Ben En Büyük Güce Taparım!.. / Dr. Metin Serimer

Konuya hemen girmeden önce koskoca bir evren ve her şeyiyle mükemmel insan gerçeği yanı sıra, teknolojinin baş döndürücü hızı, bitmek bilmeyen insan hırsları, yaşamın süresi, insan ve amaçları, varlığın sorgulanması gibi konulardan geniş geniş bahsedebilseydik, hiç şüphesiz gören, işiten, duyan ve her şeyde tasarruf sahibi mutlak bir yaratıcının varlığına dair duygu ve düşüncelerimiz, yaratıcı ve kul ilişkisini anlamlandırmak bakımından daha güzel olurdu. Böyle düşününce, kendi idraklerimizi beslemek açısından, hayatta bundan daha mühim bir tefekkür alanı yok, işin mutluluk verici tarafı da bu…
Maneviyat deyince insanların aklına hangi duygusal durumlar geliyor bilmem ama maneviyat deyince aklıma, Allah’ın sonsuz güç, kudret ve azametini hissetmek ve o büyük güce sığınmak geliyor… Hele hele her konuda, “Allah’ın muradı” konusu, tüm bu eylemlerimizi çok daha anlamlı kılıyor. Başı da sonu da lütuf olan bu dünyada, insan için, küçücük bir ömre, bundan daha kıymetli ne sığdırılabilirdi bilemiyorum. Hiç şüphesiz, bu kısa ömre bu denli büyük bir idraki ve anlamı yüklemek, daha işin başında insana yüklenen anlamı ve insanın kıymetini çok büyük kılıyor. Üzerinde düşünmemiz gereken çok kıymetli bir duyumsama şu ki: Yaratılmış bir canlı olan insanla, sonsuz bir kudret, sonsuz güç ve sonsuz bir azametin sahibi olan Yüce bir Zât’ın muhataplığı, insan açısından ne anlama geliyor… İnsan denen canlı, her hâlükârda, bu yönüyle, isterse en aciz durumda olsun, bu muhataplıktan kemâl bulurdu… Bu ne büyük bir muhataplık… Sormak lazım: “Sen, ey insan! Kiminle muhatap olduğunun farkında mısın?” Bu nedenle, Allah’ın (c.c.) yarattıklarını düşünmek, Allah’ın (c.c.) azametini anlama hususunda çok kıymetli bir uğraş… Nitekim “Zâtımı değil, yarattıklarımı tefekkür edin.” hadis-i kudsîsinin de insanı yönlendirdiği usûl bu idi.
Büyüklerin bir kısmı, bu uğraşa “Allah’ı zikretmekle Allah’ı tanımak”, bir kısmı da bulunduğu yeri fark etmek bakımından “nefsi tanımak” dediler. Çünkü doğru anlayışa göre “Allah, dilediğine kendini zikrettirirdi…” Ama asıl mesele, böyle bir kudretten yardım dilemekti… Sünnet-i seniyyede bu dua şöyle tavsiye edilmişti:
“Seni zikretmem, sana şükretmem ve güzel bir şekilde ibadet etmem hususunda bana yardım eyle Ya Rabbi!..”
