Ben ve “Ben” 10 / Kenan Kurban

Sema, bindiği taksi evine yaklaştıkça tekerleğin her bir dönüşünde intikamını, öğrendiklerinin muhakemesini yapıyordu. Haklının ortaya çıkıp adaletin yerini bulması için yürürken attığı ilk adımdan daha cesur adımlar atması gerektiğini anlamıştı. Hatta ucunda ölüm bile olsa. Şimdi alacağı karar hayatının kırılma anıydı. Duran taksiden indi. Düşünmenin verdiği yorgunluğu başka hiçbir şeyin yorgunluğuna benzemiyordu. Mecalsiz dizlerle merdivenleri tek tek çıkıp dairesinin kapısını açtığında bir karara varmışlığın huzuru içinde camı açtı, zihninden geçenlerin ete kemiğe bürünmesini istercesine kendi kendine konuşmaya başladı: “Sonunda ölüm de olsa kötüye, kötülüğe dur diyebilmek büyük iş… Ama zor olan, ölebilmek miydi yoksa kıymetli olan canını da koruyarak kötülüğü akıllıca imha edebilmek miydi? Evet, gerekirse ölürüm ama gerekirse… Ama pisi pisine kendimi feda etmeyeceğim daha akıllıca bir yol olmalı.” dedi. Sonra çocukluğundan kalma bir alışkanlık olarak gidip abdestini aldı. Çekyatların bir köşesinde unutulmuş mahzun seccadesini çıkartıp her halükarda kendisini af eden Rahman’a el açtı, önce hevasına kapılıp düştüğü günahlarından nedamet duyup isyanlarına tövbeler edip kendisine bir çıkış yolu göstermesi için yardım istedi. Açık camdan içeri dolan seher rüzgârı onu müjdelercesine yüzünü şefkatle okşuyordu…
Hüznün ve bilinmezliğin verdiği karamsarlık, açık havada tam öğle vakti çöküp günü geceye çeviren kara bulutlar gibi malikânenin, daha doğrusu Nihat’ı sevenlerin gönlüne çökmüştü. Müjgan, Nihat’ın çalışma odasında havuzu ve bahçeyi bomboş gözlerle seyrediyordu. Enes ve Cansu ise hemen iki yanında oturmuş “sözün bittiği yerdeyiz ama duygularımız var” hassasiyeti içinde, yüreklerindeki sevginin ferahlatan sıcaklığını hissetsin diye biri sağ diğeri sol elini avuçları içine almıştı. Enes “Anneciğim üzülüp yeise kapılma. Cemal amca ve ekibi titiz bir çalışmaya yapıyor. Babamın ve Gönül’ün aleyhinde sosyal medyadan yayın yapanlarını peşlerine düştüler. Polisteki bilgileri değerlendiriyorlar. Babamın suçsuzluğunu ispatlayacak bilgiye ulaşmaları belki de an meselesi… Yeter ki biz sakin kalmayı becerelim…” dedi. Müjgan sadece inanmayan gözlerle oğluna baktı. Fıtraten güler yüzlü ve her şeye rağmen neşe saçan simasıyla Neslihan, üzerinde dumanları tüten kupa ile içeri girdi. Müjgan’ın önüne önce sehpa çekip sonra kupayı bıraktı: “Ablacığım hadi bu papatya çayından zorlansan da iç, sakinleştirir.” dedi. Sonra koltuğa otururken Enes ve Cansu’ya bakıp: “Yeğenim, hadi siz de biraz dinlenin, bak neredeyse gün ışıyacak. Ben annenizin yanındayım.” dedi. Cansu içten: “Biz yine de sizlere eşlik etmek isteriz.” dedi. Enes: “Teyzeciğim, biz anacığımın yanında olunca dinleniyoruz.” dedi. Neslihan: “Anlıyorum, bizi yalnız bırakmak istemiyorsunuz biliyorum ama bedenin de istirahate ihtiyacı var. Gelecek günler, geçenlerden daha güçlü olmanızı istiyor.” dedi. Enes iki elinin arasına aldığı annesinin elini, avucundan öpüp annesine sarıldı. Cansu da sarılıp sonra o mavi gözlerinde müşfik bakışlarla bakıp: “İyi geceler.” dedi. İkisi aynı anda ayağa kalkıp yan yana yürüyerek odadan çıktılar. Neslihan onlara bakarken: “Sanatçı ruhunu senden almış. İçli bir çocuk. Yaramazlıkları, yaptığı yanlışlar bile art niyetinden, kötü olduğundan değil. İnsan kızamıyor…” dedi.
