farklı alt bağlamlardan hareketle konuyu genişleterek kapsamlı bir dinî kimlik çalışması ortaya çıkarmaya gayret ettik.
Çalışmanızda kimlik kuramlarına, kimlik türlerinden dinî kimliğe ve dijital kimliğe kadar sosyal teorideki kimlik tartışmalarına da yer veriliyor. Bu anlamda kimliğin sosyal teorideki izlerine geleneksel, modern ve postmodern dönemler bazında değiniyorsunuz. Bu kimlikleri kısaca yorumlar mısınız?
Kimlik, hakikaten son derece önemli bir kavramdır. Bilhassa II. Dünya Savaşından sonra sosyal bilimlerin pek çok alanında ön plana çıktığını ve çok dikkat çekici çalışma alanlarından biri haline geldiğini ifade edelim. Kimlik, bilindiği üzere, insanın yaşadığı dünyaya, kendisine ve diğer insanlara dair anlamı kavraması demektir. Kimliğin bir yüzü benzerliği vurgularken diğer yüzü farklılığı vurgular. Çelişik gibi gözüken bu durum aslında birbirini tamamlayan bir mahiyete sahiptir. Çünkü bir öznenin özdeşlik alanını belirlemek ancak onu öyle olmayanlarla, yani ötekilerle mukayese etmekle mümkün olabilir. Geleneksel dönemlerde kişilerin “ben kimim?” sorusuna verdikleri cevap, daha çok ait oldukları topluluklarla birlikte anlamlı hale gelen aidiyetlerini açıklamaktaydı. Yaygın kabule göre bir aile, klan içerisinde dünyaya gelen insan, sabit bir akrabalık sistemi içerisinde intikal eden bir kabilenin ya da grubun üyesi olarak doğar ve önemli düzeyde değişimlerin yaşanmadığı hayatı sonuna kadar böyle devam ederdi. Modern ve postmodern dönemlere kıyasla çok daha istikrarlı bir aidiyet görünümü vardı. Modernliği kuran rasyonalite, bireysellik gibi temel sacayakları, söz konusu geleneksel aidiyet biçimlerini ve topluluk yapılarını değişime tabi tutarak bireyleri kendilerini tanımlamaya ve kimliklerini inşa etmeye zorladı. Modern öncesi toplumlarda birey bütüncül/tekil bir toplumsal yapı içerisinde sosyalleşirken iş bölümünün ve uzmanlaşmanın arttığı modern toplumlarda birbirinden çok farklı ve çeşitli sosyal yapılar içerisinde sosyalleşmeye başladı. Postmodern dönem ise tercihleri, çeşitliliği, farklılığı fazlasıyla vurguladı, bu yüzden postmodern kimlikler modern kimliklere kıyasla çok daha kırılgan, istikrarsız, çoklu ve tutarsız bir görünüm elde etti. Çok daha gösteri şekline bürünen, tüketim tercihleriyle doğrudan ilintili olan, bir “puzzle”ın eksik kalan kısımlarını tamamlamak gibi istenildiği şekilde eklemeler yapılan ve değişime ne kadar izin veriyorsa o kadar değer gören kimliğin inşası, postmodern yaklaşımda tamamen kişinin kendi iradesine bırakıldı. Bu kimlik biçimi aslında tam da postmodernitenin “her şey uyar/her şey gider” (anything goes) sloganıyla oldukça uyumlu. Twenge’in “ben nesli” ya da Funk’un “postmodern ben-odaklı birey” kavramları tam da söz konusu sloganla ortaya çıkan ve tamamen bireyin kendisine bırakılan bir kimlik formuna karşılık geliyor.
Dinî kimliğin günümüz dünyasında aldığı yeni görünümler nasıl? Sosyal medya kullanıcıları dijital platformlarda dindarlıklarını nasıl deneyimliyorlar? Bu alabildiğine geniş platformda, bireylerin sosyal medya kimlikleriyle offline kimlikleri ne ölçüde örtüşüyor ya da farklılaşıyor? Günümüz dindarlığını anlamak açısından dinî kimliklerin değişken yapısına dair neler söylenebilir?