“Kâbe’nin karşısında kıbleyi arayanların” arttığı bir dünyada ise mutlak güç, kuvvet ve kudreti, “Rabb” ismiyle terbiye olunmayı, “Rahman ve Rahim” sıfatlarına hamd ve şükürde bulunmayı, Zâtı’na tevekkülü ve rızayı Allah’tan başka yerde arayanların sayısı da artmış demektir. Oysa “Allah” düşüncesini hayatının merkezine koymak, belli bir alt yapıyla üzerinde düşünülen çok kıymetli bir uğraş, asla vazgeçilmemesi gereken önemli bir hal ve duruş olmalı. Bu konudaki hiçbir uğraş asla küçük görülemez ve insanlığın ortak hafızası ve geçmişi mesabesindedir. Bütün peygamberler tarihi göz önünde bulundurulduğunda, bu konu, aynı zamanda, her yönüyle bugünü besler ve tüm zamanlarda geçerli olmak üzere, “Allah” düşüncesini hayatının merkezine koymak, yaşayan her insan için varoluşsal bir sorgulamadır. Tarihte, bugün ve gelecekte bu konu çok kıymetlidir. Yani insan ve hayat açısından varoluşa dair temel soruların sorgulanmasını kaçınılmaz kılar. Tüm zamanların kadim sorgulaması budur. Nitekim Hz. İbrahim’i (a.s.) batan ve biten her şeyden uzaklaştırıp ezeli ve ebedi olana taptıran bir inanç ve düşünce var… Bugün bunu hayatın içinde görünür kılmak hem düşünsel ama aynı zamanda da ahlaki bir yordam. Niye böyle söylüyoruz? Çünkü mesela para, mal, makam hepsi batan güneş misali geçici ve bunlara tapınırcasına itibar eden her duruş, omurgasız ve kişiliksiz… İster sebepleri yaratan gerçek müsebbibin O olduğundan hareketle isterse Zâtı’na bağlı bir tutunmayla olsun, her hâlükârda tapınılan Varlık, O’nun zâtı yani Allah’tır (c.c.). Sebeplere bağlı durumlara sabretmekle yani bir sabır objesiyle imtihan edilmekten tutun da niçin sabrettiğimize dair nihai noktanın bizleri yönelttiği düşünce, her hâlükârda O’nun Zâtı’nın varlığıdır. Bu sefer de “imanın yarısı” olmakla vasfedilen bir sabır nitelemesiyle sınanıyoruz demektir. Bize uzun gelen bir ömrün, başka zaman dilimlerinde dakikalarla karşılık bulduğunu düşündüğümüzde, aslında bu sınavın sonunda, adeta sadece niyetlerimizin itibar gördüğünü, hatta “Ameller niyetlere göredir.” düsturuyla bunun ilan edildiğini görürüz. Geriye de sevginin görünür kılındığı ameller kalır ki hepsi de Allah katında çok kıymetlidir. Bunlar, insanı insan yapan değerler olduğu için bunlara verilen karşılık, insana verilen değerin ta kendisidir. İnsanı hayatta bu ve benzeri diyalektiğe sevk eden başka düşünme ve duygulanma biçimi olmadığına göre, bu duygu ve düşünceler sadece Yaratıcı’ya hasredilmiş duygu ve düşüncelerdir. O nedenle biz, gayri ihtiyari, en büyük güce taparız. Yani sadece mistik bir heyecan değil bu…
“Son nefeste insan gerçeği” bu konuda çok düşündürücüdür. İnsan ne zaman kendini yalnız hisseder ne zaman çaresiz kalır ne zaman yardımsız yaşar, her şeyi olduğunda nedir, hiçbir şeyi yokken nedir gibi soruların hayatta mutlaka örnekleri ve bir karşılığı vardır. Varlığı yokluğa, yokluğu da varlığa çeviren dünyevi sebepler, sağlığı hastalığa, hastalığı sağlığa çeviren süreçler, bozgunu zafere, zaferi bozguna çeviren savaş durumları her zaman vardır. “Netice”, “Sonuç” kavramları adeta iki ucu keskin bir bıçak gibi hayat içinde, dinamik imtihan sırrı içinde işlevsellik gösterir.
7.4’ün üzerinde depremler yaşayınca “tabiat” diyoruz, güzel… Yeryüzünün kendine ait kuralları var çünkü. Yakışıklı bir çocuğun down sendromlu kardeşi olunca “isyan ediyoruz”. Niçin? N’oldu “tabiata”? Demek ki her şeyi yerli yerince yaratan ve düzeni koruyan bir “Yaratıcı” var. Ve o Yaratıcı, bu düzende de istediği gibi tasarrufta bulunabiliyor. Her şey O’nun kudret elinde… Ve üstelik bunun “kötülük” ve “şer”le de alakası yok…
Çaresizliklerimiz karşısında “Musa: Hayır! Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir, dedi.” (Şu’arâ 26/62) demeyi bilmek ve bunu hissetmek… Çaresizliklerimiz karşısında O’na (c.c.) müracaat etmek… Doğal bir yöneliş olarak bunu yapmak… Üstelik hayatın hiçbir karesini bunun dışında tutmadan… Yaşaması da ölmesi de bir lütuf olan ve tüm hayatı boyunca imtihan edilen, sonunda da ebedi bir hayatla ömrü sonsuz bir biçimde bereketlenen insanoğlu, bir Yaratıcı’ya sığınmayacak da ne yapacak? Bu doğal ve çok anlamlı süreci değerlendirmek için insana, sorumlulukla beraber akıl ve akleden bir kalbin verilmiş olması, başlı başına rahmet tecellisi değildir de nedir? Tutmak için el, yürümek için ayak misali, çok net… Böyle bir Yaratıcı ile akıllı ve duygusal bağlar kurmayacaksak akıl ve kalp neye yarıyor?
