Boyun Eğici Davranışlardan Nasıl Kurtulunur? / Doç. Dr. Gazanfer Anlı

Boyun eğici davranışları tanımlar mısınız?
Öncelikle böylesine önemli bir konuda şahsımla bu mülakatı gerçekleştirdiğiniz için teşekkür ediyorum ve okuyanlar için de bilgilendirici olmasını diliyorum. Boyun eğici davranışları, esasen isminden de çağrışım yapabileceğimiz gibi, bazı bireylerin kendi tercih ve isteklerini açıkça ifade edememesi, olumsuz duyguları olduğunda da bunları söyleyememesi, kişi veya grupların kendisine olan taleplerini her zaman gerçekleştirmeye çabalaması, genellikle onlardan onay almak için ve istemediği halde evet demesi, sürekli karşıdaki kişileri kırmamayı ve memnun etmeyi düstur etmesi ve hayatındaki herhangi bir kararda inisiyatif alamayarak başkalarının güdümünde bir yaşam sürmesi gibi özellikleri içeren davranışlar manzumesi olarak tanımlayabiliriz.
Birey hangi yetişme alt yapısıyla veya hangi durumlarda boyun eğici davranışlar sergiler, sergilemek zorunda kalır?
Bu soru aslında hedefi tam on ikiden vuruyor desek abartmış olmayız. Zira boyun eğici davranışların oluşmasında ve sürmesinde daha çok, kişinin yetiştiği aile, arkadaş, öğretmen, okul, toplum gibi ögeler etkili. Bu ögelerden de en önemlisi tahmin edebileceğimiz gibi ailedir. Bu noktada, ilk olarak akla anne-baba tutumları geliyor. Otoriter anne-baba tutumu ile yetişen bireylerde boyun eğici davranışların görülme ihtimali daha yüksektir. Otoriter sözcüğü telaffuz edildiğinde babalar genelde zihinde canlanır. Ancak boyun eğici davranışların oluşmasında hangi ebeveynin ne gibi tutum ve davranışlar sergilediği asıl önemli olandır. Daha çocuk çok küçükken dahi “yemeğini yemezsen babana söylerim, seni fena yapar, sessiz olmazsan seni polis amcalara veririm”, hatta çok daha kötüsü “uyumazsan öcüler gelip seni yer” gibi ifadeler hem çocuğu boyun eğici yapar, hem istismara açık hale getirir hem de fobi geliştirmesine sebep olabilir. Farz edelim ki okul çağındaki bir çocuk, aile içinde, kendisi ile ilgili bir konuda fikir beyan etmek istiyor. Eğer çocuğa anne ya da baba tarafından “sen sus, daha küçücük çocuksun”, “anne-baba ne derse o olur, onların yanında konuşmak ayıptır”, “arkadaşların sana kötü sözler söylese de kötü davransa da karşılık verme ve sus”, “asla kimse ile kötü olma, hayatta sen zararlı çıkarsın” gibi ifadeler kullanılırsa, maalesef doğru iletişim becerisi geliştiremeyen ve karşıdaki insanlara boyun eğen kimlik yapılarının oluşmasını sağlamaktadır. Ayrıca genelde doğu toplumlarında, saygı ve itaat kavramları iç içe geçtiği için, toplumsal olarak da kendi görüşlerini ifade eden bireyler, saygısız davranmakla itham edilebilmektedir. Oysaki insanların kendi düşüncelerini, karşısındakinin zıddına da olsa söylemesi saygısızlık değil bilhassa iletişim becerisinin bir göstergesidir.
Boyun eğici davranışların bilişsel çarpıtmalarla nasıl bir bağlantısı var?
Kaldığımız yerden devam edelim. Aslında genel olarak ebeveyn, çevre ve toplumdan gelen bahsettiğimiz bu dönütler neticesinde bireylerde çelişkili düşünceler oluşabilmektedir. Çünkü biz insan olarak kendi görüş, düşünce, tutum, yaşam tarzı, zevk, ihtiyaç ve tercihlere sahibiz. Bu hususlar her bireyde farklılık gösterecektir. Ancak kişi kendini ifade edemediğinde, kendi ihtiyaçlarını karşılayamadığında, sürekli başkalarının taleplerini yerine getirmeye çaba gösterdiğinde, bu çelişkiler had safhaya çıkabilir. Bireyler “ben değersizim, yetersizim, işe yaramaz biriyim, kendimle ilgili bir karar veremiyorum, hayatımı hep başkaları yönlendiriyor, sevilmek istiyorsam onların dediğini yapmak zorundayım, başarı elde etmek istiyorsam üstlerim ne derse hemen yerine getirmeliyim, topluluk içinde lafa girersem bu benim saygısız biri olduğumu gösterir” şeklinde bilişsel çarpıtmalara sahip olabilir. Bu belirttiklerimizden değersizlik, yetersizlik, sevilmeye ve değer verilmeye layık olmama, kötü biri olduğunu düşünme gibi artık kökleşmiş ve kişide yer etmiş inanışlara çekirdek inanç diyoruz. İşte, yaşantılar ve çarpıtmalar sonucu bu inançlar geliştirildi ise, boyun eğici davranışlar da, ağacın kökünden beslenerek ortaya çıkan ve gelişen yaprakları gibi insanların davranışlarına bu şekilde yansımaktadır.