Enes ve Cansu üzerlerindeki kasvetli havayı bir nebze de olsa dağıtmak için terasa doğru yürürken Cansu, attığı her adımda ailenin en büyük hazinesi olan ata yadigârlarını hayranlıkla temaşa edip: “Bu malikânedeki tek bir canlı bile konuşmasa da her bir yaşanmışlık insanı alıp götürürken kütüphaneler dolusu bilgiyi adeta nakşediyor.” dedi. Enes başıyla onu tasdiklerken yüzünde büyük bir nedametin mahcupluğu belirdi: “Meşhur laf vardır ya; bizim ailemiz şöyle anlı böyle şanlı… Ben bu aileye şimdiye kadar layık olamadım… Ama yine de beni insanlığa döndüren en büyük sebep dedelerimin mümtaz hayatları, hatıraları oldu.” dedi. Terasa çıktıklarında ılık ılık esen rüzgâr Enes’in ruh tellerine dokunmuşçasına dile geldi: “Dışarıdan bakınca zengin, ihtişamlı bir hayat… Gündelik, sıradan dertler yakınımıza bile uğramaz…” Cansu başını sallayıp: “Evet, muhteşem bir kültürel birikime sahip anne ve baba… Ekonomik rahatlık… Asilzadelerden oluşan soylu bir aile geçmişi. Çoğu insan bunların hepsini bir arada rüyasında bile göremez.” dedi. Enes: “Orası öyle ama birde şunları dinle; ilk doğan üç bebek ölüyor. Her ölüm senden bir parça götürüyor. Ve bir dahakine olan çocuk da ölür mü? Cevabı muhal… Sanki karı kocanın birbirine olan sevgisi test üstüne test edilirken, karını boşa başkasıyla evlen soyun devam etsin teklifleri üstüne tuz biber oluyor. Bütün iç ve dış psikolojik baskılar zirvedeyken bir erkek evlat yaşama tutunuyor. Sonra bir kız nihayet bir erkek evlat daha… Şükür her şeye yoluna girdi derken asıl bela kapının arkasında bekliyormuş…” Cansu nasıl yani sorusunu bakışlarıyla soruyordu. Enes korkuluklardan tutup aşağı bakarak: “Evin cimcimesi, göz aydınlığı kız çocuğu üç yaşına geldiğinde terastan aşağıya düşüyor veya itiliyor. Öldürmeyen Allah öldürmüyor ama tekerlekli sandalyeye mahkûm kalıyor. Aile hayata küsmemesi için bütün ilgisini ona veriyor… Bu acıya alışmışken ailenin ilk göz ağrısı, en çok sevilen evlat, ailesine rest çekip gidiyor. Çekip gitmekle de kalmayıp kin dolu bir düşmanlıkla adını, soyadını bile değiştirip soyunu ret ediyor… Her bayram, her özel günde belli edilmemeye çalışılsa da kalbinin en müstesna yerinde onun yokluğu ince bir sızıyla insanı için için bitiyor. Sonra, sonra…” Boğazı düğümlendi suçunu itiraf edercesine: “Evin en çok şımartılan, neşesi olan küçük erkek evlat sözde özgürlüğünün peşinde zevklerinin cazibesine kapılıp öyle bir pis bataklığa saplanıyor ki istese de geri dönemiyor. Ta ki kız kardeşi ölünceye kadar…” dedi. Her şey sustu…
Müjgan, sabır devletinin sınırından geçip serzeniş diyarına girmiş gibiydi. Yanındaki kız kardeşine bile bakmadan konuşmaya başladı: “İmtihan, imtihan…” dedi. “Üç bebeğimi toprağa verdim; imtihan… Büyük oğlum, adını soyadını değiştirecek kadar bütün benliğiyle bizi ret etti; imtihan… Enes, isyan bayrağını açarak çekip gitti… İmtihan… Ya bunlar tamam imtihan da, kızım bombalarla paramparça olurken suçlusu sensin diyorlar be adam bu da mı imtihan?” dedi.