Demek insan yavrusu, anne babayı anlıyor, hissediyor ama Allah’ı hissedemiyor öyle mi? Anne ya da babanın psikolojik ya da reel yokluğu insanı etkilerken, Allah ve tapınma, sığınma düşüncesinin yokluğu insanı özgür kılıyor öyle mi? Asla… Gaybe iman konusu her hâlükârda çok kıymetlidir. Yoksa nefesleri veren ve alan Allah (c.c.), insanı her türlü yaşatır ve öldürürdü zaten. İmtihan edilmek, insana makamlar veren bir merhamet sadece… Bunu görmemek için “dun” görüşlü olmak yeter… Bizler sahipsiz olmadığımız için varız yani… Allah (c.c.) hayatı istediği gibi dizayn edendir. Peki, bizlerin ana başlıklar halinde istekleri ne acaba? İlme, rızka, sağlığa, kısa ya da uzun ömre ayrı ayrı keyfiyetler ve idrakler yükleyen Allah… Ferasetimizi, basiretimizi, gözümüzü, gönlümüzü, aklımızı, idrakimizi açsın inşallah…
Bazen bilme ve görme arzusunun gizlediği hasret, bir talebe döner, Hz. Musa’da olduğu gibi… Hakikat, merhameten dağa taşa tecelli eder… Mevcudât paramparça olur. Bir peygamber bayılır… Öyle bir şey yaşatırlar ki “Ben iman edenlerin ilkiyim.” dedirtir yaşayana. Sadece O’na sığınırsınız… Ki insanlık tarihinde Yaratıcı’ya sığınmanın şahika örnekleri vardır. Öyle ki bir peygamber hayranlığı uyandırır. Bu konuda Hz. İsa (a.s.) ile ilgili bir hadise anlatılır:
Hz. İsa (a.s.), bir ağacın altında ibadet eden birini gördü. Dikkatlice baktığında adamın ayaklarının felçli olduğunu anladı. İki gözü de görmüyordu. Vücudunda ise Baras hastalığı olduğu anlaşılıyordu. Ama adam bütün bunlara rağmen, mutluluktan uçacakmış gibi dua ediyordu:
“Ey nice zenginlere vermediği nimeti bana ikram eden Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!..”
İsa (a.s.) kötürüm adama yaklaştı:
“Ayağın yürümüyor, gözün görmüyor. Bedenin de sıhhatli görünmüyor? Peki, hangi nimettir, nice zenginlere verilmediği halde sana verilen?”
Kapalı gözleriyle sesin geldiği yana yönelen kötürüm adam dedi ki:
“Allah Teâlâ bana öyle bir kalp vermiş ki o kalple O’nu tanıyorum. Öyle bir dil vermiş ki o dille de O’na şükrediyorum. Hâlbuki dünyanın serveti elinde olan nice zenginler var ki kalbinde O’nu tanıma sevinci, dilinde de O’na şükretme mutluluğu yoktur. Ama Rabbim bana bu sevgiyi ihsan eylemiş.
Hz. İsa (a.s.):
“Ver şu elini öyle ise!” diyerek elinden tutar, gözlerinden öper. Peygamberin dudaklarının değdiği gözler anında açılır. Karşısındakinin Hz. İsa (a.s.) olduğunu görünce heyecanlanan adam:
“Sen şu ölüleri dirilten, hastalara şifalar bahşeden mucizelerin sahibi peygambersin.” der. Sonra da ayakları üzerine kalkabildiğini anlayınca söylediği ilk sözü şu olur:
“Yâ Nebiyyallah! Sendeki bu mucizeler de O’ndan değil mi? Öyle ise izin ver de geç kalmayayım, O’na şükredeyim.” diyerek hemen başını secdeye koyar ve der ki:
“Rabbim! Seni tanıyan bir kalple, şükreden bir dil nimetinin şükrünü yapmaktan acizken, şimdi gören bir çift gözle, yürüyen iki de ayak lütfettin. Artık bilemiyorum nasıl şükretmem gerekiyor bu eşsiz nimetler karşısında?”