Boyun eğici davranışların bir özelliği olan kendi duygu ve inançlarını yadsıma ve savunamama durumuyla nasıl mücadele edilebilir?
Bu konularda en önemli husus, ilk olarak farkına varmaktır. Zira biz, farkına varmadığımız bir özelliğimiz hakkında çözüm aramaya da girişemeyiz haliyle. O yüzden insan olarak bizler, kendi duygu, düşünce ve davranışlarımızı denetlemeliyiz. Nasıl ki bilgisayarımızda virüs taraması yaparak zararlı dosyaları buluyorsak, zihnimizde de bize zarar veren o düşünceleri tarayarak bulmamız gerekiyor. Bilgisayar örneğinden devam edersek, zararlılar tüm bilgisayarı sardı ise bununla mücadele etmek bir o kadar zor oluyor. Bizim olumsuz otomatik düşünce ve bilişsel çarpıtmalarımız da artık kökleşmiş bir hal almış ise, biz de o denli mantıklı ve kanıta dayalı düşünceler geliştirmek durumundayız. Şunu da unutmamak gerekir ki her bir insan, sevgiye, ilgiye ve değer verilmeye layıktır. Bu dünyada kimse bizi sevmese, kimse bize değer vermeseydi dahi (ki bilişsel çarpıtmalardan dolayı bazen böyle de düşünebiliyoruz) yine de biz, sevgi ve ilgiye değer bir varlık olacaktık. Bu sebeple ilk olarak kendi duygu ve düşüncelerimizi ve düşünce yapımızı iyi tanımalı, daha sonra da bunlardan değiştirmek istediklerimiz noktasında adım atmalıyız. Kendi iç yolculuğumuza çıkmaktan, kendimizi daha derinlemesine tanımaya çabalamaktan asla kaçınmayalım. Bu çabanın sonucunda kendi benliğimizi keşfedip istediğimiz gibi bir birey olarak yaşamak var.
Duygularını, düşüncelerini ifade etmek her ortamda mümkün değil midir? Sağlıklı bir iletişim için olması gerekenler nelerdir?
Evet, her ortamda, her koşulda kendimizi ifade etmemiz mümkün olamayabiliyor. O anın, mekânın, ruh halimizin, karşımızdakilerin konumu, şartları veya atmosferi buna uygun olmuyor. Ancak bu demek değildir ki biz hiçbir zaman kendimizi ifade edemeyeceğiz ya da sağlıklı bir iletişim kuramayacağız. Şayet o ortamda kendimizi ifade edemedi isek, bunu sakin bir şekilde sorgulamamız gerekiyor. Her ortamda mı yoksa sadece o ortamda mı kendimi ifade edemiyorum; diğer insanlarla iken de böyle miyim yoksa sadece belli kişilerle iken mi; patronumdan bir talebim olduğunda mı ifadede zorlanıyorum, en yakın arkadaşımdan bir şey istediğimde de mi, gibi sorularla bu durumu açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Eğer belli kişi veya gruplara karşı kendimizi ifade edemiyorsak, bu kişi ya da gruplardan çekindiğimiz, geri durduğumuz özellikleri nelerdir diye sorgulamamız gerek. Eğer genel olarak ifade sorunumuz varsa ve çözüm bulamıyorsak, bir ruh sağlığı uzmanından destek alabiliriz. Şayet belli kişilerle iken ya da grup içinde kendimizi ifade etmeyi deneyerek çaba göstereceğimizi düşünüyorsak, davranışsal deneyler dediğimiz denemeleri gerçekleştirebiliriz. Sağlıklı iletişimi de kendimizi en iyi şekilde nasıl ifade edebiliyorsak ve karşı tarafın anlayabileceğini düşünüyorsak o şekilde gerçekleştirmeliyiz. Boyun eğici kişiler genel anlamda “karşı tarafı kırıp döker miyim, yanlış anlaşılır mıyım, kötü biri olarak görülür müyüm” gibi düşüncelere sahip oldukları için, bu düşüncelere alternatif olabilecek mantıklı düşünceler üretmeye çaba göstermeleri daha doğru olur. Kendimizi ifade etmemizin sonucunda olabilecek durumlardan korkmamız, bizi bu konuda engelleyen en büyük noktalardan biridir. “Kendimizi ifade ettiğimizde karşı tarafın kırılacağının delili nedir; ben kırıcı konuşmadan kendi görüşlerimi söylediğimde bu, neden karşı tarafın incinmesine yol açsın; eğer benim kendimi makul bir şekilde ifade etmem karşı tarafın tepkisine yol açıyorsa o kişi gerçekten bana değer veriyor mu, beni önemsiyor mu; beni seven (annem, babam, kardeşim, arkadaşım, yöneticim) kişinin kendimi ifade ettiğim zaman, bundan dolayı memnun olması gerekmiyor mu”, şeklinde sorgulamalar yapabilmemiz gereklidir. Bunların sonucunda elde edeceğimiz çıkarımlar, hem kendimizi ifade edebilmemizi hem de doğru iletişim kurabilmemizi sağlayacak yolu açacaktır.