Bütün baskı, korkutma ve eziyete rağmen memurlar sorguda istediklerini alamadıklarından moralleri bozulmuştu. Atletik vücutlu olan müstehzi bir yüz ifadesiyle ve alaycı tavırlarla öfkesini bastırmak istercesine şiddetle elini masaya vurdu, odayı inleten sesin eşliğinde küçük düşürücü tonda: “İhtiyar, anlaşılan sen felsefe yapmayı seviyorsun. Şimdi, sen iddia ettiğine göre suçsuzsun ve Allah seni sadece sınıyor mu?” dedi. Zeki tavırlı olan sinsice gülerek: “Bu zayıfların, gücünü kaybedenlerin ümitsizce sığındığı bir saçmalıktır.” dedi. Nihat beşer olmanın sığlığından kurtulup insan olmanın erdemine nail olmuşluğunun vakarıyla karşısındakinin seviyesine düşmeden tane tane yalçın kayalara balyozla çivi çakarcasına özgül ağırlığı yüksek kelimelerle dolu dolu cevap verdi: “Sizin gibi avamlar için bu durum sınav… Gelgelim ki benim gibi havas meşrepten nasibi olanlar için ise imtihandır.” dedi. Bu kurşundan ağır sözlerle zaten soğuk olan sorgu odası bu kez buz kesti. Memurlar, ne diyor bu ihtiyar dercesine şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar. Nihat gözlerinin siyah bağ ile bağlanmasına rağmen her şeyi görüyormuşçasına: “Yüzlerinizdeki şaşkınlık normal… Eee, zannettiği kadar akıllı, yüksek zümrenin adamı olmadığını anlayınca her cahil sizin tepkinizi veriyor. Benim için ise sıradan bir durum.” dedi. Nihat artık kontrolü ağır ağır ele geçiriyordu. Muhatapları bunu fark edip durdurmak için elini kaldırdı, Nihat’ın yüzüne şamar indirecekken Nihat, şehadet parmağını kaldırıp: “Sınav derecelendirir, sizi sınıflandırır. Numara verir. Zeki, başarılı, başarısız, kazanan veya kaybeden olursunuz.” dedi ve durdu. Öldürücü vuruş için nefes alıp: “Şimdi siz sınavın kaybedenlerisiniz.” dedi. Mavi gözlü, tilki tavırlı adam öfkesine sahip çıkarak: “Kodese tıkılıp, parmaklıkların arkasında yaşlı gözlerle bakarken kaybedenin kim olduğunu tüm ülke senin yüzüne çarpacak.” dedi. Nihat: “Sen, beni duymadın galiba? Sınav sizin için, ben ise imtihan olurum.” dedi. Atletik yapılı olan Nihat’ın çenesinden sıkıp: “Bırak kelime oyunlarını ihtiyar.” dedi. Nihat: “Oyun bana yakışmaz, bunlar ancak gerçekler.” diyerek devam etti: “Ben imtihan olurum… İmtihan insanı sınıflandırmaz, birini alçaltırken bir başkasını onun üstünde tutmaz… İmtihan içinizdeki güzellikleri ortaya çıkartır. Tüm karşı koymalarıma rağmen sizin kaybettiğiniz bu sınavda ben masum olduğum halde hapis imtihanına tabi tutulursam bilin ki içimde keşfedilmemiş başka bir güzellik zuhur edecektir.” dedi.
Yanında top atsanız duymayacak kadar kör kütük sarhoş vaziyette yatan Savaş’ın telefonuna gelen mesajları açmasa da ekranda görünüp okunacak şekilde ayarlanmıştı. Avukat Adil’den gelen mesajda “Nihat Güçlü’nün sorgusu devam ediyor. İstediğiniz gibi içeride eziyorlar. Gözaltı süresi uzatılacak. İki gün içinde sizin huzurunuzda diz çökecek hale gelecek. Saygılarımla…” yazıyordu.