Çağımızda artık kimliğin hangi türü olursa olsun, dijital bir forma bürünmüştür. 1969’lu yıllarda başlayan internetin en eski formlarından bu yana bireyin, fizikî dünyanın haricinde başka bir uzamda (yani çevrimiçi dünyada) yer alması ve eylem gerçekleştirmesiyle birlikte dijital kimlik meselesi ortaya çıkmıştır. Kişinin ziyaret ettiği web siteleri, yaptığı alışverişleri, mesajlaşmaları, sosyal ağlardaki paylaşımları gibi siber uzamdaki bütün eylemleri kısaca onun tutumlarını oluşturmakta ve bu tutumların ortaya çıkarttığı veriler, onun dijital kimliğini meydana getirmektedir. Literatürde dijital kimlik, sanal kimlik, çevrimiçi kimlik, online kimlik, web kimliği, internet kimliği gibi farklı kavramsallaştırmalar olsa da konuyla ilgili yapılan ilk etkili çalışmalardaki postmodern bakış açısının etkisinden olsa gerek ülkemizde çoğunlukla sanal kimlik kavramı tercih edilmiş ve daha da önemlisi bu kimliğin, gerçek dünyadan kopuk, ikincil bir kimlik olduğu öne sürülmüştür. Çalışmamız “sanala veda” mottosuyla gerçekliği olmayan, yapay, sahte gibi anlamlara gelen “sanal” kelimesinin, dijital ağların bugünkü görünümünü anlatmada artık yetersiz kaldığını öne sürmektedir. Siber uzamın ilk dönemlerinde simsiyah MS-DOS ekranları üzerinden, karşıdaki kişinin gerçekte kim olduğuna dair en ufak bir tahmini olmadan insanların yazıştıkları ve dolayısıyla karşıdaki kişiye kendilerini her şekilde manipüle edebildikleri bir vasatta dijital kimliklere ve dijital dinî kimliklere böylesi bir bakış açısı oldukça normal kabul edilebilir. Fakat 1990’ların ortalarından itibaren bazı flört ve chat siteleri başta olmak üzere ortaya çıkan yeni dijital ortamlar, artık anonim ortamlar olmaktan çıkmıştır; yani insanlar oraya artık kendilerini daha gerçekçi özellikleriyle taşımaktadırlar. Bilhassa 2000’lerden sonra hayatımıza giren Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya uygulamalarında, istisnalar bulunmakla birlikte, insanlar bu mecralara çoğunlukla kendi isimleriyle dahil oluyor, aile üyelerini, eğitim ve iş hayatından arkadaşlarını ekleyerek etkileşimlerini oralardan sürdürüyorlar. Nitekim bizzat anonim hesap tercih eden kullanıcılarla ilgili yapılan saha araştırmalarında, bu kişiler, ne kadar önemli paylaşım yaparlarsa yapsınlar, kendi isimleriyle orada var olan kullanıcılara kıyasla önemsenmediklerini ifade etmektedirler. Ayrıca bugün özellikle genç kuşaklara herhangi bir bilgiyi nereden öğrendiği ya da bahsi geçen bir kişiyle nereden tanıştığıyla alakalı soru sorulduğunda muhtemelen fizikî/çevrimdışı dünyadan mı yoksa dijital ortamlardan mı bunu gerçekleştirdiklerini ayırt edemez durumda oldukları ortaya çıkar. Bu da bize çevrimiçi ve çevrimdışı dünyaların akışkanlaşarak birbiri içerisine geçtiğini, dolayısıyla ister kimlik özelinde isterse dinî kimlik ya da dindarlık yaklaşımları bağlamında olsun, bütün bu oluşumların artık vazgeçilmez biçimde iki uzamın birbirini beslemesiyle ortaya çıktığını göstermektedir.
Yeni dijital dinî kimliklerin ontolojik bağlamlara yeni açılımlar getiren doğasına dair neler söylemek istersiniz?
