“Deli Gömleği Giymek…” / Dr. Metin Serimer

Platon’un (M.Ö. 428-348) “mağara metaforu” çok meşhurdur ve ortaçağın en önemli alegorilerinden biri kabul edilir. Alegoriye göre bir grup tutsak insan, karanlık bir mağarada ellerinden ayaklarından ve boyunlarından zincirlenmişler ve başlarını sağa ve sola çeviremez durumda, ancak arkalarındaki ateşten kaynaklanan yansımayı önlerindeki taş duvarda görebilmektedirler. Mağaranın dışından taş duvara yansıyan sesler de gölgelere ait imiş gibi algılanmaktadır. Doğuştan itibaren mağarada yaşayan bu insanlar, sadece, mağaranın girişinden yansıyan her nesnenin gölgelerini görür ve bunları gerçek olarak algılarlar. Nihayet bir gün aralarından bir tanesi zincirlerinden kurtulur ve mağaradan çıkmayı başarır. Mağara dışına çıkmayı başaran bu insan, mağaranın dışında yeni bir gerçeklik ile tanışır ve duvarda gölgelerini gördüğü nesnelerin gerçek olmadığını fark eder. Başlangıçta zor da olsa ışığa bakamaz, zamanla güneşe dahi bakmaya alışır. Mağaralarda gördüğü her şeyin kaynağı da aslında güneştir. Yeryüzündeki gerçek nesneleri güneşin yani ışığın etkisiyle tanımaya başlar. Bunu mağaradaki arkadaşları ile paylaşmak üzere mağaraya geri döndüğünde ise mağaradaki arkadaşları mağara dışında farklı bir gerçeklik olduğuna inanmazlar. Bu şartlarda, mağaradaki insanlara mağaranın dışındaki gerçekliği kabul ettirmek de imkânsızdır. Bu alegorinin sahibi Platon’a göre nesneler ve idealardan oluşan iki ayrı dünya vardır. İnsan bedensel olarak nesneler dünyasına aittir ama ruhen de idealar dünyasından izler taşımaktadır. Alegoride mağaranın “toplumu”, zincirin o toplumsal yapı içerisinde var olan “kuralları”, mağaranın duvarına yansıyan gölgelerin toplumda kabul edilen “doğruları” sembolize ettiği düşünülmektedir. Buna göre zincirini kıran birey, gerçek hakikatin peşine düşen bir filozofu ya da hayatı sorgulayan insanı temsil etmektedir. Zincirlerden kurtulan insan, iyiyi, doğruyu, güzeli, estetiği böylelikle tanımaya başlar. Artık karanlıklara alışması mümkün değildir. Gerçeği yani doğru düşünceyi açık seçik “görmek” nasip olmuştur bir kere. Işıklı bir dünyanın hakikatini fark etmiştir.
Gerçeğin, insanı özgür kıldığı söylenir… Fark edemediğimiz pek çok şey için de geçerlidir bu. Özgürlüğünü ele geçirememiş her insanda zihinsel prangaların varlığından bahsedebiliriz. “Özgürlük” ruhun gür bir biçimde hayatın içinde kendine ait varlık alanını birtakım farkındalıklarla yakalaması ve hayatına yeni bir anlam katmasıdır. Thomas Kuhn’un “Paradigmalar Dünyası” da gerçeği tespit ederken farklılıkları yakalayarak yeni bir paradigmayı öne sürmeye dair bir çabadır aslında. Farklı düşünebilmeyi öngören birtakım ön kabuller söz konusudur. Zincirlerden kurtulan insanın da başkalarının fark edemediği farklı bir dünyası vardır ve olmak zorundadır. Çünkü cehaletinden sıyrılacak yeni yüzleşmelere somut bir biçimde kapı aralanmıştır.