İKİ GÜN SONRA
Savaş, babasına indireceği öldürücü darbenin ve sonrasının hayalini düşündükçe içi içine sığmıyordu. Böyle zamanlarda hep yaptığı gibi yine gecenin kör karanlığında tek başına İstanbul’a ve içinde barındırdığı tüm güzelliklere hâkim olan Çamlıca Tepesi’ne çıkmıştı. Oradan bakarken sadece şehrin taş ve beton yapılarını görmez, ruhlara ve insanlara hükmettiğini de hissederdi. Artık yıllardır sabırla ilmek ilmek işlediği tuzak hedefine ulaşmıştı. İçi mutlulukla doldu, babasının kendisine diz çöküp af dileyecek olmasına dakikalar kalmıştı. Bunun sevincini yaşarken damarlarındaki kanın akışı hızlandı, bedeni alev topu olmuş, boğazın üşüten serinliğini bile hissetmiyordu. Gömleğinin üstten üç düğmesini çözdü. İster istemez heyecan bastı. Avuçlarını ovuşturup telefonunu eline aldı: “Eee… Hadi artık Avukat Adil, ara beni!” dedi. Cümlesi bittikten sadece birkaç saniye sonra avukat onu duymuşçasına aradı. Savaş, telefonu açarken yüzü gülüyordu: “Evet avukat, seni dinliyorum.” dedi. Ama karşıdan hoparlörü patlatırcasına telaşlı, çığlık çığlığa gelen ses dışarıdan bile duyuluyordu: “Savaş Bey, içerden şimdi bilgi geldi. Hakkınızda tutuklama emri var. Ayrıca eski bir polis memuru olan Cesur Cankatar da gözaltına alınmış. İşin garibi Nihat Güçlü de yarım saat önce serbest bırakılmış. Ben sizi yurtdışına çıkartmak için tüm hazırlıkları yapıyorum. Hemen Beylerbeyi’ndeki rıhtıma gelin.” dedi. Savaş, yaşadığı şoka rağmen dimağı hala açıktı… Öfke dolu sesinin yankısı tüm şehirden duyuluyordu: “Sen ne diyorsun avukat? Hap mı aldın? Yoksa seni satın mı aldılar?” dedi. Avukat sakinliğini koruyarak: “Keşke dediğiniz gibi olsaydı… Kesin olan, anlattığım her şey doğru ve ülkemizde yolun sonuna geldiniz.” dedi. Savaş, kısık ve keskin gözlerle telefonu sakince aşağı indirirken avukatın sesi hala duyuluyordu…
Nihat çalışma odasında karanlıklar içinde tek başına otururken, hainlikleri içinde saklayan sinsilikle kapı yavaşça aralandı. Önce tabancanın namlusu sonra tetiği tutan siyah eldivenli el göründü. Nihat istifini bozmadan: “Çekinme, gel gönül dünyamın ve Gönül’ümün katili…” dedi. Her pis işini yüksek ve kalın duvarların arkasından başka ellere yaptırmaya alışkın olan Savaş deşifre olmuş, bekleniyor olmanın şaşkınlığı ve kin dolu gözlerle içeri girdi. Birkaç adım atıp silahını iki eliyle göğsünün hizasında tutarak Nihat’a yöneltti. Nihat yerinden kalktı. Sakin adımlarla yürüdü. Savaş’ın tuttuğu silah göğsüne dayanınca durdu: “Senin vatana, millete hayırlı, ailemizin değerlerini sahip çıkacak şuurda yetişmen için maddi, manevi bütün birikimimi verdim. Çok emek harcadım.” Savaş silahı daha da sıkı tutup o merhametsiz, kin dolu bakışlarıyla: “Bütün mesele de bu… Ben başkaları için değil, kendim için yaşamak istiyorum. Bu dünyaya bir daha gelmeyeceğim. Benim bir şahsiyetim, hayatım, aklım, benliğim var.” deyince Nihat sözünü kesip: “Benliği gelişmeyen, şahsiyeti oturmamış adamdan vatana, millete hayrı gelmez… Sen benliğini oluşturdun. Seni sen yapan değerlerin geliştikçe başka insanları yok gördün, koskoca dünyada bir tek sen vardın.” Enes ise sessizce yan taraftan, nefesinin sıcaklığı Savaş tarafından hissedilecek kadar yaklaştı. Savaş: “Bu oğlun da kötü” imasıyla baktı. Nihat devam etti: “Başkalarını da sevmeyi becerseydin benliğin müspet evirilecek, menfi benlik seni kötü