Adam bunları söyledikten kısa bir zaman sonra ruhunu teslim eder.
Hadiseye şahit olanlar, Hz. İsaya’ya (a.s.) derler ki:
“Yâ Nebiyyallah! Onu secdeye indiren nimetlere biz tâ baştan beri sahibiz. Ama hiçbirimiz onun duyduğu gibi bir mutluluk duymadık.”
Hz. İsa (a.s.) da onlara şöyle buyurur:
“Öyle ise tefekkür edin, siz de düşünün! Düşünen, sahip olduğu nimetin farkına varır. Düşünmeyen ise kendisini mahrumiyette sanır!”
“Allah’tan gayrı nesne yok.” diyen Niyazi Mısrî de Allah’ın (c.c.) kudret elinin ulaşmadığı hiçbir yer yok diye düşünmeseydi bu cümleyi kurmazdı. Mutlak güç, kudret ve azametin Allah’ta olduğunu layıkıyla hissedenlerdendi.
“Dünyada yaşamıyoruz, dünyadan geçiyoruz.” diyen Mevlana’da da aynı idrak ve hissediş vardı… Ezel ve Ebed Sultanı’nı, O’ndaki güç, kuvvet, kudret ve azameti hissetmişti… Her şeyin geçici olduğunu fark etmişti…
Vefatı esnasında Fahreddin Razi’ye “Bir kocakarının imanıyla ölüyorum.” dedirten tok bir imanın samimi izlerini yeryüzünde bulmak bugün gerçekten zor… Ki ona bunu söyleten, gıyabında, “Benim öyle bir şüphem yok ki…” diyen bir yaşlı ninenin serzenişleriydi…
Kavram düzeyinde bir inanışın kalbîleşerek sezgi, duygu, hissediş ve heyecanını tüm hücrelerimizle hissetmek, gelmemiz gereken asıl nokta olmalı…
İman etmenin gerçek manada ne anlama geldiği, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir durum… Büyükler, en avam bir mü’minin imanının dahi kâinatı kaplayacak genişlikte olduğunu söylerken, aslında, yukarıda anlatılanların tamamına şehadet eden bir şahitliğe de işaret ediyorlar. Çünkü kâinattaki her şey ama her şey, bir şahitlik unsuru aslında… Demek ki daha işin başında, iman etmek demek, bu demek…
İlim İrfan ve Hikmet Ehli Şenel İlhan Beyefendi’nin 21. yüzyılda söylediği idrak dolu ve gayet anlaşılır sözlerini, büyük bir hürmetle buraya yazıyorum:
“Allah’ı hakkıyla anlamanın ve ondan gerekli şekilde korkmanın, çekinmenin ilacı çokça zikirdir. Aynı zamanda kalbe tesir ederek, feraset ve basiretimizi açacak şekilde ihlas ile yapılmış ibadet ve taatlerdir. Bir de maneviyat sahibi âlimlerin, ariflerin, sadıkların sohbetinde bulunmaktır.”
“Allah sevgisi, bizim için her sevginin üstünde olunca, ihlas duygusu, Allah rızası, samimiyet gibi duygular, psikolojik kendiliğindenlikle bizim olur. Çünkü Allah’ı, O’nun yarattığı kullarından daha çok seven insanlarda, riyakârlık, samimiyetsizlik gibi duygular otomatikman ortadan kalkar.”
“Namazlarınızı elinizden geldiğince, huşûya dikkat ederek ve ‘Ya Rabbi, gönlümü sevginle doldur!’ diyerek kılın. Kur’ân okurken, en sevgili Rabbimle konuşuyorum gibi düşünün. Tefekkürlerinizde Rabbimizin, özellikle sevgi, şefkat ve merhametiyle her zaman sizinle olduğunu tasavvur edin. Bu duygularla yapılan ameller, göreceksiniz ki Allah sevginizi ziyadeleştirecektir.”