İnsanlık tarihi, insanlığa cehalet adına yapılan dayatmaların tersine, arayış olarak hep “erdemler” tarihidir. Günümüzün açmazlarında en çok dikkat çeken şey, geçmiş ideolojilerin adeta sapıklık seçkisi gibi masanın üzerinde durması ve insanlığa temcid pilavı gibi servis edilmesidir. İnsan ise bunlardan işine geleni, ayırt edici herhangi bir muhasebeden geçirmeden, bir kumarbaz edasıyla sahiplenmektedir. Günümüzde ise “cadı kazanı” misali, artık, ideolojilerden ziyade tüm dünyayı sömüren toplum mühendisliği projelerinin ekonomi ve siyasete yansıdığı, ülkelerin parça parça etnik problemlerle bölündüğü bir döneme girdik. Zihinsel ve ruhi bölünmeler bunlardan da daha beter. İdeolojiler ise fikrî müktesebat olarak, bu işin, sadece taşeronluğunu yapmaktalar. Sinsi amaç sahibi sermaye baronlarınca dünyanın parsellendiği bir dönem bu. Bu menfur çabaların içine ekonomik operasyon ve soğuk savaşlar, asimetrik güç uygulamaları, toplumları değerler açısından asimile eden iğrenç tuzaklar da giriyor. Ülkeler bir taraftan yeni coronavirüs belasıyla uğraşırken bir yandan da “ölme, öldür!..” mantığında uygulamalara ve hiç çekinmeden ekonomik, askerî, siyasi operasyonlara imza atıyorlar. Hiç şüphesiz bu yapılanmanın mağdurları mülteci krizleri, açlık, büyük sağlık sorunları ve insan problemi olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bu badirelere düşmemek için, üstad Cemil Meriç, ideolojileri, bir aydın sorumluluğuyla “İzmler, idrakimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe’lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.” şeklinde yorumlamıştı. Bugün bu deli gömlekleri tanımına inkârcı akımlar içinde ateizm, deizm, agnostisizm, pozitivizm, materyalizm, nihilizm, evrimcilik, reenkarnasyon, deizm, satanizm vb. saçmalıklar girmektedir.
Hakikat arayışlarının önü, maalesef sinsi stratejilerle de kesilebilir. Genellikle de öyle olmuştur. Batılılar buna “obskürantizm” diyor. (Olayları çarpıtarak, saklayarak gerçeği görmeyi engelleme diyebileceğimiz, bilgiyi tekelinde tutanların, diğer insanların bilgiye erişimini zorlaştırmaya yönelik çabalarla, bilginin anlaşılmasını zorlaştırmaları) Türkiye gerçeğine işaretle Cemil Meriç, tefekkür eden insanların susuzluğunu kirli sularla dindirmeye kalkmak diyor bu duruma… Dünya genelinde gayet marjinal olan inkarcı akımların doğasında da bu var. Nitekim Prof. Dr. Temel Yeşilyurt bu konuda “…İfade ettiğimiz gibi aslında ateizm, şemsiye kavramdır ve tarihte teşekkül etmiş pek çok kuşkucu ve inkârcı akımı içine alır. Her şeyi madde temelinde açıklayıp, Tanrı’nın varlığını inkâr eden materyalistlerden ve pozitivistlerden tutun, O’nun hakkında karara varamamış ve sürekli tereddüt içinde kalmış olan kuşkucuları, Tanrı’nın bilginin konusu olamayacağını iddia eden agnostikleri, nihilistleri ve her şeyi doğal evrimi içinde açıklayıp Tanrı’yı evrenin dışına atan evrimcileri de içine alır. Bu düşünceler aynı zamanda ateist düşüncenin beslendiği temel akımları oluşturmaktadır.” (Çağdaş İnanç Problemleri, Sf. 34.) diyor.
İnkârcı akımların ironik hikâyeleri, aslında insanın, hayatın ciddiyeti ve insanın aktif özne oluşunu kendi içinde yeterince sorgulamayan fikrî bir hokkabazlık peşinde olduğunu gösteriyor. Nefesler adedince şükretmesi gereken insan, nefesler adedince kendini kandırmaktadır.
İlim İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi, günümüz insanını tahlil noktasında konuya şöyle açıklık getirir:
“Şüphesiz insanoğlu için akıl nimeti şükredilmesi gereken çok önemli bir nimettir. Zira her şeyi yerli yerine koyabilmek ancak akıl nimeti ile mümkündür… Nitekim toplum içindeki delileri biz bir görüşte bu özelliklerinin olmamasından anlarız. Yani delilerin onları teşhis etmemize yarayan en ayırt edici özellikleri; toplumun genelinin kabul ettiği içtimai ve ahlaki kuralları takmamaları, topluma göre akıl dışı denilen işleri yapmaları, söz ve davranışlarında insanların gözlerindeki saygı imajına dikkat etmemeleridir. Aklını bu şekilde, acizlik, hastalık, delilik veya çocukluk gibi benzeri nedenlerle kullanamayan kişiler ise artık toplum nezdinde de Allah indinde de yaptıklarından sorumlu değildirler. Bu anlamda onların geçerli bahaneleri olduğu için hem dünyada hem de ahirette hesapları kolaydır.