yapmayacaktı. Senin bencil benliğin kötülükten, kendi gudubetinden besleniyor. Enes, kötü olduğu için değil, seni örnek aldığı için yanlış yollara sapsa da içindeki Hakk’a çağıran vicdanı hiç susmadı.” dedi. Savaş ensesine dayanan namlunun soğukluğunu hissedince parmağı tetiği çekmeyi erteledi. Bütün kızgınlığına, öfkesine, kırılganlığını içinde barındırmasına rağmen tınısında merhamet sinmiş “Artık sevdiklerime zarar veremeyeceksin.” diyen kadın sesi duyuldu. Savaş, seneler sonra yüreğinin derinliklerinde karşılıksız merhametten neşv ü nemâ eden bir ılıklık hissetti. İstemsizce: “Anne” deyince Müjgan’ın bile varlığından haberdar olmadığı, yüreğinde hasretle şefkat duygusu kabarınca “Oğlum” demek istedi. Fakat şefkatini adalet duygusuyla dizginleyip tabancanın horozunu çekti. Dostuna verdiği sözü yerine getirmişliğin huzuru içinde Cemal sakin adımlarla yaklaşıp Savaş’ın bacaklarını tekmeleyince yüz üstü yere kapaklandı. Sonra Cemal saçlarından tutup dizlerinin üstüne oturttu. Elindeki kumandayla televizyonu açınca Savaş’ın görüntüleri geldi. Cemal: “Gençliğindeki gibi sürekli firar ettiğin arka bahçedeki gizli geçitten içeri girdin.” dedi. Sonra ekrana Sema’nın resmi geldi. “Bu da tek suçu seni sevmek olan horladığın insanlardan bir tanesi.” dedi. Sonra Cesur Cankatar ile yazışmaları ekrana geldi. Cemal: “Bunlar da tetikçi ile yazışmaların.” dedi. Bunları kimden aldığımızı tahmin etmişsindir.” Sonra da Gönül aleyhine sosyal medyada yayın yapanların görüntüleri gelince Cemal: “Sen bunları zaten biliyorsun. Yıllarca ilmek ilmek ördüğün tuzak sana geri döndü.” dedi. Müjgan, Savaş’ın başına dayadığı silahı ittirerek “Her şeyin vardı. Benim ciğerparemden ne istedin?” dedi. Savaş: “O, doğumuyla benim varlığımı tehdit etti. Ondan kurtulmak için ilk olarak terastan aşağı ittim. Ama ölmedi. İkinci olarak bağış gecesi karşıma çıkıp bana tekrardan tehdit oluşturacağını hissettiğim an artık işimi şansa bırakamazdım. Onun paramparça olmasını istedim.” dedi. Orada bulunan herkes dokunsan ağlayacak durumdayken Savaş pis pis sırıtıp: “Ve hiç pişman değilim. Çünkü bu ailenin her zaman en büyüğü, övülmeyi hak edeni benim…” dediğinde patlayan silah sesi aydınlanan günle birlikte İstanbul’un gürültüsü içinde yok olup gitti.
Yaşadığı uzun geceden sonra yazısını yetiştirmek için çalışan Selim tuşlara yine hızlı hızlı vurmaya başladı.
İnsanı Asıl Ne Öldürür?
İnsanı üzen, kıran, hakkında iftira atılması, fitne yapılması değil… Dost bildiklerinin fitneciye konuşma hakkı vermesi, iftiraya inanmasa bile acaba dediği an seni ölürdür. İnsan bu kadar mı muvazenesiz olur, vicdanı kurur?
Siz hayata dair bazı planlar yaparken kaderinizin sizin için başka bir planın olduğunu yaşayarak fark ediyorsunuz. Çünkü bazı şeyler yaşanmadan ham bilgi olarak anlatılsa aklın muhakemesinin üstünde olduğundan ret yiyeceği bellidir. Ben, Nihat Bey’in biyografisine başlarken bir yıl içinde bitirmek üzere tasarladım. Fakat şu kısa zamanda yaşayarak şahit olduklarım öyle bir sene içinde yazılacak bir hayatla karşı karşıya olmadığımı bana gösterdi. Bugünden sonra sadece Nihat Bey’in değil kendi otobiyografimi de yazmaya karar verdim. Çünkü ben, Nihat Bey’in biyografisini kaleme alırken o da bana yeni bir ben yazıyormuş. Bugün bu satırları dinamik bir hayatın yaşanmışlığıyla, dumanı üstünde tüten duygularla kaleme alıyorum.