Kimliğin az önce ifade ettiğimiz tanımına dönecek olursak, yani kişinin içerisinde bulunduğu dünyada kendisine bir anlam vermesine ve yön tayin etmesine atıfta bulunursak, kimliğin ontolojik bağlamı zaten ortaya çıkmış olur. Bu bakımdan kimlik, her ne kadar kavram olarak modern dönemde ön plana çıkmışsa da, onun karşılığı olan “Ben kimim?” sorusu insanlığın kadim dönemlerden bu yana sorduğu temel sorulardan ve merak alanlarından birisidir. Burada bu tartışmaların ayrıntılarına elbette giremeyeceğiz. Fakat şurası bir gerçek ki, dijital ağ ortamlarıyla birlikte ortaya çıkan dijital kimliklerimiz, bize derin açılımlar sağlayabilir. Kişinin bir nevi yansıması olan ve farklı bir uzamda kişinin kendisini görmesine alan açan bu ortamlar, elbette dezavantajlı tarafları olmakla birlikte, kişinin kendisini sürekli hesaba çekebilmesi için bir imkân olarak okunabilir. Bu da bize ister dinî pratikler, helaller-haramlar isterse gündelik hayattaki yapıp ettiklerimize dair eksiklerimizi görebilme fırsatı sunar. Dijital mecralarda kendimizi olduğumuzdan farklı şekilde sunup sunmadığımız; hem insanî hem de dinî anlamda yapılmaması gerekenlere bu ortamlarda ne kadar dikkat edip etmediğimiz; etkileşime geçtiğimiz insanları ne kadar yanıltıp yanıltmadığımız; gösteriş ve teşhir sarmalına ne düzeyde girip girmediğimiz gibi pek çok önemli sorgulama alanına dair bir fotoğraf sunduğu için, sosyal medya ortamları kendimizi yeniden gözden geçirmemize imkân sağlayabilir.
Dinî içerikli paylaşımlar; dinî bilginin otantikliği, din anlatımı, dinî topluluklar ve dinî otorite gibi dinî kimliğin daha açık görünür olduğu temalar açısından ne tür özellikler taşıyor?
Bahsini ettiğiniz kavramların hepsi, ayrı ayrı doktora tezlerine konu olabilecek denli geniş meselelere kapı aralar. Bir kere her şeyden önce dinî içerikli bilgilere ya da fetvalara eski dönemlere kıyasla çok daha kolay ulaşabilmekteyiz. Bu bir taraftan avantaj. Fakat diğer taraftan bu içeriklerin hangisi sahih hangisi değil, bunları ayırt edebilmek güç. Bir ayetin hadis, hadisin ayet ya da modern dönem bir düşünürün sözünün hadis olarak dijital ortamlarda viralleştiği bir vasatta ancak dinî konularda vukufiyet sahibi olan insanlar bu içerikleri ayırt edebilir. Böyle bir vukufiyeti olmayan insanların, karşılaştıkları dinî içerikleri bazı kaynaklar aracılığıyla kontrol etmeleri gerekmektedir. Bu durum aslında bize otorite kaybının fotoğrafını da vermektedir. Herhangi bir dinî eğitimi olmayan kişilerin dahi hesaplar açarak bu mecralarda fetva vermeye soyunması, dinî otoriteyi muğlaklaştırmaktadır. Dolayısıyla bu konularda bir zamanlar daha fazla kabul gören din görevlileri ya da geniş manada ilahiyatçılar, bu konumlarını kaybetmişlerdir; çünkü günümüzde ilk elden ulaşılan kaynaklar, artık konuyla ilgili temel kitaplar ya da kaynak kişiler değil, dijital ortamlardaki içeriklerdir. Dijital ortamlarda kolayca yer edinebilme ve içerik üretebilme imkânı, hemen her türden ve anlayıştan dinî topluluklar ve cemaatler için sosyal medya ortamlarını bir çekim merkezi haline getirmektedir. Bu mecralar bir taraftan tebliğin belki daha geniş kitlelere daha etkili şekilde yapılabilmesine hizmet edebilirken diğer taraftan dinî grup ve cemaatlerin birbirlerini fazlasıyla ötekileştirdikleri ve hatta neredeyse dinden çıkmakla itham ettikleri ortamlar haline de gelebilmektedir. Bu noktaya hassaten dikkat edilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Zira çok iyi niyetlerle başlatılan tebliğ teşebbüslerinin, dinî içeriklere gerçekten ihtiyaç duyan bireyler ya da gruplar açısından faydadan çok zarar meydana getirme potansiyeli vardır.
Birbirini tanıma, beğeni, gözetim, tüketim, mahremiyet ve sosyalleşme temaları açısından bu konuyu değerlendirir misiniz?