Kişi boyun eğici davranışlardan nasıl kurtulabilir?
Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi bunun boyutu ve düzeyi çok önemlidir. Bazı bireyler vardır, bir kez kendini ifade etse, gerisi çorap söküğü gibi gelecektir ve bu öz güvenle daha atılgan bir biçimde davranabilecektir. Ancak bu cesareti kendinde bulamadığı ve sonuçlara odaklandığı için bunu davranışa dökemeyebilir. Bu kişilerle atılganlık düzeyini arttırıcı denemeler yapılabilir. Davranışsal düzeye geçmek ilk etapta zor ise hayal kurma (imajinasyon) tekniği uygulanabilir. Bu teknik, bir restorana gittiğinde sipariş yanlış gelirse verilecek tepki, bilet kuyruğunda öne geçen kişiyi uygun bir dille uyarabilme, onun yerine plan yapan bir arkadaşa kendi planını söyleyebilme gibi birçok denemeyi içerebilir. Burada kişi kendi yaşadıklarını yazılı kayıt tutarak ve bu yazılı kayıtlarda düşünce ve duygularını da belirterek çıkarımlarda bulunabilir. Yazıya dökerek ve imajinasyon tekniği ile bunları uygulayabilen ve artık kendini eskisinden daha güçlü hisseden bireyler daha sonra davranışsal olarak bunları deneyerek, hangi düzeyde olduklarını ölçebilir ve görebilirler. Boyun eğici davranış gösteren bireyler, belli kişilere karşı bu davranışı gösteriyorsa ve bu kişiler, kendilerini anlayacak ve saygı gösterecek kadar yakınındaki insanlarsa, yüzleşme gerçekleştirmeleri en sağlıklısı ve doğrusudur. Daha üst düzey durumlarda, daha kökleşmiş sorunlarda ise elbette çekinmeden profesyonel yardım alınmalıdır.
Çocuklarımızı yetiştirirken ne düşündüklerini, duygularını rahatça ifade edebilmeleri için nelere dikkat etmeliyiz?
Burada özellikle ikinci sorunuza verdiğim örnekler noktasında dikkat edilmesi önemlidir. Toplumda bazen duyduğumuz “Fazla soru sormak iyi değildir, icat çıkarma, başımıza profesör kesildin, genel ne derse uy, fazla sivrilirsen hoş karşılanmaz” gibi söylemler, yaratıcılık ve özgünlüğü törpüleyerek bireyleri boyun eğiciliğe itmektedir. Ailede ise çocuklarımıza kullandığımız sözcüklerin ne gibi sonuçlara yola açacağını düşünmeliyiz. Her daim bastırılan, düşünceleri önemsenmeyen, kendini ifade ettiğinde dışlanan, örselenen, yok sayılan, değer verilmeyen çocuklar, bu değer, ilgi, sevgi, saygıyı elde etmenin yegâne yolunun boyun eğmek olduğunu zihnine kazıyacaktır. İşte, bu açlığı da belki hayatı boyunca diğer insanların istediklerini, kendi zıddına da olsa kabul edecek ve gerçekleştirmeye çabalayacak, kendisine ait olmayan bir hayatı yaşamak zorunda kalacaktır. Karşı tarafın her istediğini yaptığı için bu bireyler bir zamandan sonra o bireyler tarafından sömürülebilir, değersiz görülebilir, romantik ilişkilerde terk edilebilir. Bu raddeye gelen boyun eğici kişiler de “ben ne istedi ise yaptım, hak ettiğim bu muydu, bu dünyada insanların hepsi kötü, ben pasif ve değersiz biriyim herkes benden geçiniyor” şeklinde düşünerek ruhsal sorunlar da yaşayabilir. Çocukların ruhuna dokunan herkes bu ihtimalleri göz önünde bulundurarak tutum ve davranışlarına yön vermelidir. O açıdan, uygulamayacaksak dahi çocuklarımızın herhangi bir konuda görüşünü almalı, fikirlerine saygı duymalı, farklı şeyler söylediğinde alaya almamalı, lakap takmamalı, başkaları ile kıyaslamamalı, diğerlerinin yanında küçük düşürmemeli ve ezmemeli, kendimiz bir konuda yetersizlik hissedersek de bilmediğimizi açıkça söylemeli ve çocuğu araştırma ve öğrenmeye teşvik