Bugün Nihat Bey’in, atılan iftiralardan temize çıkıp kumpaslardan kurtulduğu gün. Adaletin tecellisinde fedakâr bir kadın tarafından bana ulaşan delilleri doğru yerlere ulaştırarak bir nebze de olsa katkım olduğu için bahtiyarım. Nihat Bey, gerçek suçluların kıskıvrak yakalanması için gizlice serbest bırakılırken kendisinin emektar dostu ve eski koruma müdürü Cemal ile karşılayan iki kişiden birisiydim. Arabaya binip malikânesine dönerken arka koltukta yan yana oturduk. İnanın bütün yaşananlar karşısında boğazım düğümlendi sadece: “Geçmiş olsun” diyebildim. Nihat Bey sakince bana dönüp: “Teşekkürler Selim.” dedikten sonra yaşadığı yıpranmışlığa rağmen halim selim bir tavırla sözüne devam etti: “Gördüğüm kadarıyla beynin, işin gereği, bu adam atılan bütün iftiralara, çektiği çileye rağmen niye bu kadar rahat, nasıl ayakta diye sorguluyor. Yüreğinin sesi, sırası değil edebinle otur, diyor.” dedi. Ben hayatımda hiç duymadığım kadar utanarak sadece: “Evet” diyebildim. Her durumda onu terk etmeyen o erdemli duruşuyla devam etti: “Şuna da eminim ki senin mutlaka bir cevabın vardır. Ben yine de anlatayım. Gençliğimin ilk yıllarında kendime karşı dürüst olmayı öğrendim. Ne isem o olduğumu kabul ettim. İyi-kötü her ahlakımı, kişiliğimi dürüstçe masaya yatırdım. Şahsıma, zulmetmeden, torpil de geçmeden kendi gözümde “x” olmaktan kurtuldum. O saatten sonra dış dünyadan daha tehlikeli olan beynimden gelen düşüncelere de aldırmamayı, en zayıf, kötü anımı gözetleyip devamlı menfi hisler telkin eden kendi kendimle konuşmaları takmamayı zor da olsa öğrenerek nihayetinde bıraktım. Bende bu, zamanla sıfat haline geldi. Ben hayatta herkesi en başta kendimi bile olması gerektiği kadar takarım. Dürüstlüğün hayatımın vazgeçilmezi olduğu günden bu yana bunu peynir ekmek yeme kolaylığında yapıyorum.” dedi, sonra sözünün daha iyi anlaşılması için kalınlaştırıp cümlenin altını çizercesine: “Sen kendini tanıyınca insanların sana verdiği notun önemi olmuyor. Biliyorsun ki o not aslında sana değil, senin şahsında kendisine verdiği puandır.” dedi… Bu konuşmadan sonra anladım ki insanın çarptığı en büyük duvar, en büyük yüzleşmesi ben duvarıymış. Ben duvarını seven, sevmeyi bilen, aşk insanları kolayca aşıp benliğe kapılmadan ben duvarını oluşturan her bir değerin yüce Allah’tan geldiğini anlayıp ona teslim oluyorlar. Sevgi fakirleriyse, hiç olmazsa vicdanlarının sesine kulak vererek, benlik-bencillik çukuruna yuvarlanmıyorlar. Artık yorulup susan vicdanlar ve sevgi pınarı kurumuş olanlar ise benlik ağına düşüp en yüce olmadıklarını fark edemeyip hep en sonuncu olarak yaşayacak ve öyle de hatırlanacaklar…” Yazısına devam ederken gözü bir yandan da telefonuna gelen habere takıldı. “Gönül Güçlü cinayetinden dolayı hakkında yakalama kararı çıkan Savaş Yenilmez’in babasına ait malikânede intihar ettiği haberleri geliyor.” Selim bu haberi okurken parmakları yazının son cümlesini yazmakla meşguldü. “Kul gücünü, kuvvetini, kısacası kendisini Yaradan’dan müstağni gördüğü her an benlik kurşunuyla intihar eder.”
SON…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.