“İnsanlara hatta tüm mahlûkata iyilik ederken, onları mutlu ederken, Rabbinizi de hoşnut ve razı ettiğinizi hatta tabir yerinde ise mutlu ettiğinizi düşünürseniz, bu duygusal yaklaşım, sizi çok rahat bir şekilde, içinizde kıpır kıpır hissedebileceğiniz, güçlü bir Allah sevgisine götürecektir.”
“Şefkat duygusu, bütün duygulardan üstün bir duygudur. Şefkatte sevdiğini karşılıksız korumak ve kollamak vardır. Mesela Allah’ın Rahman isminin ağırlıklı olarak tecelli ettiği kullarda bu şefkat duygusu çok baskındır. Allah’ın bütün mahlûkatına karşı böyle şefkat içindedirler. Evet, şefkat sanki öyle bir maidir veya çorbadır ki içinde hem sevgi hem merhamet hem empati hem de yardımseverlik vardır.”
Yine Şenel İlhan Beyefendi’nin deyimiyle: “Gerek Allah-kul, gerekse kul-kul gibi ikili ilişkilerde en önemli ahlak sencilliktir. Allah’a karşı sencil olmanın adı ise teslimiyettir.”
Evet, aksi halde, “Bulmadığım Allah’ı aramam.” diyen Mevlana’yı, “Kalbim Rabbimi gördü.” diyen Hz. Ömer’i, “Allah rızası için” cümlesine mukabil evini tasadduk eden ve “İstenilen şey az ama uğruna istenilen çok büyük.” diyerek evini esirgemeyen Muhyiddin Arabi’yi nasıl değerlendireceğiz?.. Onlarda yaşanan hadise, çok büyük müşahedeler, çok büyük hissedişlerdi. Ama en önemlisi onlar açısından hakikat planında çok doğal gerçeklerdi. Gerçek şu ki hayatın dili de bize farklı şeyler söylemiyor. Akıl, bilim, duygu; hepsi bize aynı gerçeği haykırıyor. Rahman ve Rahim olan Allah… Kullarından hiçbir şeyi esirgemeyen, onları ebedi Cennet’e davet eden; inat, inkâr ve isyandan sıyrılıp heva ve heveslere, zevklere tapmaktan kurtulmalarını isteyen Allah…
Bazı film senaryolarında zaferle sonlanan durumları çok severim. Ki kazanılmış zaferler, benim için adalet ve hasretin her türlüsünü temsil eder. Ya da hayatın her hâlükârda sürdürülebilir olduğu durumları severim… Çünkü bunların, hayata dair kaygılarıma ilaç olduğunu fark ederim… Yani O’nun adaleti ve hayatın sürdürülebilirliği bir arada… Ta ki ahiret yüzleşmesi ve kulluk sözleşmesi söz konusu edilene kadar… Çünkü tüm bu durumlar da dâhil olmak üzere her hâlükârda, tüm acziyetimizle ancak O’na sığınıyoruz… Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır’ın güzel duasıyla yazımızı bitirelim:
“İlâhî! Hamdini sözüme sertâc ettim, zikrini kalbime mi’râc ettim. Kitabını kendime minhâc ettim. Ben yoktum, var ettin. Varlığından haberdar ettin. İnayetine sığındım, kapına geldim. Hidayetine sığındım, lütfuna geldim. Kulluk edemedim, affına geldim. Şaşırtma beni, doğruyu söylet; neşeni duyur, hakikati öğret. Sen duyurmazsan ben duyamam. Sen söyletmezsen ben söyleyemem. Sen sevdirmezsen ben sevdiremem. Sevdir bize hep sevdiklerini, yerdir bize hep yerdiklerini. Yar et bize erdirdiklerini. Sevdin habibini kâinata sevdirdin. Sevdin de hil’at-i risaleti giydirdin. Makam-ı İbrahim’den Makam-ı Mahmûd’a erdirdin. Server-i asfiya kıldın. Hatem-i enbiya kıldın. Muhammed Mustafa kıldın.
Salât ü selam, tahiyyat ü ikram, her türlü ihtiram O’na, O’nun Al ü ashab-ı etbaına ya Rab” (Amin).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.