Bir de toplum içinde kârı-zararı, doğruyu-yanlışı, iyiyi-kötüyü bildiği halde, yani aklı olduğu halde aklını kullanmayanlar vardır ki ben onlara “dolaylı deliler” diyorum. İşte aslında işi de hesabı da zor olanlar bunlardır. “Dolaylı delilik” önündeki kelimeden de anlaşılacağı gibi bir sebebe dayalı deliliktir. Yani aslında akıllı insanlar bu deliliği bencillik, enaniyet, gurur, kibir yahut da öfke, şehvet, kıskançlık vb. menfi duyguların etkisiyle yaparlar ki toplum bu anlamda maalesef dolaylı delilerle doludur.” der ve dolaylı deliliğe çok çarpıcı bir örnek verir:
“Firavun’un kendini ilah sanması da öyle… Firavun; bir anadan babadan meydana gelen, anasının sütünü emerek büyüyen, altını kirleten, acıkınca ağlayan aciz bir çocuktu. Büyüyünce menfi duyguları devreye girip onu adeta delirtti. Yemek yiyen, uyuyan, her gün yaşlanarak ölüme doğru giden, ölüm korkusu taşıyan, aciz bir insan olduğunu görmezden gelerek ısrarla “Ben sizin en büyük rabbinizim.” deme cüretini gösterdi ki bu cüreti ancak kibrin, enaniyetin etkisiyle gerçeklik algısını kaybederek göstermiş olabilir, bunun başka bir açıklaması olamaz. Yine Efendimiz’in (s.a.v.) sayısız mucizelerini görüp şaşkına dönen müşriklerin, münafıkların, bu mucizelere, sihir, büyü diyebilmek için akıllarından vazgeçmeleri gerekirdi, onlar da öyle yaptılar. Ya o dönemdeki Yahudilerin, Peygamberimiz’i kendi öz oğulları gibi bilmelerine rağmen ırkçılık nedeniyle bu hakikati reddetmelerine ne demeli?
Bütün bu yaşanan ve dinleyenleri hayrete düşüren işler, insanların duygusal nedenlerle gerçeklik algılarını yitirmeleridir ki biz buna dolaylı delilikten başka ne diyebiliriz?
Velhasıl Hz. Musa’nın, Hz. Nuh’un, Hz. Lut’un, Hz. Salih’in veya tüm peygamberlerin (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) kavim ve ümmetlerinden çektikleri çileler, biliyoruz ki hep akıllı, zeki bilinen insanların, kötü duygularının tesiriyle, tımarhanelik deliye dönmelerinden kaynaklı işlerdi… Maalesef insanlık tarihi ırkçılık, kavmiyetçilik vs. gibi çok farklı duygusal nedenler veya akıl dışı dinler, gelenekler, görüşler, ideolojiler nedeniyle de çok kanlı olaylara, çok acı hikâyelere şahit oldu… Mesela insanı insan olarak değil de ırkından dolayı değerli gören naziler Avrupa’da ne kanlı savaşlara imza attılar; Batılı insanlar hâlâ çok büyük bir utançla o karanlık günlerini hatırlamakta. Yine ticareti ve para kazanmayı insan hayatının üstünde gören veya öyle bir ticareti meşrulaştıran kapitalist sistem nedeniyle dünyanın hal-i pür melali de ortada… Yeryüzünde insanlık sırf ticaret savaşları nedeni ile nasıl acımasız bir zulümle karşı karşıya, insanlığımızdan utanır hale geldik. Silah satmak için çıkarılan savaşlar, petrol nedeniyle istila edilen ülkeler, öldürülen veya yerlerinden, yurtlarından edilen milletler; toplu akıl tutulmalarının kaçınılmaz sonuçlarına, yaşayarak şahit olduğumuz en acı gerçekler maalesef ki…
O zaman şu gerçeğin iyice farkında olmak gerekir ki dolaylı delilik her zaman ve dönemde olduğu gibi şimdi de bizim en büyük belamız ve aynı zamanda sınavımızdır. Bu delilikleri ne kadar az yaparsak o kadar iyi bir insan, iyi bir kul oluruz. Bu nedenle dolaylı delilerin kategorisinden çıkabilmek için nefsimizi ve duygularımızı kontrol etmeyi öğrenmeli, öfke, şehvet veya kıskançlık gibi duyguların baskın olduğu dönemlerde kendimizi kontrolün zorluğu hesaba katılarak öncesinde tedbir alınmalıdır.
Bunun İslam’da adı nefsi terbiye etmektir. Vahşi bir atın azgınlığı gidip ehilleşince binicisine malumdur ki sorun çıkarmaz. Nefsin de azgınlığı önceden yapılan mücadele ve terbiye yöntemleri ile giderilince o nefs de tehlike anında uysal bir at gibi davranıp sorun çıkarmaz. Yani dolaylı delilik yapıp dünya ve ahirette sahibinin başına işler açmaz…”
Makalemizi Şah-ı Velayet Hz. Ali (k.v.) Efendimiz’in sözleriyle bitirelim;
“Gözü olana sabah ışımıştır…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.