Beğeni, gözetim, tüketim, mahremiyet ve sosyalleşme temaları, hem kimliğin hem de dinî kimliğin çok önemli tezahür alanları olarak karşımıza çıkıyor. Gözetimle başlayacak olursak, bir zamanlar insanlar izlenmekten, takip edilmekten hoşlanmazken bugün bilerek isteyerek bu mecralarda gözetlenmeye razı olmaktayız. Her birimizle alakalı her türlü veri, devasa çaptaki “big data”da toplanmakta ve yeri-zamanı geldiğinde kullanılmaktadır. Kurumsal gözetimin yanı sıra, bireysel gözetimi de yaygınlaştırdı sosyal medya ağları. Artık herkes bir diğerinin hesabını gizliden gizliye takip ederek aslında dikizleme kültürünün bir parçası haline gelmektedir. Gözetimle son derece ilintili olan tüketim bağlamında da bilhassa Instagram gibi görsel paylaşımlara odaklanan ortamların tüketimin alanını fazlasıyla genişlettiğini ve önceki dönemlerde hiç de hoş karşılanmayan konuların ya da görsellerin artık beğeni, takipçi sayısını artırma ve fenomen olma gibi arzularla rahatlıkla dolaşıma sokulduğunu görmekteyiz. Kitle etkileyicisi olarak tanımladığımız influencer’ların yüz binlere ya da milyonlara ulaşan takipçileriyle hayatlarının neredeyse her anlarını paylaşmaları hemen herkesi, özellikle de kadın kullanıcıları tüketim sarmalına daha fazla dâhil etmekte, bunun yanı sıra mahremiyetle ilgili kaygıları da derinleştirmektedir. Sosyal medyanın her şeyi flulaştıran ve sınır çizgilerini yok eden niteliği, görsel paylaşımlar konusunda da kendisini göstermekte ve aynı aileye, cemaate dâhil olan kişiler arasında dahi hangi fotoğrafın/özçekimin mahremiyeti yaraladığı ya da ona zarar vermediği konusunda ortak bir kanının oluşmasına izin vermemektedir. Dahası aynı yaklaşım, umre ve hac gibi ibadetlerde ya da hafızlık/hatim merasimi gibi geleneksel anlamda bir karşılığı bulunan ritüellerde de gösterilmekte, böylelikle ibadetler dahi gösterişin ve teşhirin büyülü dünyasından nasibini almaktadır. Ayrıca dijital ortamların sosyalleşmeyi ve flörtleşmeyi kolaylaştırması, elbette bir taraftan belki mutlu birlikteliklere kapı aralarken öte yandan daha büyük oranda siber aldatma, siber taciz ya da siber şiddet gibi hoş olmayan durumları karşımıza çıkarmaktadır. Dolayısıyla kullanıcıların bahsi geçen her bir temayla alakalı eleştirel bir tutum benimsemeleri ve dijital mecralardaki eylemlerini sürekli gözden geçirmeleri gerekmektedir.
Dindarların sosyal medyada bulunmasına dair etik kriterler nelerdir, yarar-zarar ilişkisi nasıl değerlendirilmeli?
Geldiğimiz noktada dindar kesimin ya da dinî grup ve cemaatlerin sosyal medyada bulunmamaları gerektiğini söylemek, günümüzdeki sosyolojik gerçekliği ıskalamak anlamına gelecektir. Her insan, kendi çağının meydan okumalarıyla bir şekilde mücadele etmek durumundadır, sosyal medyaya da bu şekilde yaklaşmak gerekir. Başka insanlarla tanışma, yeni bilgilere ulaşma, yeni meslekler ya da hobi alanları edinme, entelektüel insanlarla tanışma, dinî konulardaki donanımı artırma gibi daha da arttırılabilecek avantajları vardır sosyal medyanın. Öte yandan az önce değindiğimiz bağlamlardan hareketle sürekli dikkat edilmesi gereken veçheleri de söz konusu. İşte bu handikaplı kullanım sahalarını ya da pratiklerini fark ederek ve onun büyülü dünyasına kendilerini kaptırmamaya özen göstererek dindarların da bu mecralarda eylemde bulunması gerektiğini düşünmekteyim. Sosyal medyanın ahlâkî anlamda toplumumuzdan veya özel anlamda dindar kesimden neler götüreceği ya da onlara neler katacağına dair fotoğraf, birkaç kuşak sonrası daha da belirginleşecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.