etmeliyiz. Şunu çok iyi bilmeli ve akılda tutmalıyız ki sevgi ve değer verme şarta bağlı olarak gerçekleşecek şeyler değildir. Hiçbir insan, gerçekten sevdiği ve değer verdiği bireyi bir karşılık beklediği için sevmez veya ona değer vermez. Çünkü bunlar doğal olarak gelişir. Biz de neden çocuğumuz, öğrencimiz veya yakınımız bizle aynı görüşte olduğunda, bizim emirlerimizi uyguladığında, ödevlerini bitirdiğinde, yüksek notlar aldığında, belli makama geldiğinde veya paralar kazandığında sevelim ya da değer verelim ki? Bu davranışlar hem çocuğu örseler hem de ileride yanlış bağlanmalara yol açabilir, hatta araçsal ilişkiler kuran, çıkarcı bireyler olmalarına bile yol açabilir. Kaldı ki çocuğumuzun farklı bir düşünce ve görüşe sahip olması, (elbette yıkıcı ve zarar verici olanlar dışında) ona bu denli tepki göstermemize yol açmaktadır. Burada bu tarz tutum ve davranışlara sahip kişilerin öncelikle kendilerini incelemeleri ve varsa kendilerine ait bu davranışları değiştirmeye çabalamaları gerekmektedir.
Konu buraya gelmişken son bölümde, geçmişte bu konu hakkında yapılmış ve çarpıcı sonuçları olan Asch’in Uyma Deneyi, Milgram’ın İtaat Deneyi ve Zimbardo’nun Standford Hapishane Deneyi’nin sonuçlarına birkaç cümle ile değinelim dilerseniz. Uzun bir biçimde ele alamayacağımız için ilgi duyanlar kaynaklardan bu deneyleri araştırabilirler. Kısaca, Asch’in deneyinde bireyler yanlış olduğunu bilmesine rağmen grubun yanıtına uygun yanıt veriyor, Milgram’ın deneyinde bireyler, düzeneğin bir kurgu olduğunu bilmeden, yan odada olduğunu düşündüğü kişilere verilen direktif sonrasında yüksek düzeyde elektrik şoku veriyor, son olarak Zimbardo’nun deneyinde bunun bir deney olduğunu bilmelerine rağmen gardiyanlar, belirlenen kurallardan destek alarak mahkûmlara sert bir biçimde davranıyorlardı. Bu deneyler bazı noktalardan dolayı eleştiri alsa da, insanoğlunun bir bölümünün grup içinde veya otoriter bir figürün karşısında boyun eğebileceğini ve onların istediğini yapabileceğini gösteriyor. Hem de başka bir insana zarar vereceğini bilecek olsa dahi. Milgram, bu davranışı yapanların kabaca “ben bana denileni yaptım, sorumluluk bana yaptıranındır” şeklindeki düşüncelerinden dolayı bunu gerçekleştirdiklerini belirtmiştir. Tüm bu deneylerden de günümüz insanının çıkaracağı sonuçlar vardır. Özellikle yetişme açısından, küçüklükten itibaren yanlış ve zararlı da olsa o anki otoritenin dediğine uymaya zorlanılan çocuk ve gençlerin, maalesef bu tarz davranışları göstermesi olasıdır. Bu konuda aile ve eğitimcilerin yetiştirdikleri bireylere, koşullar ne olursa olsun, kötü karşısında iyinin, yanlış karşısında doğrunun, zalim karşısında mazlumun yanında olmanın insani bir görev olduğunu öğretmeleri ve vurgulamaları gerekmektedir. Tarihte olmuş ve günümüzde de yaşanan insanlık dramlarının, zalim insanlara itaat eden kişilerle birlikte devam edeceği göz önünde bulundurulduğunda da konunun önemi bir kez daha anlaşılmaktadır. Belki ilk bakışta boyun eğici davranışlar, basit bir sosyal psikoloji kavramı gibi gözükse de, üzerinde titizlikle durulursa içinde bulunduğumuz ailenin, toplumun ve dünyamızın daha sağlıklı ve yaşanabilir olmasını sağlayabilecek kadar önemlidir. Hepimize kendimizi ifade edebildiğimiz, birbirimizi anlayabildiğimiz, sevgi ve saygı temelli yaşantılar diliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.